O zamanlarda da en az bugünkü kadar mutsuzduk. Okulunu fazlasıyla uzatmış, okuldan ve hayattan fazla bir beklentisi kalmamış adamlardık.
ÇGHB'daki teknik direktör skecini izlerken "look at the tabela bak berabere oldu" deyişini "Nükhet Duru'lu bişey diyo ama ne" diye çözmeye çalışıp gülme krizine girmemiz. Yerde sürünüyorduk gülerken, bırak gözümüzden yaş gelmesini, karın ve yüz kaslarımız kasılana kadar, yüzümüzde o güldüğümüz ifade saatlerce kalacakmış gibi olana kadar gülmüştük. Birbirimize o denli açıldığımız ilk gece, sabah 10'a kadar muhabbet ettiğimiz gece hani, hayatımda hiç unutamayacağım gecelerden birisi. Hayata karşı umutsuzluğumuzdan, beklentisizliğimizden, insanlara karşı nefretimizden, sorguladığımız herşeyden bahsettiğimiz o gece. Sen evin en küçük çocuğuydun, bakkala bir şey almaya hiç gönderilmeyen, bense en büyük çocuğuydum evin, bakkaldan alınacak şeyleri almaya gönderilendim her zaman. Sen doğudan gelmiştin, ben batıdan gelmiştim Kayseri'ye. Farklı şehirlerden aynı şehire gelmiştik ve aynı yolda yürüyorduk senle. Bunun tespitini de Ciğerci Mehmet'te yediğimiz yemeğin ardından yaklaşık 3 saat süren konuşmamızda yapmıştım ben. Sahi o gün orda yediğimiz yemekten sonra 3 saat boyunca oturmamıza ne demişti acaba oranın çalışanları, çok küfür yemişizdir, ne dicekler başka.
Parasızlığımızdan kesilen internet yüzünden kendimizi doğaçlama video çekmeye vermiştik 2-3 gün boyunca. O dönemde ortaya çıkan nadide eserimiz Sanattan Bir Gıdım'ı izledim geçenlerde, aynı anda güldüm ve ağladım. Bu yazdıklarım da onu izleyince çıktı ortaya aslında.
Yüzyılın takımı, muhteşem Barcelona'yı izlerken, o takıma bile kusur
buluyorduk. O takımın kusuru tabiki de sağ taraftan yaldır yaldır gelen
Dani Alves'in, yaptığı ortaların en az yarısının tribüne gitmesiydi. İki gece peşpeşe sigara içmek için salona geçtiğimizde, televizyonu zaplarken TV8'de The Pianist'e denk gelmiştik, ikisinde de sonuna kadar izlemiştik belki 10. izleyişimiz olmasına rağmen, bırakamamıştık bi türlü.
Sen bana göre daha da garip adamsın, hani bana hep der dururdun "ne adamsın lan" diye, sen benden daha da ne adamsın ama ben sana hiç dememiştim bunu. Al işte şimdi diyorum "ne adamsın olm lan". Ararım açmazsın, mesaj atarım cevap atmazsın, bir buçuk yıl oldu hiç konuşmadık. Anlıyorum ama açmamanı da, açsan nolacak ki? Son görüştüğümüz zaman, benim Kayseri'den pılımı pırtımı toplayıp Düzce'ye döndüğüm, senin benim çok iyi ses veren kulaklığıma binbir acitasyonla çöktüğün gün. Hala o kulaklık kadar iyi bi kulaklık bulamadım lan ben.
Parasızlığımızı, tütün sarmalarımızı, tütün gibi tükenen zamanı.. Çok özledim lan, çok. Çok dağınık yazdım, çok da dağınık adamım zaten, anlarsın sen beni.
Ben bu yazıyı yukardaki haliyle yazmış ve henüz yayınlamamışken sen aradın geçenlerde. 50 dakika konuştuk lan telefonda, telefonda konuşmayı sevmeyen sen ve ben.
kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
8 Şubat 2013 Cuma
9 Ocak 2013 Çarşamba
Bizim Küçük Çaresizliğimiz
Hatırlıyo musun dostum, geçen yıl ben askere gitmeden biraz önceydi,
yine ikimizin de işsiz, güçsüz ve parasız olduğu zamanlar, çarşıda
buluşalım diye aradığımda seni, "çarşıya inecek dolmuş param bile yok"
demiştin, ben de sana "gel, ben durakta beklerim seni, parayı inince
veririz" demiştim ve gelmiştin sen, bunu yapmıştık. Bugünlerde sen beni
çağırsan gel buluşalım diye, o gün senin bana söylediklerini ben sana
söylerim.
Bugünlerde yaşadığımız zihinsel zorluklarımız var yine. Sen 7 aydır işsizsin, ben askerden geldiğimden beri 2 aydır işsizim. İş bulmak adına de pek çaba gösterdiğimiz söylenemez, hiç sevmediğimiz bir meslek var elimizde bir kere. Bu çabasızlığına, boşvermişliğine daha fazla dayanamayan babanın sabrının taştığını, "iş bulmam için cumaya kadar süre verdi, eğer bulamazsam siktiri çekecek evden kovacak heralde" diyerek dile getirirken sen, "gülerek ağlamayı öğrenmişiz iyi ki" dedim. Yoksa çarşının orta yerinde ağlayan 26 yaşında iki adam kötü bir izlenim verebilir, rahatsız edebilirdi diğer insanları. Diğer insanlar demişken, napıyor bu insanlar, biz napıyoruz? Neyin peşindeyiz? Sadece kendi çabamızla, bir tanıdık araya girmeden(hadi biraz daha açık yazayım, bir dayımız olmadan) bir iş bulabileceğimize olan inancımız her geçen gün azalırken, aslında yeterince çaba da göstermiyoruz ve bunun suçunu, kapitalizmin köpeği olmamızı gerektiren mesleğimize atıyoruz. Haksız da değiliz aslında, çok boktan bir bölüm okumuşuz, ama bu bizi haklı da çıkarmıyor. Bizim gibi binlerce insan var, okuduğu bölümü sevmeyen, ama sonrasında bölümüyle alakalı değil de, sevdiği şeylerle, hayalleriyle ilgilenen, onların peşinden koşan. Bizdeki yanlışlık ne, biz neden hiçbir şey yapmadan bekliyoruz? Söylesene dostum; biz ne zaman dışlandık bu hayattan bu kadar? Durdukça, bekledikçe ve hiçbir şey yapmadıkça ne değişiyor? Biz böyle kaldıkça, sistemin içine girmeye mahkumuz. Er ya da geç bu olacak, ne kadar istemesek de, olacak.
Bugünlerde yaşadığımız zihinsel zorluklarımız var yine. Sen 7 aydır işsizsin, ben askerden geldiğimden beri 2 aydır işsizim. İş bulmak adına de pek çaba gösterdiğimiz söylenemez, hiç sevmediğimiz bir meslek var elimizde bir kere. Bu çabasızlığına, boşvermişliğine daha fazla dayanamayan babanın sabrının taştığını, "iş bulmam için cumaya kadar süre verdi, eğer bulamazsam siktiri çekecek evden kovacak heralde" diyerek dile getirirken sen, "gülerek ağlamayı öğrenmişiz iyi ki" dedim. Yoksa çarşının orta yerinde ağlayan 26 yaşında iki adam kötü bir izlenim verebilir, rahatsız edebilirdi diğer insanları. Diğer insanlar demişken, napıyor bu insanlar, biz napıyoruz? Neyin peşindeyiz? Sadece kendi çabamızla, bir tanıdık araya girmeden(hadi biraz daha açık yazayım, bir dayımız olmadan) bir iş bulabileceğimize olan inancımız her geçen gün azalırken, aslında yeterince çaba da göstermiyoruz ve bunun suçunu, kapitalizmin köpeği olmamızı gerektiren mesleğimize atıyoruz. Haksız da değiliz aslında, çok boktan bir bölüm okumuşuz, ama bu bizi haklı da çıkarmıyor. Bizim gibi binlerce insan var, okuduğu bölümü sevmeyen, ama sonrasında bölümüyle alakalı değil de, sevdiği şeylerle, hayalleriyle ilgilenen, onların peşinden koşan. Bizdeki yanlışlık ne, biz neden hiçbir şey yapmadan bekliyoruz? Söylesene dostum; biz ne zaman dışlandık bu hayattan bu kadar? Durdukça, bekledikçe ve hiçbir şey yapmadıkça ne değişiyor? Biz böyle kaldıkça, sistemin içine girmeye mahkumuz. Er ya da geç bu olacak, ne kadar istemesek de, olacak.
Yazan
ilnevyA
8 Aralık 2011 Perşembe
Figüran

Hayatımıza, düşüncelerimize ve kişiliğimize etki eden çoğu şey bizim seçimimiz değil. Seçimimiz gibi gözükenler de, aslında değil. Başardıklarımız, yaptıklarımız da öyle. Başardığımız, yaptığımız şeylerdeki payımız, aslan payı değil yani.
Gone Baby Gone filminin açılış konuşmasında şu sözler geçiyor: "Sizi siz yapanın, seçemedikleriniz olduğuna inanmışımdır hep. Yaşadığınız şehir. Mahalleniz. Aileniz. Buradaki insanlar bunlarla gurur duyar sanki kendi başarılarıymış gibi. Ruhlarını çevreleyen bedenler. Etraflarını saran şehirler. Ömrüm boyunca bu blokta yaşadım. Bu insanların çoğu öyle."
Evet, hayata başlamamız ve sonrasında olan çoğu şey seçimimiz değil. Aileden, yaşadığımız şehre. Bir çok insan memleketiyle, yaşadığı şehirle gurur duyar, belirli sıklıklarla bunu dile getirir. Ama bunların daha da ötesinde aslında, bizim seçmediklerimizin hayatımıza etkisi.
Yazan
ilnevyA
Etiketler:
ilnevya,
kişisel,
tespit-i şahane
27 Temmuz 2011 Çarşamba
Halim Öyle, Halim Böyle
Yaklaşık 1 aydan beri yazmak için bekliyor bunlar. Bir türlü yazmaya cesaret edemedim. Ta ki düne kadar. Dertler, sıkıntılar, belirsizlikler var çok sayıda.
Yazmak için bile kendimi toparlayabilmem baya zor oldu.
Hangisinden nasıl başlamalı ki. Okulun bitmesiyle düşmüş olduğum boşluktan başlıyım. Klasik okul bitti ne yapacağımı şaşırdım tarzı bir boşluk da değil tam olarak. Ağustos'ta yapacağım bir staj var 20 günlük. Sonrasında okuldan çıkışı alacağım ve yüzleşme o zaman başlayacak. Okulun bittiği günden beri, o stajı boş boş beklemenin getirdiği boşluk bu biraz. Bunun için sıkıntı, dert diyemem tabi. Bu daha çok can sıkıcı oluyor.
7. yılda ancak bitebilen okul sonrası, senede belki 1-2 kez -o da bayram seyranda- gördüğüm akraba ve arkadaşımsıların sorduğu sorular da değişti nihayet. Ama sorunun değişmiş olması, onların sorularının sevimsizliğini değiştirmiyor. Ben hayatımın hiçbir döneminde plan yapmadım geleceğimle alakalı. Onların soruları ise genelde planlarım üzerine oluyor. Yok plan filan. Pilan yapmayın pilan. Bir de askerlik ekseninde dönüyor tabi bu muhabbetler. Genel kanı bir an önce yap kurtul, çıksın aradan şeklinde. Benim düşüncem de o yönde ama şartlar öyle değil işte. En azından Nisan'a kadar geçici bir iş bulup çalışmam gerekiyor. Ama hala ne yapacağım belli değil. O idarelik, geçici işi bulabilecek miyim? Onu bulmaya çalışırken Aralık'ta gidebileceğim askerliği kaçırıp, iş de bulamazsam ne bok yicem? En kötü ihtimalle geçen yaz amelelik yaptığım yere giderim. Giderim de alırlar mı? Çalışanlarına hayvana verdiği değerden bile daha az değer veren iş yeri sahibine ve iş yerine yeniden sabredebilir miyim?
Yaş olmuş 25. Hala bir baltaya sap olamamışız. Askere gidip gelcem filan derken 26 olacak. Hala balta sap ilişkisi aynı şekilde devam ediyor olacak. Aslında bir baltaya sap olmayı pek isteyen biri de değilim. Ama işte yine şartlar, yine sorumluluklar var. Askerlik sonrasında da yapmam gereken bir seçim var. Okuduğum bölüm Endüstri Mühendisliği. Ama yapmak istediğim bu değil. Öğrenciliğim boyunca, zamanla soğudum bölümümden. Tam olarak yapmak istediğim şeyi de bilmiyorum. Aslında biliyorum. Yaparken zevk alacağım, sıkılmayacağım, kendimi geliştirebileceğim, değişik şeyler de öğrenebileceğim, gerçekten bir şeyler üretebileceğim bir iş istiyorum. Bu işin maddi getirisi hiç önemli değil. Sadece işin adını dile getiremiyorum özel olarak. Aslında işin adını da biliyorum ama yapabilir miyim onu bilmiyorum. Cesaret de edemiyorum pek dile getirmeye. Denemeden bilemem ama di mi? En azından denemeye değer. Peki ama nasıl deneyeceğim? Neresinden başlamam lazım? Gidip Endüstri Mühendisliği okumuşken, bölümle alakasız bir iş için nasıl girişimlerde bulunmalıyım? Yoksa şu boktan şartlar yüzünden riske girmeden, başımı eğip, efendi efendi okuduğum bölümü mü meslek etmeliyim kendime? Bunların hepsi soru işareti olarak bir kenarda duruyorlar.
7 yıl boyunca aileden uzakta öğrenci evlerinde yaşadıktan sonra aileyle yaşamak da garip geliyor. Yattığım, kalktığım saate, içtiğim sigaraya, kolaya karışılması, bir nevi öğrenci evindeki sınırsız özgürlüğün kısıtlanmış olması. Bir şeyi kesin olarak farkettim mesela. Annelerin dırdır etmek için sebebe ihtiyacı yok. Ve dırdırın en yoğunlaştığı anlar evin elektrikli süpürgeyle temizlendiği zamanlar oluyor. Dırdır dediysem; bana ve kardeşlerime söylenme babında. Benden başlıyor, en küçüğümüze kadar sırayla dilinden geçiyoruz. Burayı uzun zamandır takip edenler bilir az çok. Kendimi kaç kez yatırıp kestim burada. Bence çoğunda haklıydım ve az bile yazmıştım kendime. Benzerlerini annem benim için söylediğinde, biraz koyuyor sanki. Hani ben kendimi biliyorum, kendimin ağzına sıçayım filan diyorum kendime de, annemden duyunca benim kendime kızma sebeplerimi, biraz daha yaralıyor.
Benim için şimdiye dek kaç kişi dedi acaba şunu: "Anlayamadık, çözemedik seni." Son olarak da annem dedi 2-3 hafta kadar önce hayattan beklentilerimden, iş güçle alakalı düşüncelerimi konuştuktan sonra. Benden umudu var hep. Şimdiye kadar genelde o umutları hayal kırıklığına çevirdiysem de. Beklentilerine tam olarak karşılık veremiyorum. Verebileceğimi umut ediyorum. Aileme karşı olan sorumluluğum birçoklarına göre çok daha fazla. İşte tam bu noktada sıkışıp kalıyorum. Beklentilere karşılık verebilmekle, yaşamayı istediğim hayat. Yaşamayı istediğim hayatın yanında bunu da başarabilecek miyim. Yoksa beklentileri- üzerime düşen sorumlulukları- yerine getirmek için istediğim hayattan taviz mi vermem gerekecek? İkisini bir arada yapmayı deneyip de başaramazsam, geç olur mu geri dönmek için? O tren bir kez mi gelir? Yine "Ne zaman gitti tren?" diye söylenir miyim?
İnsanlardan hem nefret ediyorum, hem de önemsiyorum. Nefret ettiklerim tanımadıklarım daha çok. Önemsediklerimse sevdiklerim. Nefret ettiğim insanlığın genel profili aslında. Parayı hayatlarında ilk sıraya koymuş olmaları, hep daha fazlasını istemeleri ihtiyaçları olmadığı halde, sadece kendi menfaatleri için diğer herşeyi hiçe sayabilecek kadar hırsla bezenmiş ruhlarının olması, kendilerine dert ettikleri şeyler vs. Bunları en güzel anlatan Eddie Vedder'ın Society şarkısı, ben daha fazla yormayayım kendimi. Önemsediklerim sevdiklerim dedim ya. Sevdiğim insanların üzülmelerini istemiyorum. Hele hele benim yüzümden, içinde benim olduğum üzüntülerinin olmasını hiç istemiyorum. Ben üzüleyim gerekirse önemli değil ama, o sevdiğim insan benim yüzümden üzülmesin. Onun üzülmeyeceği bir çıkar yol varsa, o yoldan çıkabileyim. Arkadaşlarımı gerçekten çok seviyorum. Hele hele en yakınımda olanları. Parasızlıktan bir hafta boyunca evden hiç çıkmadan, sadece makarna yiyerek yaşadığımız günleri özlüyorum. Sabah kalktığımda; önce elektriğin, 1 dakika sonra da suyun ödenmeyen faturalar nedeniyle kesildiğini farkettiğimde hissettiklerimi özlüyorum.
Kardeşim LYS'ye girdi ve tercihleri var bu aralar. Tercihlerinde ona en çok yardımcı olması gereken kişi benim, hem yakınlık derecesi, hem de 7 yaş önde olmanın getirdiği tecrübeyle. 7 yıl önce benim tercih yaptığım zamanları düşünüyorum. Bir de şimdiki ben'i düşünüyorum. Kardeşime yazması için bir bölüm öneremiyorum. 7 yıl öncesinde olsaydım mühendislik ve benzeri bir bölüm yazmazdım. Ama o zamanlar ısrarla mühendislik diye tutturmuş ve tüm tercihlerimi alakalı alakasız mühendislik dallarından oluşturmuştum bok varmış gibi. Gerçi bok varmış heralde evet. Boka battık bitirene kadar. Benim 7 yıl önceki halim gibi kardeşiminki de biraz. 7 yıl sonra o da benim şimdiki halim gibi olmasın istiyorum. Kazandığı ve okuduğu bölümden memnun olsun, hayata daha iyi bir yerden bakabilsin.
Korktuğum ne kadar çok şey var. Bu kadar çok korktuğum şeyin arasında ölüm var bir de. 4 yıl önce çok yakından hissettiğim, yaşadığım ölüm. Ve zaman zaman çok da arzuladığım ölüm. Bu yazdıklarım arasında en az korktuğum şey belki de ölüm. Ama kendi ölümüm en az korktuğum. Kendim dışındaki ölümler ise herşeyden daha fazla korku veren. Her gün babam geliyor aklıma ve her gün bu dünyaya dair içimden tonla şey geçiyor lanetler içeren. Her gün Kazım Koyuncu geliyor aklıma. Sesini her duyduğumda, her anımsadığımda 33 yaşında ölmüş olmasına inanamıyorum. En çok o yaşamalıydı belki de. Bu insanlara bir şeyler anlatmak için, en çok o yaşamalıydı.
Ne garip di mi? Ölüm tüm sıkıntılardan kurtulmak için çok basit bir yolken, hepimiz yaşamayı ve direnmeyi seçiyoruz. 657 güzel demiş "Bilseydik Yaşamazdık" diye. Yaşamaz mıydık sahi?
Yazmak için bile kendimi toparlayabilmem baya zor oldu.
Hangisinden nasıl başlamalı ki. Okulun bitmesiyle düşmüş olduğum boşluktan başlıyım. Klasik okul bitti ne yapacağımı şaşırdım tarzı bir boşluk da değil tam olarak. Ağustos'ta yapacağım bir staj var 20 günlük. Sonrasında okuldan çıkışı alacağım ve yüzleşme o zaman başlayacak. Okulun bittiği günden beri, o stajı boş boş beklemenin getirdiği boşluk bu biraz. Bunun için sıkıntı, dert diyemem tabi. Bu daha çok can sıkıcı oluyor.
7. yılda ancak bitebilen okul sonrası, senede belki 1-2 kez -o da bayram seyranda- gördüğüm akraba ve arkadaşımsıların sorduğu sorular da değişti nihayet. Ama sorunun değişmiş olması, onların sorularının sevimsizliğini değiştirmiyor. Ben hayatımın hiçbir döneminde plan yapmadım geleceğimle alakalı. Onların soruları ise genelde planlarım üzerine oluyor. Yok plan filan. Pilan yapmayın pilan. Bir de askerlik ekseninde dönüyor tabi bu muhabbetler. Genel kanı bir an önce yap kurtul, çıksın aradan şeklinde. Benim düşüncem de o yönde ama şartlar öyle değil işte. En azından Nisan'a kadar geçici bir iş bulup çalışmam gerekiyor. Ama hala ne yapacağım belli değil. O idarelik, geçici işi bulabilecek miyim? Onu bulmaya çalışırken Aralık'ta gidebileceğim askerliği kaçırıp, iş de bulamazsam ne bok yicem? En kötü ihtimalle geçen yaz amelelik yaptığım yere giderim. Giderim de alırlar mı? Çalışanlarına hayvana verdiği değerden bile daha az değer veren iş yeri sahibine ve iş yerine yeniden sabredebilir miyim?
Yaş olmuş 25. Hala bir baltaya sap olamamışız. Askere gidip gelcem filan derken 26 olacak. Hala balta sap ilişkisi aynı şekilde devam ediyor olacak. Aslında bir baltaya sap olmayı pek isteyen biri de değilim. Ama işte yine şartlar, yine sorumluluklar var. Askerlik sonrasında da yapmam gereken bir seçim var. Okuduğum bölüm Endüstri Mühendisliği. Ama yapmak istediğim bu değil. Öğrenciliğim boyunca, zamanla soğudum bölümümden. Tam olarak yapmak istediğim şeyi de bilmiyorum. Aslında biliyorum. Yaparken zevk alacağım, sıkılmayacağım, kendimi geliştirebileceğim, değişik şeyler de öğrenebileceğim, gerçekten bir şeyler üretebileceğim bir iş istiyorum. Bu işin maddi getirisi hiç önemli değil. Sadece işin adını dile getiremiyorum özel olarak. Aslında işin adını da biliyorum ama yapabilir miyim onu bilmiyorum. Cesaret de edemiyorum pek dile getirmeye. Denemeden bilemem ama di mi? En azından denemeye değer. Peki ama nasıl deneyeceğim? Neresinden başlamam lazım? Gidip Endüstri Mühendisliği okumuşken, bölümle alakasız bir iş için nasıl girişimlerde bulunmalıyım? Yoksa şu boktan şartlar yüzünden riske girmeden, başımı eğip, efendi efendi okuduğum bölümü mü meslek etmeliyim kendime? Bunların hepsi soru işareti olarak bir kenarda duruyorlar.
7 yıl boyunca aileden uzakta öğrenci evlerinde yaşadıktan sonra aileyle yaşamak da garip geliyor. Yattığım, kalktığım saate, içtiğim sigaraya, kolaya karışılması, bir nevi öğrenci evindeki sınırsız özgürlüğün kısıtlanmış olması. Bir şeyi kesin olarak farkettim mesela. Annelerin dırdır etmek için sebebe ihtiyacı yok. Ve dırdırın en yoğunlaştığı anlar evin elektrikli süpürgeyle temizlendiği zamanlar oluyor. Dırdır dediysem; bana ve kardeşlerime söylenme babında. Benden başlıyor, en küçüğümüze kadar sırayla dilinden geçiyoruz. Burayı uzun zamandır takip edenler bilir az çok. Kendimi kaç kez yatırıp kestim burada. Bence çoğunda haklıydım ve az bile yazmıştım kendime. Benzerlerini annem benim için söylediğinde, biraz koyuyor sanki. Hani ben kendimi biliyorum, kendimin ağzına sıçayım filan diyorum kendime de, annemden duyunca benim kendime kızma sebeplerimi, biraz daha yaralıyor.
Benim için şimdiye dek kaç kişi dedi acaba şunu: "Anlayamadık, çözemedik seni." Son olarak da annem dedi 2-3 hafta kadar önce hayattan beklentilerimden, iş güçle alakalı düşüncelerimi konuştuktan sonra. Benden umudu var hep. Şimdiye kadar genelde o umutları hayal kırıklığına çevirdiysem de. Beklentilerine tam olarak karşılık veremiyorum. Verebileceğimi umut ediyorum. Aileme karşı olan sorumluluğum birçoklarına göre çok daha fazla. İşte tam bu noktada sıkışıp kalıyorum. Beklentilere karşılık verebilmekle, yaşamayı istediğim hayat. Yaşamayı istediğim hayatın yanında bunu da başarabilecek miyim. Yoksa beklentileri- üzerime düşen sorumlulukları- yerine getirmek için istediğim hayattan taviz mi vermem gerekecek? İkisini bir arada yapmayı deneyip de başaramazsam, geç olur mu geri dönmek için? O tren bir kez mi gelir? Yine "Ne zaman gitti tren?" diye söylenir miyim?
İnsanlardan hem nefret ediyorum, hem de önemsiyorum. Nefret ettiklerim tanımadıklarım daha çok. Önemsediklerimse sevdiklerim. Nefret ettiğim insanlığın genel profili aslında. Parayı hayatlarında ilk sıraya koymuş olmaları, hep daha fazlasını istemeleri ihtiyaçları olmadığı halde, sadece kendi menfaatleri için diğer herşeyi hiçe sayabilecek kadar hırsla bezenmiş ruhlarının olması, kendilerine dert ettikleri şeyler vs. Bunları en güzel anlatan Eddie Vedder'ın Society şarkısı, ben daha fazla yormayayım kendimi. Önemsediklerim sevdiklerim dedim ya. Sevdiğim insanların üzülmelerini istemiyorum. Hele hele benim yüzümden, içinde benim olduğum üzüntülerinin olmasını hiç istemiyorum. Ben üzüleyim gerekirse önemli değil ama, o sevdiğim insan benim yüzümden üzülmesin. Onun üzülmeyeceği bir çıkar yol varsa, o yoldan çıkabileyim. Arkadaşlarımı gerçekten çok seviyorum. Hele hele en yakınımda olanları. Parasızlıktan bir hafta boyunca evden hiç çıkmadan, sadece makarna yiyerek yaşadığımız günleri özlüyorum. Sabah kalktığımda; önce elektriğin, 1 dakika sonra da suyun ödenmeyen faturalar nedeniyle kesildiğini farkettiğimde hissettiklerimi özlüyorum.
Kardeşim LYS'ye girdi ve tercihleri var bu aralar. Tercihlerinde ona en çok yardımcı olması gereken kişi benim, hem yakınlık derecesi, hem de 7 yaş önde olmanın getirdiği tecrübeyle. 7 yıl önce benim tercih yaptığım zamanları düşünüyorum. Bir de şimdiki ben'i düşünüyorum. Kardeşime yazması için bir bölüm öneremiyorum. 7 yıl öncesinde olsaydım mühendislik ve benzeri bir bölüm yazmazdım. Ama o zamanlar ısrarla mühendislik diye tutturmuş ve tüm tercihlerimi alakalı alakasız mühendislik dallarından oluşturmuştum bok varmış gibi. Gerçi bok varmış heralde evet. Boka battık bitirene kadar. Benim 7 yıl önceki halim gibi kardeşiminki de biraz. 7 yıl sonra o da benim şimdiki halim gibi olmasın istiyorum. Kazandığı ve okuduğu bölümden memnun olsun, hayata daha iyi bir yerden bakabilsin.
Korktuğum ne kadar çok şey var. Bu kadar çok korktuğum şeyin arasında ölüm var bir de. 4 yıl önce çok yakından hissettiğim, yaşadığım ölüm. Ve zaman zaman çok da arzuladığım ölüm. Bu yazdıklarım arasında en az korktuğum şey belki de ölüm. Ama kendi ölümüm en az korktuğum. Kendim dışındaki ölümler ise herşeyden daha fazla korku veren. Her gün babam geliyor aklıma ve her gün bu dünyaya dair içimden tonla şey geçiyor lanetler içeren. Her gün Kazım Koyuncu geliyor aklıma. Sesini her duyduğumda, her anımsadığımda 33 yaşında ölmüş olmasına inanamıyorum. En çok o yaşamalıydı belki de. Bu insanlara bir şeyler anlatmak için, en çok o yaşamalıydı.
Ne garip di mi? Ölüm tüm sıkıntılardan kurtulmak için çok basit bir yolken, hepimiz yaşamayı ve direnmeyi seçiyoruz. 657 güzel demiş "Bilseydik Yaşamazdık" diye. Yaşamaz mıydık sahi?
Yazan
ilnevyA
28 Aralık 2010 Salı
Herşey Çok Güzel Olacak
Geceye Dolap Beygiri'ni izleyerek başlamıştım. Şener Şen'le neşemi bulayım diye. Öyle başladı ama öyle bitmedi.
Filmi hatırlıyorsunuzdur az buçuk. Hatırlamıyorsanız da, bir gün izlersiniz yine denk gelip bir yerde. Filmi izleyince de "28 yıl geçmiş üzerinden Türkiye hala aynı Türkiye" dersiniz muhtemelen. O zamanların Türkiye'sindeki durumu gösteren, eleştiren bu film bugün çekilmiş olsa hiç sırıtmaz.
Daha sonra ev arkadaşım Taner geldi "Herşey Çok Güzel Olacak'ı" izleyelim dedi. O film yeniden izlenmez mi be!? Oturduk izledik. Yine çok güldük. Ama belli başlı karelerinde de içime bir şeyler oturdu. İki kardeşin eski fotoğrafının gösterildiği anlar, o sondaki çiçeklerin sotelenip Altan tarafından kendisini aldatanlara yağdırılması. Yine de "Herşey Çok Güzel Olacak". Filmi izlerken normal şekilde giden hayatınızın bir anda nasıl belalara karışabileceğini hissediyorsunuz. Sanki benmişim o maceranın içinde olan. Daha önce yaşamışım sanki. O kadar da samimi ve gerçekçi film. Oyunculuğuyla, senaryosuyla en iyi Türk filmlerinden bana göre. Selim Naşit'in performansı da enfesti.
-Sahtekarsın sen sahtekar, seni sildim defterden.
+Niye baba?
-Sildim, canım istedi sildim. Defter benim değil mi?
Bu da kesmedi bizi. Herşey Çok Güzel Olacak bana Ağır Roman'ı da anımsatır. Şöyle biraz bakalım diye açtık. Kapatamadık. Alemin delikanlısının raconlarına yeniden şahit olduk. "İnsanın en yakın arkadaşı tekerlek olur mu be!?" "Hep mi kötüler kazanır?" "Bu sefer kaybettin."
Kapanışı yapmak için de en uygun olanı seçtik bence. Masumiyet'in malum sahnesi. "Ama bu sefer başka güzel orospu."
Evet bir gece böyle sabah oldu işte. Yatıcam birazdan. Böyle karmakarışık bir yazı oldu, bu filmlerin üstüne. Ben de öyleyim şu an. Çok acaip oldum be. Çok.
*Bu filmleri yeniden izlemek, daha fazla bağladı beni sana.
Filmi hatırlıyorsunuzdur az buçuk. Hatırlamıyorsanız da, bir gün izlersiniz yine denk gelip bir yerde. Filmi izleyince de "28 yıl geçmiş üzerinden Türkiye hala aynı Türkiye" dersiniz muhtemelen. O zamanların Türkiye'sindeki durumu gösteren, eleştiren bu film bugün çekilmiş olsa hiç sırıtmaz.
Daha sonra ev arkadaşım Taner geldi "Herşey Çok Güzel Olacak'ı" izleyelim dedi. O film yeniden izlenmez mi be!? Oturduk izledik. Yine çok güldük. Ama belli başlı karelerinde de içime bir şeyler oturdu. İki kardeşin eski fotoğrafının gösterildiği anlar, o sondaki çiçeklerin sotelenip Altan tarafından kendisini aldatanlara yağdırılması. Yine de "Herşey Çok Güzel Olacak". Filmi izlerken normal şekilde giden hayatınızın bir anda nasıl belalara karışabileceğini hissediyorsunuz. Sanki benmişim o maceranın içinde olan. Daha önce yaşamışım sanki. O kadar da samimi ve gerçekçi film. Oyunculuğuyla, senaryosuyla en iyi Türk filmlerinden bana göre. Selim Naşit'in performansı da enfesti.
-Sahtekarsın sen sahtekar, seni sildim defterden.
+Niye baba?
-Sildim, canım istedi sildim. Defter benim değil mi?
Bu da kesmedi bizi. Herşey Çok Güzel Olacak bana Ağır Roman'ı da anımsatır. Şöyle biraz bakalım diye açtık. Kapatamadık. Alemin delikanlısının raconlarına yeniden şahit olduk. "İnsanın en yakın arkadaşı tekerlek olur mu be!?" "Hep mi kötüler kazanır?" "Bu sefer kaybettin."
Kapanışı yapmak için de en uygun olanı seçtik bence. Masumiyet'in malum sahnesi. "Ama bu sefer başka güzel orospu."
Evet bir gece böyle sabah oldu işte. Yatıcam birazdan. Böyle karmakarışık bir yazı oldu, bu filmlerin üstüne. Ben de öyleyim şu an. Çok acaip oldum be. Çok.
*Bu filmleri yeniden izlemek, daha fazla bağladı beni sana.
Yazan
ilnevyA
Etiketler:
ağır roman,
film,
herşey çok güzel olacak,
kişisel,
masumiyet
26 Aralık 2010 Pazar
5 Dolar

Lise günleri gelince aklıma, bu da giriverdi devreye. Lise 1'deykendi yine sanırım, o zamanlar 5 dolara karşılık gelen bol sıfırlı Türk Liramı dolara çevirtmiştim bir döviz bürosunda; para biriktirmek amacıyla güya. Üstüne hiç koyamadım. Ama hiç eksiltmedim de o 5 doları. Hala saklarım, saklayacağım da. O 5 dolara nefes alamayacağım kadar muhtaç olana dek, o 5 dolarsızlık beni fakir edene dek.
Yazan
ilnevyA
Etiketler:
geçmiş zaman hikayeleri,
ilnevya,
kişisel
6 Aralık 2010 Pazartesi
Deli Saçması
Nasılsın diye soranlara iyi ya da kötü cevap veremiyorum. Verdiğim cevap; "nasıl olduğumu sorgulamıyorum" bu aralar. Aslında en çok sorguladığım şey bu. Sorguladıkça daha da kötüleşiyor durum. Bırakıp gitmiyorum ama neden bilmiyorum. Neyi beklediğimi de bilmiyorum. Hiç bir şey yapmıyorum. Kendimi ben bile çözemiyorum, anlayamıyorum. Amaçsızlığın, sefaletin, ezikliğin, acınasılığın ve akla gelecek herşeyin dibine vurmuş durumdayım. Kendimden o kadar nefret ediyorum ki. Kimseden daha fazla edemem böyle. Birşeyleri yapmak için nedenlerim varken yapmıyor, yapamıyor olmam. Sadece tembellikle açıklanabilecek bir şey değil bu. İçinde bulunduğum psikoloji eritiyor günden güne beni. 7-8 ay önce bir süreliğine gitmekti istediğim. Hayatımı sıfırlayabilmekti. Gittiğim yerde başarabilirsem toparlanabileceğime inanıyordum. O güveni kazanmak çok önemli diyordum. Artık onu yapmak bile gelmiyor içimden. Başta kendime ve sonrasında hiç kimseye bir faydam yok. Yaşamamın bulunduğum çevreye bir faydası yok. Bugün o kadar bunaldım ki. Evden üzerimdeki kıyafetlerle çıktım dışarıya. 2-3 saat boyunca dolaştım, yürüdüm. Çocukluğumdan bugüne bir çok şeyi düşündüm. Yaşanmamış olmasını istediğim şeyler yaşanmamış olsaydı neler farklı olurdu ki bugün. Artık gitmeyi bile istemeyeceğim kadar umutsuz kalmamdaki sebep ne? Hiç bir şey yapmadan beklediğim şey ne? Neden yapamıyorum, neden bu kadar güçsüzüm? İçinde bulunduğum psikoloji o kadar berbat ki. Kendimi çözemiyorum. Bağırıp çağırmak istedim dolaşırken. Ara ara geçmişten bugüne düşündüğüm şeylerde gözlerim yaşlandı yine. Mezarlığın yanından geçtim, içerde dolaştım. 84'te doğup 2001'de ölmüş olan birinin mezarına takıldı gözüm, ardından da gözyaşlarım. Tanımadığım insanlardan en fazla ateş isteyebilmiş bir insanım, sigara değil. Biri çok sağlam dövse beni, çaksa tokadı kendine gel diye. Bir işe yarayacaksa hastanelik etse beni. Bir şeyler söyleyin bana, işe yarayacağına inanıyorsanız eğer. Daha fazlasını da yazabilmeyi isterdim. Bu kadarını atabildim içimdekilerin.
Ne gidebiliyorum, ne de bu kahrı çekebiliyorum.
Mar Adentro'yu izlicem şimdi. İyi gelmeyeceğini bile bile.
Sana verebileceğim tek şey sevgim. Kendinden böylesine nefret etmiş biri olarak tezat gözüküyor bu değil mi? Belki de sana da bana da lazım olan şey bu. Sevgi.
Ne gidebiliyorum, ne de bu kahrı çekebiliyorum.
Mar Adentro'yu izlicem şimdi. İyi gelmeyeceğini bile bile.
Sana verebileceğim tek şey sevgim. Kendinden böylesine nefret etmiş biri olarak tezat gözüküyor bu değil mi? Belki de sana da bana da lazım olan şey bu. Sevgi.
Yazan
ilnevyA
14 Kasım 2010 Pazar
Ben Mesela
Uçarım Mesela, Yerlere Göklere Sığamıyorum
Bir geceyi daha sabahlayarak sona erdirdim. Bu yazıyı yazdıktan sonra da çıkıp dolaşacağım; yorgun insanların pazar tatilini yaptıkları boş sokaklarda. Biraz daha sakin kafayla düşünüp cevaplar arayacağım kendime. Kendim için almam ve uygulamam gereken kararlar var.
Üsturupsuz Yazar ve Murshill tarafından "Garip alışkanlıklarımız ve yapamadıklarımız'ı" yazmakla görevlendirilmişim.
Yemeklerle başlayayım. Herhangi bir şeyi herhangi bir saatte yerim. Ağır olur bu saatte düşüncesi bana işlemez. Gecenin 3-4'ünde makarna da, patates de, nohut da yemişliğim vardır. Sabah uyanıp okula gidecekken de aynı durum söz konusu olabilir.
Çok yemek seçerdim eskiden. Azalmış olsa da hala seçiyorum. Mesela et yemem ama kıyma ve köfte yerim. Tavuğu kemiksizse yerim. Kemiğinden ayırıp, zahmete girecek kadar çekici bir lezzeti yok bana göre. Balığı da aynı şekilde kılçığıyla uğraşmaya üşendiğimden yemem. Yediğim tek balık Hamsi'dir. Bir de alabalık çok zoraki durumlarda.
Yemediğim herhangi bir yemeği yememe sebebim çocukken oluşan bir şeydir. Görünüşünü sevmemişimdir ve yememişimdir. Yemediğim çoğu yemeğin tadını da bilmem hiç. Bilmek de istemem. Sonraları yemeye başladığım birkaç yemek de bunun pişmanlığını yaşamadım değil. Ama yine de bu tutumum devam eder. Annem bir kase aşure yemem için yaklaşık 10 sene önce 20 lira teklif etmişti. Bir kaşık aldıktan sonra 20 lirayı da aşureyi de reddetmiştim.
Bir çorabı 3. kez giyemem. Zenginlikten değil, fakirlikten kırınıyoruz malum. İlla ki bi tekini kaybederim. Sonra o kaybolan alakasız bir yerden çıkar, ama kaybolmamış olan tekini diğeri kaybolduğu için bir yerlere atmışımdır ve bu kez de onu bulamam.
Her 2 bulaşık yıkamamın 1'inde bardak kırardım. Artık biriktirmiyoruz ya olmadığı için, kıramıyorum.
Her içtiğim 500ml'lik su şişesinin üzerindeki etiketi söker o gün boyunca onu kendime bileklik yaparım. Fotoğrafta görüldüğü gibi.
Bunu kibarca söylemenin bir yolunu düşündüm, sonra ne gerek var ki dedim. Dışarda alışık olmadığım bir tuvalette sıçamam. Güney Amerikalı futbolcuların Türkiye'ye uyum sağlamalarına benzer bir durum. Misafirliğe kalmaya gittiğim yerlerde de zor bir durum oluşturur bu. 2 gün, 3 gün, dayan dayan dayan. Mesela İtalya'ya gitsem, 1 hafta kalacağımı bilsem orda, o 1 haftayı sıçmadan geçirirdim.
Klip izleme ve bir şarkının klibini merak etme gibi bir durumum yoktur. Genelde sıkılırım. Hatta tipini bile bilmediğim dinlediğim kişiler vardır.
Yaş pastayı hiç sevmem, doğum günlerinden ve doğum günü kutlamalarından nefret ederim.
5-6 senedir aynı kilo civarındayım. 70 ±2 arasında gider gelirim. Çok sıkıcı değil mi?
Yeni girdiğim bir ortamda konuşmaktan çok incelemeyi, gözlem yapmayı tercih ederim. Yeni tanıştığım biriyle de muhabbet etmek için kendimi kasmam. Muhabbet edebileceğim biriyse konuşurum elbet. Birkaç diyalogtan sonra da anlaşılır o kişinin uygun kafada olup olmadığı, muhabbet edilebilitesi. Sırf laf olsun, konuşalım, susmayalım diye konuşmaya çalışmam yani. Bu tip ortamlarda oluşan sessizlik birçok insanı gerer ama ben rahat olurum. Ee niye sustuk moduna giren ve bunu 10 dakikada bir dile getirenlere de ayrıca uyuz olurum. Susan sadece ben değilimdir. Muhabbeti tek başına ilerletmesi gereken de.
Uykuya karşı olan zaafım yüzünden, işe geç kaldığım ve bu yüzden işten çıkarıldığım, sınava gidemediğim olmuştur.
İddaa'da hep tek maçtan yatarım. Alışkanlık haline geldi artık.
Gece deniz kenarında, sahilde sabahlamayı severim ve bunu yapmak isterim senede birkaç kez. Ama yanımda yandaş bulamadığım için çoğu zaman pek gerçekleştiremiyorum. "Lan olm deli misin?" gibi yaklaşımlarda bulunuluyor tarafıma.
Uyurken ve işerken hapşırmışlığım vardır.
Arkadaşlarımın bir çoğu "lan ne adamsın" der. "Ne adamım lan?" diye sorduğumda cevap veremezler. Ne adam olduğum hala belirsizliğini koruyor.
Dış görünümüme pek fazla önem vermem. Saçım başım dağınık, yataktan kalktığım haldeki saçlarımla, ütüsüz bir tişört ya da gömlekle çıkarım dışarıya. Annemin tüm "ver de ütüleyeyim" ısrarlarına rağmen. Biraz yırtılmış kıyafetler de dahil buna. O yırtık kıyafetler farklı bir şey giyiyormuşum gibi hissettirir bazen.
Yapamadıklarım diye birşey yok. Yapmadıklarım var. Tüm bunların yanında bir de;
Hala çekip gidemedim, şöyle bir aylığına en azından.
Dağınık ve düzensiz bir odam olduğunu söylemiştim önceden. Fotoğrafını çekip koymaya utanıyorum valla, o derece artık.
Bu konuda söyleyecekleri olmasını istediklerim:
Schrödinger'in Kedisi
Mathilde Tahon
Kübik
mergiz
kitap gibi kız
kepazeyim
TheBigLebowski
Bir geceyi daha sabahlayarak sona erdirdim. Bu yazıyı yazdıktan sonra da çıkıp dolaşacağım; yorgun insanların pazar tatilini yaptıkları boş sokaklarda. Biraz daha sakin kafayla düşünüp cevaplar arayacağım kendime. Kendim için almam ve uygulamam gereken kararlar var.
Üsturupsuz Yazar ve Murshill tarafından "Garip alışkanlıklarımız ve yapamadıklarımız'ı" yazmakla görevlendirilmişim.
Yemeklerle başlayayım. Herhangi bir şeyi herhangi bir saatte yerim. Ağır olur bu saatte düşüncesi bana işlemez. Gecenin 3-4'ünde makarna da, patates de, nohut da yemişliğim vardır. Sabah uyanıp okula gidecekken de aynı durum söz konusu olabilir.
Çok yemek seçerdim eskiden. Azalmış olsa da hala seçiyorum. Mesela et yemem ama kıyma ve köfte yerim. Tavuğu kemiksizse yerim. Kemiğinden ayırıp, zahmete girecek kadar çekici bir lezzeti yok bana göre. Balığı da aynı şekilde kılçığıyla uğraşmaya üşendiğimden yemem. Yediğim tek balık Hamsi'dir. Bir de alabalık çok zoraki durumlarda.
Yemediğim herhangi bir yemeği yememe sebebim çocukken oluşan bir şeydir. Görünüşünü sevmemişimdir ve yememişimdir. Yemediğim çoğu yemeğin tadını da bilmem hiç. Bilmek de istemem. Sonraları yemeye başladığım birkaç yemek de bunun pişmanlığını yaşamadım değil. Ama yine de bu tutumum devam eder. Annem bir kase aşure yemem için yaklaşık 10 sene önce 20 lira teklif etmişti. Bir kaşık aldıktan sonra 20 lirayı da aşureyi de reddetmiştim.
Bir çorabı 3. kez giyemem. Zenginlikten değil, fakirlikten kırınıyoruz malum. İlla ki bi tekini kaybederim. Sonra o kaybolan alakasız bir yerden çıkar, ama kaybolmamış olan tekini diğeri kaybolduğu için bir yerlere atmışımdır ve bu kez de onu bulamam.
Her 2 bulaşık yıkamamın 1'inde bardak kırardım. Artık biriktirmiyoruz ya olmadığı için, kıramıyorum.
Her içtiğim 500ml'lik su şişesinin üzerindeki etiketi söker o gün boyunca onu kendime bileklik yaparım. Fotoğrafta görüldüğü gibi.Bunu kibarca söylemenin bir yolunu düşündüm, sonra ne gerek var ki dedim. Dışarda alışık olmadığım bir tuvalette sıçamam. Güney Amerikalı futbolcuların Türkiye'ye uyum sağlamalarına benzer bir durum. Misafirliğe kalmaya gittiğim yerlerde de zor bir durum oluşturur bu. 2 gün, 3 gün, dayan dayan dayan. Mesela İtalya'ya gitsem, 1 hafta kalacağımı bilsem orda, o 1 haftayı sıçmadan geçirirdim.
Klip izleme ve bir şarkının klibini merak etme gibi bir durumum yoktur. Genelde sıkılırım. Hatta tipini bile bilmediğim dinlediğim kişiler vardır.
Yaş pastayı hiç sevmem, doğum günlerinden ve doğum günü kutlamalarından nefret ederim.
5-6 senedir aynı kilo civarındayım. 70 ±2 arasında gider gelirim. Çok sıkıcı değil mi?
Yeni girdiğim bir ortamda konuşmaktan çok incelemeyi, gözlem yapmayı tercih ederim. Yeni tanıştığım biriyle de muhabbet etmek için kendimi kasmam. Muhabbet edebileceğim biriyse konuşurum elbet. Birkaç diyalogtan sonra da anlaşılır o kişinin uygun kafada olup olmadığı, muhabbet edilebilitesi. Sırf laf olsun, konuşalım, susmayalım diye konuşmaya çalışmam yani. Bu tip ortamlarda oluşan sessizlik birçok insanı gerer ama ben rahat olurum. Ee niye sustuk moduna giren ve bunu 10 dakikada bir dile getirenlere de ayrıca uyuz olurum. Susan sadece ben değilimdir. Muhabbeti tek başına ilerletmesi gereken de.
Uykuya karşı olan zaafım yüzünden, işe geç kaldığım ve bu yüzden işten çıkarıldığım, sınava gidemediğim olmuştur.
İddaa'da hep tek maçtan yatarım. Alışkanlık haline geldi artık.
Gece deniz kenarında, sahilde sabahlamayı severim ve bunu yapmak isterim senede birkaç kez. Ama yanımda yandaş bulamadığım için çoğu zaman pek gerçekleştiremiyorum. "Lan olm deli misin?" gibi yaklaşımlarda bulunuluyor tarafıma.
Uyurken ve işerken hapşırmışlığım vardır.
Arkadaşlarımın bir çoğu "lan ne adamsın" der. "Ne adamım lan?" diye sorduğumda cevap veremezler. Ne adam olduğum hala belirsizliğini koruyor.
Dış görünümüme pek fazla önem vermem. Saçım başım dağınık, yataktan kalktığım haldeki saçlarımla, ütüsüz bir tişört ya da gömlekle çıkarım dışarıya. Annemin tüm "ver de ütüleyeyim" ısrarlarına rağmen. Biraz yırtılmış kıyafetler de dahil buna. O yırtık kıyafetler farklı bir şey giyiyormuşum gibi hissettirir bazen.
Yapamadıklarım diye birşey yok. Yapmadıklarım var. Tüm bunların yanında bir de;
Hala çekip gidemedim, şöyle bir aylığına en azından.
Dağınık ve düzensiz bir odam olduğunu söylemiştim önceden. Fotoğrafını çekip koymaya utanıyorum valla, o derece artık.
Bu konuda söyleyecekleri olmasını istediklerim:
Schrödinger'in Kedisi
Mathilde Tahon
Kübik
mergiz
kitap gibi kız
kepazeyim
TheBigLebowski
Yazan
ilnevyA
Etiketler:
geçmiş zaman hikayeleri,
ilnevya,
kişisel,
mim
31 Ekim 2010 Pazar
Eğlence Sektör'rü

Bugün bir kafede işe girdim. Gece 12'yi geçerken çıktım kafeden. Bir daha önünden geçmeyeceğim. Bu yazının ortaya çıkışı da bugünkü kısa iş deneyimi sayesinde.
İnsanların eğlenme anlayışıyla benimki arasında belirgin farklar var. Bu muhakkak. Hele ki son birkaç yıldır ortaya çıkmış olan alışveriş merkezi çılgınlığı bana en uzak olanı. Genelde kadınların ayakta tuttuğu bir alan alışveriş merkezleri. Kadınların olduğu yerde de doğal olarak yurdum erkekleri de konuşlanıyor. Bir kısmı kadınlar gibi zevk alıyor. Diğer bir kısmı ise ya sevgili olarak kız arkadaşının peşinde gidiyor. Ya arkadaş ortamına, ya da olası kız arkadaşlar edinebilmek, kız kesebilmek amacıyla. (Bu bahsettiklerimden hoşlanmayan kadınlar da var muhakkak. Bu yazıyı okuyanlar arasında da vardır. Yaptığım bir genelleme değil. Kadınların tamamı böyle yapıyor demiyorum. Ama bu sektörü kadınların ayakta tuttuğu bir gerçek.)
İnsanlar saatlerce nasıl vakit geçiriyorlar o alışveriş merkezlerinde ve bundan daha önemlisi bu durumdan nasıl zevk alıyorlar anlamıyorum. Kadınların alışveriş tutkusu, mağazaları tek tek dolaşmaları. Sevgilisinin peşinde sürüklenen erkekler. Bunlardan birisi de ben olmuştum bir keresinde. 1 saatten fazla dolaştıktan sonra kız arkadaşım ve onun kız arkadaşının peşinden, inanılmaz yorulmuştum ve kız arkadaşıma "siz bakın ben gidip oturcam bi yerlerde" demiştim. Sonrasında da uyuyakalmışım oturduğum yerde, güvenlik görevlisi "bi sorununuz yok değil mi" diye uyandırmıştı. Aslında bir sorun vardı. Neyse bu küçük anektottan sonra. En üst katlarda yemek yenen yerlerde oturuluyor bu alışveriş faslından sonra. Acaip gürültülü bir ortamda şakalaşmalar gülüşmeler. Dışardan izleyince bunları nefret ediyorum iyice bu tip yerlerdenve o mekanlardaki bazı tiplerden. Yazın kola dağıtım bayisinde çalışırken de kola dağıttığımız kafelerdeki insanları gördüğümde de aynı şeylerdi hissettiklerim.
Alışveriş faslı bittikten sonra da alınan kıyafetler ve anlatış biçimleri. "Ay bi gözlük aldım acaip havalı" vb. Biliyorsunuz zaten..
Ben hiç gitmiyor muyum böyle yerlere peki? Gidiyorum elbet zoraki de olsa. Arkadaş hatrına arada bir, ayda bir gidiliyor.
Bu bahsettiklerimin dışındaki eğlence alanlarına karşı bu kadar soğuk değilim. Oralara da gitmiyorum etmiyorum ama bu bahsettiklerimden daha normal geliyor. Aslında tam olarak da ifade edemedim aklımdakileri. Ettiğim kadarıyla kalsın işte.
Bugün girdiğim işin şartları şöyleydi; sabah 10'da iş başı. Gece 12de kapanıyor kafe. Günlük 15 lira. 14 saatlik çalışmaya 15 lira. Kafeleri zaten genel olarak sevmiyorum, oturmaya bile ayda bir belki gidiyorum. Mekanı sevmedim, iş sahibi elemana ısınamadım. Verdiği paraya hiç ısınamadım. Ve orada bulunduğum süre içinde acaip darlandım. Gelen giden kişilerin hallerinden, tavırlarından. İşe bugün girmiş olduğum için günü tamamlıyım yarı yolda bırakmıyım dedim elemanı. Gece çıkarken de yarın gelmeyeceğim demedim. Yarın da bir günlük bir eleman bulursa bahtına. Çalıştığım günün parasını da istemedim. Anladım ki günü kurtarmak için bile olsa bu tip bir işte çalışmam mümkün değil. Bu tecrübeyi tatmış olmam 15 liradan daha değerliydi bence.
Tüm bunlara rağmen orada çalışmaya devam etseydim "kendinden 91 cm uzakta olan adam" olacaktım yine.
Bence kesinlikle izleyin bu kısa filmi.
Kendinden 91 cm uzakta olmak(Skhizein)
Yazan
ilnevyA
Etiketler:
avm,
eğlence sektörü,
ilnevya,
kafe,
kendinden 91 cm uzakta olmak,
kısa film,
kişisel,
skhizein
25 Ekim 2010 Pazartesi
Farkındalık & Mutsuzluk
Dün gece bir başka blogta okuduğum yazı üzerine yazıyorum bunları. Orada okumaktan yola çıkarak yazmış yazıyı Ceren. Benim kitap okuma alışkanlığım olmadığından daha farklı bir yönden bakıcam.
Benim gibi olan, benim düşünce yapımda olan birkaç arkadaşımla daha önce konuştuk bunları. Hepsiyle de aynı fikre ulaştık hep; "Biz böyle mutsuzuz, hayattan pek beklentimiz de kalmamış ama yine de iyi ki böyleyiz!"
Hayattan beklediğini bulamamış, denedikçe yanılmış, hayal kırıklığına uğramış kişiler olarak sahiptik bu fikirlere. Denemekten yorulmuş bir hale geldik tabi en sonunda da. Bu denemelerde de hep birşeyler öğrendik. Öğrendiğimiz şeylerin başında da yalanlar geldi hep. O yalanları gördükçe daha da nefret ettik insanlardan, yaşam şekillerinden. Her defasında sadakatsizliği de gördük.
Liseyi bitirdiğimdeki ben ile şimdiki ben arasında dağlar kadar fark var. Eğer ki liseden sonra üniversite okumamış olsaydım o lisedeki adam olmaya devam edecektim büyük ihtimalle. Herşeyi hayra yoran, hayırlısını bekleyen, fazla araştırmayan, mutlu olduğunu zanneden, yalanları öğrenmeden yaşayan. Aileden gelen bir düşünce yapısına sabitlenmiş olan. Hayata bakışında kendi yorumunu katamamış olan. Ben bilmem büyüklerim bilir diyen. Böyle olma ihtimalim vardı. Olmayabilirdim de. Ama üniversitenin o yapıdan çıkışıma katkısı yadsınamaz kesinlikle. Sonuçta kendi özgürlüğümüzde yaşıyoruz. Kimsenin etkisi altında kalmadan araştırma, okuma, öğrenme şansına sahibiz. Hayatı farklı bir yönden tanıyoruz. Direkt olarak "yaşama koşuşturmasının" içine girmeden gözlemleyebiliyoruz koşuşturmanın içindeki insanları. O koşuşturmanın içinde olsak belki bizlerde onlar gibi olacağız, olacaktık.
Evet okumak,bilmek,öğrenmek insanı daha mutsuz hale getiriyor. Bu nedenler arasında beni en rahatsız edenleri de yalan dolanlar ve sadakatsizlikler. Bu farkındalığa kavuştukça daha da sinirli bir insan haline de geldim. Çok sakin ve zor sinirlenen biriydim normalde. Yine öyle sinirli biri değilsem de insanları gördükçe daha fazla kızar oluyorum.
Düşünürüm ara sıra böyle bilen, öğrenen, farkında olan biri değil de daha normal ve sıradan bir insan olmak ister miydim diye. Verebildiğim cevap hayır oluyor hep. Bu farkındalık bana mutluluk değil aşırı mutsuzluk veriyor olmasına rağmen -salak bir şekilde mutlu olduğunu zanneden biri olmamak- iyiki böyleyim diyorum.
Zira bu dünyada yalanlara inanan bir mutlu birey olmak eninde sonunda patlak verecektir diye düşünüyorum. Ve o mutlu insanlara bakışım bazen nefret içeriyor. Aslında insanlara genel olarak bakışım da öyle.
Bu farkındalıkla, öğrenme ile kendimi de keşfediyorum. Bazen "istesem her şeyi yapabilirim" diyorum. Ne olursa olsun olabilirim bu ülkede mevki olarak. Ama öğrendikçe gördüklerim yüzünden böyle birşey yapma isteği de kalmıyor içimde. "Bu insanlar için neden birşeyler yapayım ki?" diyorum. Onlar beni anlamayacak, ben onlara anlatamayacağım. Zaten birşeyler anlatabilmem, toparlanabilmem için gücüm de yok. Tüm bunlardan sonra köşeme çekiliyorum. İzlemeye devam ediyorum. Bazen bunalıyorum, bazen gülüyorum ama daha çok susuyorum.
Hiç sevmesem de bunu yapmayı bu aralar yine günü kurtarıyorum.
Benim gibi olan, benim düşünce yapımda olan birkaç arkadaşımla daha önce konuştuk bunları. Hepsiyle de aynı fikre ulaştık hep; "Biz böyle mutsuzuz, hayattan pek beklentimiz de kalmamış ama yine de iyi ki böyleyiz!"
Hayattan beklediğini bulamamış, denedikçe yanılmış, hayal kırıklığına uğramış kişiler olarak sahiptik bu fikirlere. Denemekten yorulmuş bir hale geldik tabi en sonunda da. Bu denemelerde de hep birşeyler öğrendik. Öğrendiğimiz şeylerin başında da yalanlar geldi hep. O yalanları gördükçe daha da nefret ettik insanlardan, yaşam şekillerinden. Her defasında sadakatsizliği de gördük.
Liseyi bitirdiğimdeki ben ile şimdiki ben arasında dağlar kadar fark var. Eğer ki liseden sonra üniversite okumamış olsaydım o lisedeki adam olmaya devam edecektim büyük ihtimalle. Herşeyi hayra yoran, hayırlısını bekleyen, fazla araştırmayan, mutlu olduğunu zanneden, yalanları öğrenmeden yaşayan. Aileden gelen bir düşünce yapısına sabitlenmiş olan. Hayata bakışında kendi yorumunu katamamış olan. Ben bilmem büyüklerim bilir diyen. Böyle olma ihtimalim vardı. Olmayabilirdim de. Ama üniversitenin o yapıdan çıkışıma katkısı yadsınamaz kesinlikle. Sonuçta kendi özgürlüğümüzde yaşıyoruz. Kimsenin etkisi altında kalmadan araştırma, okuma, öğrenme şansına sahibiz. Hayatı farklı bir yönden tanıyoruz. Direkt olarak "yaşama koşuşturmasının" içine girmeden gözlemleyebiliyoruz koşuşturmanın içindeki insanları. O koşuşturmanın içinde olsak belki bizlerde onlar gibi olacağız, olacaktık.
Evet okumak,bilmek,öğrenmek insanı daha mutsuz hale getiriyor. Bu nedenler arasında beni en rahatsız edenleri de yalan dolanlar ve sadakatsizlikler. Bu farkındalığa kavuştukça daha da sinirli bir insan haline de geldim. Çok sakin ve zor sinirlenen biriydim normalde. Yine öyle sinirli biri değilsem de insanları gördükçe daha fazla kızar oluyorum.
Düşünürüm ara sıra böyle bilen, öğrenen, farkında olan biri değil de daha normal ve sıradan bir insan olmak ister miydim diye. Verebildiğim cevap hayır oluyor hep. Bu farkındalık bana mutluluk değil aşırı mutsuzluk veriyor olmasına rağmen -salak bir şekilde mutlu olduğunu zanneden biri olmamak- iyiki böyleyim diyorum.
Zira bu dünyada yalanlara inanan bir mutlu birey olmak eninde sonunda patlak verecektir diye düşünüyorum. Ve o mutlu insanlara bakışım bazen nefret içeriyor. Aslında insanlara genel olarak bakışım da öyle.
Bu farkındalıkla, öğrenme ile kendimi de keşfediyorum. Bazen "istesem her şeyi yapabilirim" diyorum. Ne olursa olsun olabilirim bu ülkede mevki olarak. Ama öğrendikçe gördüklerim yüzünden böyle birşey yapma isteği de kalmıyor içimde. "Bu insanlar için neden birşeyler yapayım ki?" diyorum. Onlar beni anlamayacak, ben onlara anlatamayacağım. Zaten birşeyler anlatabilmem, toparlanabilmem için gücüm de yok. Tüm bunlardan sonra köşeme çekiliyorum. İzlemeye devam ediyorum. Bazen bunalıyorum, bazen gülüyorum ama daha çok susuyorum.
Hiç sevmesem de bunu yapmayı bu aralar yine günü kurtarıyorum.
Yazan
ilnevyA
Etiketler:
farkındalık,
ilnevya,
kişisel,
mutsuzluk
14 Ekim 2010 Perşembe
Uzatmalı Sevgilim

3. uzatma yılında olunca tadı kaçan eylem haline geldi artık. 1 yıl uzatmak mazur görülebilir. Hani dersin bi daha mı okucaz, bi daha mı yaşıcaz üniversite hayatını, özgürlüğünü, rahatlığını filan. 2. yıl bile mazur görülsün hadi. Görülmez ama. 2. yılda da en azından konuşacak, muhabbet edecek arkadaşlar kalmıştı.
Geldik 3. yıla. En acısı da bu ve bundan sonraki seneler işte. Bugün ilk kez okula gittim bu dönem. Kendi dönemimden kimse kalmadı artık. Taha kalmış olsa yeterdi bana. Ama o da bitirdi geçen dönem. Konuşacak bir adam bile yok okulda artık. Dersi beklerken tek başımaydım, derste bi köşede tek başıma oturdum. Dersten çıktım kantine indim. Eskiden kantindeki masaların yarısı tanıdık olurdu birine çökerdik. Şimdi bir tane bile yok o tanıdıklardan o masalarda. Ve tek başıma oturabilmek için bile boş bir masa bulamadım. Evin yolunu tuttum çaresiz. Hissedilenler iyi şeyler değil şüphesiz ki.
Artık iyice sıkıcı hale geldi okul. Haftada tek bir derse gireceğim için şanslıyım en azından. Bunları daha az yaşayacağım.
Bakıyorum etrafa. Okula bu sene gelenler 92 doğumlu. Bebeler mebeler filan diye geçiriyosun ya içinden. 6 sene önce biz de o bebelerdendik. Uzatmaları görünce oha o kadar da nasıl uzatmışlar ki derdik.
6 sene ne çabuk geçti. 7. yıla başladık. 8'i görmesem bari artık. Eşşek değilsem görmem. Bu sene sonunda anlayacağız bakalım.
Bu sene bitiyo mu diye soranlara verdiğim yanıt gibi? "Eşşek değilim ya? Bitiririm heralde."
Yazan
ilnevyA
Etiketler:
ilnevya,
kişisel,
okulu uzatmak
4 Eylül 2010 Cumartesi
Anlayamadıklarım
Özellikle Taksim'de İstiklal'in girişindeki Burger King'in kapısına "Lütfen İşemek İçin Girmeyiniz" ve "Lütfen Artık Başka Bir Buluşma Yeri Bulunuz" yazmaması.
Mehmet Ali Erbil'in hala çarkıfelek gibi bir faciayı sunuyor olması ve insanların da izlemesi. (Bunu 5 yıl önce de söylemiş olsam sırıtmazdı.)
Bir insanla konuşurken, o insana karşı kurulan cümle içinde "be" kelimesi geçince küsmesi. Yani "be" kelimesine alerjisinin olması. Cümle içinde örneklemek gerekirse: "Ali ata bak be." "Hasan hasta oldu be." "Vah vah vah be."
Kuru fasulyeyi çatalla yeme çabası. Evet şahit olmuştum.
En az benim kadar garip olan telefonumun şarj aletiyle şarj olmayıp, bilgisayara USB bağlantısıyla bağladığımda şarj olması. Şarj aletiyle USB aynı girişten bilgisayara bağlanıyor. Herhangi bir şarj aleti ise şarj etmeyi başaramıyor.
İnsanların siyasetçilere inanıp, üstüne de onları savunması.
İnsanlardaki bitmek bilmeyen para kazanma hırsı. Bu hırs uğruna gözlerinin kör olması. Hep daha fazlasını istemeleri. Hep Pepsi'nin insanların bilinçaltına yerleştirdiği bir durum bu.
Daha birçok anlayamadığım şey olmasına rağmen aklıma şu anda bunların gelmiş olması..
Mehmet Ali Erbil'in hala çarkıfelek gibi bir faciayı sunuyor olması ve insanların da izlemesi. (Bunu 5 yıl önce de söylemiş olsam sırıtmazdı.)
Bir insanla konuşurken, o insana karşı kurulan cümle içinde "be" kelimesi geçince küsmesi. Yani "be" kelimesine alerjisinin olması. Cümle içinde örneklemek gerekirse: "Ali ata bak be." "Hasan hasta oldu be." "Vah vah vah be."
Kuru fasulyeyi çatalla yeme çabası. Evet şahit olmuştum.
En az benim kadar garip olan telefonumun şarj aletiyle şarj olmayıp, bilgisayara USB bağlantısıyla bağladığımda şarj olması. Şarj aletiyle USB aynı girişten bilgisayara bağlanıyor. Herhangi bir şarj aleti ise şarj etmeyi başaramıyor.
İnsanların siyasetçilere inanıp, üstüne de onları savunması.
İnsanlardaki bitmek bilmeyen para kazanma hırsı. Bu hırs uğruna gözlerinin kör olması. Hep daha fazlasını istemeleri. Hep Pepsi'nin insanların bilinçaltına yerleştirdiği bir durum bu.
Daha birçok anlayamadığım şey olmasına rağmen aklıma şu anda bunların gelmiş olması..
Yazan
ilnevyA
2 Eylül 2010 Perşembe
Sevgiliye Son Kez Sarılmak

Bilerek, ama bilmemezlikten gelerek, bir şeylerin yoluna gireceğini umut ederek olanı da en acısıdır.
Daha sıkı mı sarılmak ister insan?
Yoksa ilişkinin eskisi gibi olmayan seyri nedeniyle içindeki burukluk; o son sarılmada son olduğunu bildiği için aslında sıkıca sarılmanı engeller mi içgüdüsel olarak?
Ya da sarılmak istersin ama seni kaybediyorum, nasıl sarılsam daha az acı verir mi dersin?
Hepsini dersin aslında. O 3-5 saniyelik sarılma anında hepsini düşünürsün bunların. Ve o 3-5 saniye içinde tüm bu düşünceler arasında çok sıradan, saçma sapan, hatırlanmayacak bir şekilde, sanki acil bir yere gidiyormuşsun gibi sarılır ayrılırsın. Ve sonra gözünün önünde o son boktan vedalaşma vardır. Bitmiştir. Bir daha sarılmayacaksındır. O anda farklı bir şeyler olsaydı değişir miydi bazı şeyler?
Yazan
ilnevyA
Etiketler:
ilnevya,
kişisel,
sevgiliye son kez sarılmak
23 Ağustos 2010 Pazartesi
D.G. 2
Geçmişteki doğum günlerinden aklımda kalan ve kalacak olan ilginç bir anı. Bir önceki yazıyı yazarken unutmuşum bahsetmeye.
2 sene önce şantiyede çalışırken Cizre'li Orhan vardı bizim tarafta çay-temizlik işleriyle ilgilenen. Doğum günümde yanına gittim "Doğum günün kutlu olsun" dedim.
"Bugün ayın kaçı?" dedi. Gurbet elde artık hangi gün, hangi ay bilmez düşünmez olmuş çocuk. Söyledim günün tarihini.
-"Sen nerden biliyosun benim doğum günümü?" diye sordu.
-"Yok ben bilmiyorum, senin ""benim bugün doğum günüm değil"" diyeceğini düşünerek söyledim. Peşine de madem senin doğum günün değil, sen benimkini kutla diyecektim." dedim.
Çıkardık nüfus kağıtlarımızı birbirimize ispatladık. Peşine de birer çay içtik, güldük. Tesadüf güzeldi.
2 sene önce şantiyede çalışırken Cizre'li Orhan vardı bizim tarafta çay-temizlik işleriyle ilgilenen. Doğum günümde yanına gittim "Doğum günün kutlu olsun" dedim.
"Bugün ayın kaçı?" dedi. Gurbet elde artık hangi gün, hangi ay bilmez düşünmez olmuş çocuk. Söyledim günün tarihini.
-"Sen nerden biliyosun benim doğum günümü?" diye sordu.
-"Yok ben bilmiyorum, senin ""benim bugün doğum günüm değil"" diyeceğini düşünerek söyledim. Peşine de madem senin doğum günün değil, sen benimkini kutla diyecektim." dedim.
Çıkardık nüfus kağıtlarımızı birbirimize ispatladık. Peşine de birer çay içtik, güldük. Tesadüf güzeldi.
Yazan
ilnevyA
Etiketler:
doğum günü,
ilnevya,
kişisel
22 Ağustos 2010 Pazar
Doğum Günü

Unutturucam herkese, çok az kaldı. Anlamsız ve gereksiz geliyor bana. Bu yıl toplam 3 kişi kutladı. Biri kendisi hatırladı. Aramızda 3 gün var, bunun da etkisiyle muhtemelen. Diğeri birinin hatırlayıp da bir yere birşeyler yazmasıyla kutlamış. Bir diğeri ise, benimle aynı ayda doğmuş olan birisi. Benim doğum günümü de öğrenmek istemişti. Söylemeyince hırs yapıp öğrenmeye çalışmış bir yerlerden. Neresi olduğunu da söylemedi. Zaten mühim değil. Seneye bu kalanlara da unutturacağım. En geç bir sonraki seneye umarım.
İşyerinde de beraber çalıştığımız Dursun Dayı var. "Bugün günlerden ne" diye sordu bana. Söyledim tarihi. Sonra da "Bugün benim doğum günüm" dedim. Duymadı bile. Duysa da ertesi gün unutacaktı zaten.
Bu yazdıklarım için kırılanlar olabilir. Olmasın, böyleyim işte. Takmasın. Facebook'ta görünen hatırlatmalarla hatırlanmaktansa, hiç hatırlanmaması daha güzel. Unutulması daha güzel. Zaten başta da belirttiğim gibi bence diğerlerinden farksız, sıradan bir gün.
Peki ya unutmak? Unutamamak?
Yazan
ilnevyA
Etiketler:
doğum günü,
ilnevya,
kişisel
16 Ağustos 2010 Pazartesi
Ferah Sokak ve Güzel Anılar
Birkaç gün önce oradaydım. Ferah sokak'ta. Çocukluğumun önemli kısmının, en güzel anılarla dolu olan kısmının geçtiği sokak. O günlere geri döndüm, gözümde canlandı anılar. Eski halini getirdim gözlerimin önüne. Çok değişmiş, çirkinleşmiş. O günden bugüne çirkinleşen herşey gibi.
Kimler vardı bu sokakta. Serhat-Ferhat kardeşler. İkisini de severdim ama Ferhat'ı bir ayrı severdim. Zeki-Metin ikilisinin Zeki'si gibiydi Ferhat. Bağırırken, gülerken. Selim vardı, aynı sınıftaydık ilkokulda. Caner'le de öyle. Soner vardı ilkokul 1. sınıfı okumadan 2'ye geçmiş okuldan önce okuma yazma öğrendiği için. Süper zeka derlerdi mahallede kendisine. Barış vardı her mahallede bir tane dişini, sözünü geçiren kişi olur ya; O'ydu işte. Ayberk abi vardı. Bizden 5 yaş büyük, ortaokuldan sonra askeri liseyi kazanarak ayrılmıştı aramızdan. Enes vardı, garip değişik biriydi. Gürcan vardı, bahçelerinde az basketbol oynamamıştık.
Nasıl geçerdi o sokakta günler, haftalar, aylar. Yaz günlerinde sabahları Kuran Kursu'na gidilirdi ilk birkaç gün. Sonrasında kaynatılırdı kurs. Öğlen 12 civarında çıkardı herkes dışarıya. Buluşurduk Ferah Sokağımızda. Gerçekten de adı ne güzelmiş. Ferah Sokak!.. Akşam 8-9'a kadar yemek yemeden nasıl dayanırdık o sıcakta günde 3-4 maç yapıp da.? Heralde çocukluk enerjisi.
Dönem dönem farklı oyunlar moda olurdu mahallede. En gözde oyunumuz tabi ki futboldu. O hiç unutulmazdı neredeyse. En azından bir maç yapardık o sokaktaysak o gün. Serhat-Ferhat kardeşlerin bakkalları vardı. 9 katlı toplarımızı onlar getirirdi hep. Yarısını ben patlatmıştım belki de. Her patlayan toptan sonra deftere yazardılar borcumu. Hiçbirini vermemişimdir belki de. Daracık sokakta bahçelere, arabaların altına kaçan toplar. Klasik atan alır sipor geyiklerimiz. En iyi solak yarışması yaptığımızda ilk şutu ben çekmiştim ve Nadir Amca'nın 20X20'lik camını kırmıştım. En kötü solak bendim belki de. Nadir Amca az topumuzu alıp kesmemişti. O kırdığım camın da parasını ödetmişti. Çok aksi biriydi. Sürekli kovalardı bizi top oynadığımızda. Top bahçesine kaçtığında "eyvah!" derdik, "gitti top". Arada bir Serhat-Ferhat'ın babannesi ikna ederdi de alırdık topu geriye. O zamanlar sahada basmadık yer bırakmadı denilen tabiri sonuna kadar yerine getiren bir futbol oynuyordum. Defanstan topu alıp forvete kadar giderdim paslaşarak veya çalımla. Rakip atağa başlayınca da geri gelir savunmamı yapardım. Bir de dönemin benim için idol futbolcusu Hami gibi şut çekerdim. Onun gibi gerilir ayağımın üstüyle sert abanırdım. Mahalledeki çoğu kişiyi yaralamışlığım vardır o şutlarla. Hami Schalke'ye transfer olduktan sonra sokağa her girişimde "Şalke Şalke" diye alkışlar eşliğinde tezahürat yapardı çocuklar.
Taso ve bilye de nöbetçi oyunlardı mahallede. İkisi sırayla popüler oyunlarımız olurdu. En çok taso ve bilye biriktiren havasını basardı. Sporcu kartlarıyla da çok haşır neşir olmuştuk tabii. Simit, kayış gibi oyunlar da alternatif oyunlardı.
Tam da o zamanlar bir de ateri furyası vardı. Ateri salonlarına giderdik. Çingen çocuklarıyla dolu olurdu. Arkamıza gelip bi el versene oynıyım diye diretirlerdi. Doğum günümde sınıf arkadaşım Rüya'nın aldığı radyoyu kaptırmıştım bu çocuklardan birine o ateri salonunda. İçim acımıştı. Hediyeydi sonuçta. Çok da sevmiştim, değerliydi. Daha sonra evde televizyonda oynadığımız ateriler geldi. Kaset takası yapardık arkadaşlarla. Çok sevdiğim içinde yok yok diyebileceğim bir kasetim vardı. Futbol oyunlarından, nba'e, Mortal Kombat'dan Street Fighter'a Olimpiyatlara. Ateride bir savaş oyununu annemle beraber bitirmiştik bir keresinde ilk oynayışımızda. Kaseti aldığım arkadaşım Soner'e anlatmıştım bitirdik oyunu hatta sonunda tıhe end yazdı demiştim. Anadolu lisesindeydi Soner ben ilkokul 5'teyken. "Tıhe end değil dı end diye okunur o lan" diyip dalga geçmişti benle. Annemler düğüne gitmişlerdi bir keresinde. Ben de fırsat bu fırsat Japonya liginin futbol oyununu oynamaya başlamıştım. Çok uzun sürüyordu lig. Hiç bitirip şampiyon olamamıştım bir türlü. Tam bitirmeye yaklaşmıştım. Şampiyonluğu da garantilemiştim matematiksel olarak ama zil çaldı ve ben korkuyla kapatmıştım ateriyi. Hala içimde uktedir o şampiyonluğu yaşayamamış olmak. Babam ateride bilardo oynamayı sevmişti. Hep de yenerdi beni bilardoda. Çok az oynamasına rağmen bana göre..
Böyle bir çocukluktu işte. Böyle güzel bir sokaktı Ferah Sokak. Bana bu kadar çok anıyı hatırlattı yeniden. O güzel saf günleri. İyi ki varmış. 1999'daki o iki büyük depremin ardından ayrılmak zorunda kaldığım sokak. Şimdi topların kaçabileceği bir bahçe kalmamış sokakta. Arabalarla dolmuş iyice. Bizim gibi top oynayan çocuklar yok artık orada. Ne o sokak eski Ferah Sokak, ne de ben eski Hasan. Herşey eskiden güzeldi.
Bir de şu vardı eskilerde yazdığım:
Özlenen Saflık
Kimler vardı bu sokakta. Serhat-Ferhat kardeşler. İkisini de severdim ama Ferhat'ı bir ayrı severdim. Zeki-Metin ikilisinin Zeki'si gibiydi Ferhat. Bağırırken, gülerken. Selim vardı, aynı sınıftaydık ilkokulda. Caner'le de öyle. Soner vardı ilkokul 1. sınıfı okumadan 2'ye geçmiş okuldan önce okuma yazma öğrendiği için. Süper zeka derlerdi mahallede kendisine. Barış vardı her mahallede bir tane dişini, sözünü geçiren kişi olur ya; O'ydu işte. Ayberk abi vardı. Bizden 5 yaş büyük, ortaokuldan sonra askeri liseyi kazanarak ayrılmıştı aramızdan. Enes vardı, garip değişik biriydi. Gürcan vardı, bahçelerinde az basketbol oynamamıştık.
Nasıl geçerdi o sokakta günler, haftalar, aylar. Yaz günlerinde sabahları Kuran Kursu'na gidilirdi ilk birkaç gün. Sonrasında kaynatılırdı kurs. Öğlen 12 civarında çıkardı herkes dışarıya. Buluşurduk Ferah Sokağımızda. Gerçekten de adı ne güzelmiş. Ferah Sokak!.. Akşam 8-9'a kadar yemek yemeden nasıl dayanırdık o sıcakta günde 3-4 maç yapıp da.? Heralde çocukluk enerjisi.
Dönem dönem farklı oyunlar moda olurdu mahallede. En gözde oyunumuz tabi ki futboldu. O hiç unutulmazdı neredeyse. En azından bir maç yapardık o sokaktaysak o gün. Serhat-Ferhat kardeşlerin bakkalları vardı. 9 katlı toplarımızı onlar getirirdi hep. Yarısını ben patlatmıştım belki de. Her patlayan toptan sonra deftere yazardılar borcumu. Hiçbirini vermemişimdir belki de. Daracık sokakta bahçelere, arabaların altına kaçan toplar. Klasik atan alır sipor geyiklerimiz. En iyi solak yarışması yaptığımızda ilk şutu ben çekmiştim ve Nadir Amca'nın 20X20'lik camını kırmıştım. En kötü solak bendim belki de. Nadir Amca az topumuzu alıp kesmemişti. O kırdığım camın da parasını ödetmişti. Çok aksi biriydi. Sürekli kovalardı bizi top oynadığımızda. Top bahçesine kaçtığında "eyvah!" derdik, "gitti top". Arada bir Serhat-Ferhat'ın babannesi ikna ederdi de alırdık topu geriye. O zamanlar sahada basmadık yer bırakmadı denilen tabiri sonuna kadar yerine getiren bir futbol oynuyordum. Defanstan topu alıp forvete kadar giderdim paslaşarak veya çalımla. Rakip atağa başlayınca da geri gelir savunmamı yapardım. Bir de dönemin benim için idol futbolcusu Hami gibi şut çekerdim. Onun gibi gerilir ayağımın üstüyle sert abanırdım. Mahalledeki çoğu kişiyi yaralamışlığım vardır o şutlarla. Hami Schalke'ye transfer olduktan sonra sokağa her girişimde "Şalke Şalke" diye alkışlar eşliğinde tezahürat yapardı çocuklar.
Taso ve bilye de nöbetçi oyunlardı mahallede. İkisi sırayla popüler oyunlarımız olurdu. En çok taso ve bilye biriktiren havasını basardı. Sporcu kartlarıyla da çok haşır neşir olmuştuk tabii. Simit, kayış gibi oyunlar da alternatif oyunlardı.
Tam da o zamanlar bir de ateri furyası vardı. Ateri salonlarına giderdik. Çingen çocuklarıyla dolu olurdu. Arkamıza gelip bi el versene oynıyım diye diretirlerdi. Doğum günümde sınıf arkadaşım Rüya'nın aldığı radyoyu kaptırmıştım bu çocuklardan birine o ateri salonunda. İçim acımıştı. Hediyeydi sonuçta. Çok da sevmiştim, değerliydi. Daha sonra evde televizyonda oynadığımız ateriler geldi. Kaset takası yapardık arkadaşlarla. Çok sevdiğim içinde yok yok diyebileceğim bir kasetim vardı. Futbol oyunlarından, nba'e, Mortal Kombat'dan Street Fighter'a Olimpiyatlara. Ateride bir savaş oyununu annemle beraber bitirmiştik bir keresinde ilk oynayışımızda. Kaseti aldığım arkadaşım Soner'e anlatmıştım bitirdik oyunu hatta sonunda tıhe end yazdı demiştim. Anadolu lisesindeydi Soner ben ilkokul 5'teyken. "Tıhe end değil dı end diye okunur o lan" diyip dalga geçmişti benle. Annemler düğüne gitmişlerdi bir keresinde. Ben de fırsat bu fırsat Japonya liginin futbol oyununu oynamaya başlamıştım. Çok uzun sürüyordu lig. Hiç bitirip şampiyon olamamıştım bir türlü. Tam bitirmeye yaklaşmıştım. Şampiyonluğu da garantilemiştim matematiksel olarak ama zil çaldı ve ben korkuyla kapatmıştım ateriyi. Hala içimde uktedir o şampiyonluğu yaşayamamış olmak. Babam ateride bilardo oynamayı sevmişti. Hep de yenerdi beni bilardoda. Çok az oynamasına rağmen bana göre..
Böyle bir çocukluktu işte. Böyle güzel bir sokaktı Ferah Sokak. Bana bu kadar çok anıyı hatırlattı yeniden. O güzel saf günleri. İyi ki varmış. 1999'daki o iki büyük depremin ardından ayrılmak zorunda kaldığım sokak. Şimdi topların kaçabileceği bir bahçe kalmamış sokakta. Arabalarla dolmuş iyice. Bizim gibi top oynayan çocuklar yok artık orada. Ne o sokak eski Ferah Sokak, ne de ben eski Hasan. Herşey eskiden güzeldi.
Bir de şu vardı eskilerde yazdığım:
Özlenen Saflık
Yazan
ilnevyA
Etiketler:
çocukluk,
geçmiş zaman hikayeleri,
ilnevya,
kişisel,
özlemek
1 Ağustos 2010 Pazar
Kısa Özgeçmiş

1986'da doğdu.
1992'de ilkokula başladı.
1995'te gecenin bi yarısı tuvalete diye tuvaletin kapısıyla yanyana olan dış kapıya çıkıp merdivenlerden aşağıya işedi. Çok normal birşeymiş gibi zili çaldı, ev halkının gülmesine aldırmaksızın gitti yatağına yattı.
1997'de nasıl olduğunu anlamadığı bir şekilde anadolu lisesini kazandı.
1998'de zayıflarla dolu karneler getireceği yıllara başlangıç yaptı.
1999'da bi deprem daha olsa da sallansak heyecan olsa dedi, ertesi gün oldu.
2000'de karnesinde zayıfı yoktu ama 7 tane 2'si vardı.
2001'de bi bok olmadı.
2002'de orta okul ve lise hayatındaki tek belge olan teşekkür belgesini aldı.
2003'te hiç aklında hayalinde üniversite filan yokken bir anda kendini dersanede buldu.
2004'te Endüstri Mühendisliğini kazandı.
2004'te ilk kez bir dersten kaldı. Sonraki senelerde saymaya üşeneceği kadar çok dersten kaldı.(Kiminden defalarca)
2008'de okulu uzattı.
2009'da bitkisel hayat belirtileri baş gösterdi. Okulu yine uzattı.
2010'da okulu yine uzattı. İnandıklarından, yalanlardan iyice nefret etti. İnsanlardan kaçmaya başladı. Yaşıyor gözüken bir ölü adeta. Her gören hayattan vazgeçmişsin demekte.
Yazan
ilnevyA
Etiketler:
ilnevya,
kısa özgeçmiş,
kişisel,
özgeçmiş
9 Haziran 2010 Çarşamba
Sınavlardaki Çaresizlik Anları

Sınavda çaresizce etrafa bakmaktır, bakarken sıkılıp uyumaktır. Bu etrafa bakış esnasında çok salak da bi gülümseme olur bazen çaresizliğin verdiği. Ulan yine kalıyoz amına koyim dersin içinden. Bakarsın etrafındakilere. Harıl harıl soruları çözüyorlar. Hesap makineleri düşmüyor elllerinden. Ulan bu soruda da mı hesap makinesi kullanılıyo ki dersin. Sonra amaaaaaan pırrtttttt benzeri bir iç ses yaparsın. Boşvermişliğinin göstergesidir.
Uyumaya kalkarsın. En öndeyken hem de. Asistan gelir sen vizeye girmiş miydin diye sormak için uyandırır seni. Ulan girmiş olsam ne olur, girmemiş olsam ne olur dersin içinden. Sonuçta kalıyorum işte finalde boş boş durup. ne önemi var ki vizenin artık. En son artık beklemekten ve uyuyamamaktan sıkılırsın. Sınavdan ilk çıkan kişi sen olursun. Senin gibi 1-2 tanesi daha vardır. Sınav çıkışında onlarla geyik yaparsın biraz. Bikaç soruya taşşağına bişeyler yazmışsındır. Tamamen sallamasyon tekniği ile. Onları anlatırsın. Gülersin eğlenirsin. Ama aslında için ağlıyodur. O duruma düşmüş olmaktan dolayı. Bir bok yapamamış olmaktan dolayı. Yapanlara dalasın gelir. Hele en yüksek ortalamaya sahip olanına. Ama onu da yapamazsın. Sonraki seneye sarkar.
Her yıl biraz daha alttan alırsın dersleri de gururunu da.
Yazan
ilnevyA
Etiketler:
ilnevya,
kişisel,
tespit-i şahane
Ben 12 Yaşındayken

12 yaşındaydım. Birşeye sinirlenip gidip bi paket L&M almıştım, neye sinirlendiğimi hiç hatırlamıyorum. Birkaç kilometre uzaktaki mezarlığa gidip içmiştim iki farklı zamanda. Mezarlığın ücra bi köşesini bulup içmiştim. Aynı anda iki tane sigara yakmıştım her iki gidişimde de. Aynı anda iki tane yakma sebebim de dönemin dizisi Tatlı Kaçıklar'daki Rafet karakterinin Aysu bacıyı bafiledikten sonra aynı anda içtiği 2 sigaraydı.
O günlerden birinde okuldan eve geldiğimde evde kimse yoktu. Komşuya sordum annem için köye gittiler dedi. Eh iyi bari dedim mezarlığa kadar kim yürüyecek evde içerim. Yine peşpeşe iki tane sigarayı içtikten 5-10 dakika sonra zil çaldı. Götüm bir tutuştu bir tutuştu. Hemen küllüğü filan yıkadım, pakedi sakladım, annemler yukarı çıkana kadar. Annem aldı tabi kokuyu hemen. Kuzenlerden birisi mi geldi de onlar mı içti, sen mi içtin, kim içti. Defalarca bunu sordu. En son izmarit filan buldun da onu mu içtin dedi. "Evet" dedim. "Merak ettim nasıl oluyo diye öyle bulduğum bi izmariti içtim."
O günden sonra 20'li yaşlara kadar hiç içmedim.
Yazan
ilnevyA
3 Haziran 2010 Perşembe
Slayttan Ders Çalışmak

Çok değerli hocalarımızın sıkılmayalım(aslında çalışamayalım) diye ders notlarını powerpoint sunuları halinde hazırlamalarıyla yapmamız gereken eylem oluyor.
Ama biz ne yapıyoruz?
Bilgisayarı açtıktan sonra maçın ilk dakikalarında mozillayı açarak çeşitli sitelere giriyoruz ve ilk golü kalemizde görüyoruz.
Sonra bi msn'e de bakayım yahu diyoruz ilk 20 dakikada 2-0 yenik duruma düşüyoruz.
Ardından gelen vicdan azabı ile o slaytlardan birini açıyoruz ve skoru 2-1'e getiriyoruz.
Son olarak winamp'ı da açarak skorun 3-1'e gelmesini engelleyemiyoruz ve ertesi gün sınavda 3'ün 1'ini alıyoruz.
Yazan
ilnevyA
Etiketler:
ilnevya,
kişisel,
slayttan ders çalışmak,
tespit-i şahane
Kaydol:
Yorumlar (Atom)