Okumadan Geçme

Facebook

20 Mart 2013 Çarşamba

Neverland'e gitmiyoruz ki.

Gece geç saatte gelirsin durağa, seninle beraber 3-5 kişi daha vardır otobüs bekleyen. Duraktaki 3-5 kişi olur 10-15 kişi ve gelir bi' otobüs, senin dışındakiler biner o otobüse giderler, kalırsın tek başına durakta, beklersin senin otobüsünün gelmesini. Sen beklerken başka insanlar gelirler yine, beklerler kendi otobüslerinin gelmesini. Yine 10-15 kişilik kalabalığa ulaşmıştır durak insanları azımsanmayacak bir süre geçtikten sonra ve yine bi' otobüs gelir, yine seninki değildir, yine herkes biner gider. Sen yine kalırsın bir başına durakta. Sen son otobüsünü kaçırmışsındır, hiç gelmeyecektir senin otobüsün, ya kalacaksın o durakta ya da gideceğin yerin en yakınından geçen herhangi bi' otobüse binip gideceksin. O kadar bekledikten ve kaçırdıktan sonra gecenin en köründe, gelir mi öyle bi' otobüs daha, ya da binmek ister misin sen herhangi bi' otobüse?

28 Şubat 2013 Perşembe

Kelebektim, tırtıl oldum.

Bu mısra Kelebeğin Rüyası adlı filmden hemen sonra yazılmıştır. Filmle hiçbir alakası yoktur. Sadece mısradır.

İnsan mı incelir zamanla,
Yoksa gevşer mi donun lastiği,
Niye durmaz ki alıştık götte don,
Böyle mi yazılmış bizim için son.

8 Şubat 2013 Cuma

Bizim Büyük Çaresizliğimiz

O zamanlarda da en az bugünkü kadar mutsuzduk. Okulunu fazlasıyla uzatmış, okuldan ve hayattan fazla bir beklentisi kalmamış adamlardık.

ÇGHB'daki teknik direktör skecini izlerken "look at the tabela bak berabere oldu" deyişini "Nükhet Duru'lu bişey diyo ama ne" diye çözmeye çalışıp gülme krizine girmemiz. Yerde sürünüyorduk gülerken, bırak gözümüzden yaş gelmesini, karın ve yüz kaslarımız kasılana kadar, yüzümüzde o güldüğümüz ifade saatlerce kalacakmış gibi olana kadar gülmüştük. Birbirimize o denli açıldığımız ilk gece, sabah 10'a kadar muhabbet ettiğimiz gece hani, hayatımda hiç unutamayacağım gecelerden birisi. Hayata karşı umutsuzluğumuzdan, beklentisizliğimizden, insanlara karşı nefretimizden, sorguladığımız herşeyden bahsettiğimiz o gece. Sen evin en küçük çocuğuydun, bakkala bir şey almaya hiç gönderilmeyen, bense en büyük çocuğuydum evin, bakkaldan alınacak şeyleri almaya gönderilendim her zaman. Sen doğudan gelmiştin, ben batıdan gelmiştim Kayseri'ye. Farklı şehirlerden aynı şehire gelmiştik ve aynı yolda yürüyorduk senle. Bunun tespitini de Ciğerci Mehmet'te yediğimiz yemeğin ardından yaklaşık 3 saat süren konuşmamızda yapmıştım ben. Sahi o gün orda yediğimiz yemekten sonra 3 saat boyunca oturmamıza ne demişti acaba oranın çalışanları, çok küfür yemişizdir, ne dicekler başka.

Parasızlığımızdan kesilen internet yüzünden kendimizi doğaçlama video çekmeye vermiştik 2-3 gün boyunca. O dönemde ortaya çıkan nadide eserimiz Sanattan Bir Gıdım'ı izledim geçenlerde, aynı anda güldüm ve ağladım. Bu yazdıklarım da onu izleyince çıktı ortaya aslında.
Yüzyılın takımı, muhteşem Barcelona'yı izlerken, o takıma bile kusur buluyorduk. O takımın kusuru tabiki de sağ taraftan yaldır yaldır gelen Dani Alves'in, yaptığı ortaların en az yarısının tribüne gitmesiydi. İki gece peşpeşe sigara içmek için salona geçtiğimizde, televizyonu zaplarken TV8'de The Pianist'e denk gelmiştik, ikisinde de sonuna kadar izlemiştik belki 10. izleyişimiz olmasına rağmen, bırakamamıştık bi türlü.

Sen bana göre daha da garip adamsın, hani bana hep der dururdun "ne adamsın lan" diye, sen benden daha da ne adamsın ama ben sana hiç dememiştim bunu. Al işte şimdi diyorum "ne adamsın olm lan". Ararım açmazsın, mesaj atarım cevap atmazsın, bir buçuk yıl oldu hiç konuşmadık. Anlıyorum ama açmamanı da, açsan nolacak ki? Son görüştüğümüz zaman, benim Kayseri'den pılımı pırtımı toplayıp Düzce'ye döndüğüm, senin benim çok iyi ses veren kulaklığıma binbir acitasyonla çöktüğün gün. Hala o kulaklık kadar iyi bi kulaklık bulamadım lan ben.

Parasızlığımızı, tütün sarmalarımızı, tütün gibi tükenen zamanı.. Çok özledim lan, çok. Çok dağınık yazdım, çok da dağınık adamım zaten, anlarsın sen beni.

Ben bu yazıyı yukardaki haliyle yazmış ve henüz yayınlamamışken sen aradın geçenlerde. 50 dakika konuştuk lan telefonda, telefonda konuşmayı sevmeyen sen ve ben.

9 Ocak 2013 Çarşamba

Bizim Küçük Çaresizliğimiz

Hatırlıyo musun  dostum, geçen yıl ben askere gitmeden biraz önceydi, yine ikimizin de işsiz, güçsüz ve parasız olduğu zamanlar, çarşıda buluşalım diye aradığımda seni, "çarşıya inecek dolmuş param bile yok" demiştin, ben de sana "gel, ben durakta beklerim seni, parayı inince veririz" demiştim ve gelmiştin sen, bunu yapmıştık. Bugünlerde sen beni çağırsan gel buluşalım diye, o gün senin bana söylediklerini ben sana söylerim.

Bugünlerde yaşadığımız zihinsel zorluklarımız var yine. Sen 7 aydır işsizsin, ben askerden geldiğimden beri 2 aydır işsizim. İş bulmak adına de pek çaba gösterdiğimiz söylenemez, hiç sevmediğimiz bir meslek var elimizde bir kere. Bu çabasızlığına, boşvermişliğine daha fazla dayanamayan babanın sabrının taştığını, "iş bulmam için cumaya kadar süre verdi, eğer bulamazsam siktiri çekecek evden kovacak heralde" diyerek dile getirirken sen, "gülerek ağlamayı öğrenmişiz iyi ki" dedim. Yoksa çarşının orta yerinde ağlayan 26 yaşında iki adam kötü bir izlenim verebilir, rahatsız edebilirdi diğer insanları. Diğer insanlar demişken, napıyor bu insanlar, biz napıyoruz? Neyin peşindeyiz? Sadece kendi çabamızla, bir tanıdık araya girmeden(hadi biraz daha açık yazayım, bir dayımız olmadan) bir iş bulabileceğimize olan inancımız her geçen gün azalırken, aslında yeterince çaba da göstermiyoruz ve bunun suçunu, kapitalizmin köpeği olmamızı gerektiren mesleğimize atıyoruz. Haksız da değiliz aslında, çok boktan bir bölüm okumuşuz, ama bu bizi haklı da çıkarmıyor. Bizim gibi binlerce insan var, okuduğu bölümü sevmeyen, ama sonrasında bölümüyle alakalı değil de, sevdiği şeylerle, hayalleriyle ilgilenen, onların peşinden koşan. Bizdeki yanlışlık ne, biz neden hiçbir şey yapmadan bekliyoruz? Söylesene dostum; biz ne zaman dışlandık bu hayattan bu kadar? Durdukça, bekledikçe ve hiçbir şey yapmadıkça ne değişiyor? Biz böyle kaldıkça, sistemin içine girmeye mahkumuz. Er ya da geç bu olacak, ne kadar istemesek de, olacak.