Okumadan Geçme

Facebook

30 Aralık 2010 Perşembe

Sanattan Bir Gıdım


Bu video'yu 10 ay önce çekmiştik sıkıntıdan, gece 3-4 civarında. İnternetimizi kesmişlerdi ödeneksizlikten dolayı. O zamanlar şimdi blogu takip edenlerin çoğu yoktu. Öyle bir yayınlayayım dedim yeniden. Yönetmen, senarist ve başrol oyuncusu canlı yayında yeni filmlerini anlatıyorlar.

** Tamamen doğaçlamadır. Zaten belli oluyor fazlasıyla ya. Baya komik bulanlar olmuştu o zamanlar. Biz zaten Önder'in yaratıcı soruları sayesinde dakika başı yarılıyoruz.

28 Aralık 2010 Salı

Herşey Çok Güzel Olacak

Geceye Dolap Beygiri'ni izleyerek başlamıştım. Şener Şen'le neşemi bulayım diye. Öyle başladı ama öyle bitmedi.

Filmi hatırlıyorsunuzdur az buçuk. Hatırlamıyorsanız da, bir gün izlersiniz yine denk gelip bir yerde. Filmi izleyince de "28 yıl geçmiş üzerinden Türkiye hala aynı Türkiye" dersiniz muhtemelen. O zamanların Türkiye'sindeki durumu gösteren, eleştiren bu film bugün çekilmiş olsa hiç sırıtmaz.

Daha sonra ev arkadaşım Taner geldi "Herşey Çok Güzel Olacak'ı" izleyelim dedi. O film yeniden izlenmez mi be!? Oturduk izledik. Yine çok güldük. Ama belli başlı karelerinde de içime bir şeyler oturdu. İki kardeşin eski fotoğrafının gösterildiği anlar, o sondaki çiçeklerin sotelenip Altan tarafından kendisini aldatanlara yağdırılması. Yine de "Herşey Çok Güzel Olacak". Filmi izlerken normal şekilde giden hayatınızın bir anda nasıl belalara karışabileceğini hissediyorsunuz. Sanki benmişim o maceranın içinde olan. Daha önce yaşamışım sanki. O kadar da samimi ve gerçekçi film. Oyunculuğuyla, senaryosuyla en iyi Türk filmlerinden bana göre. Selim Naşit'in performansı da enfesti.

-Sahtekarsın sen sahtekar, seni sildim defterden.
+Niye baba?
-Sildim, canım istedi sildim. Defter benim değil mi?

Bu da kesmedi bizi. Herşey Çok Güzel Olacak bana Ağır Roman'ı da anımsatır. Şöyle biraz bakalım diye açtık. Kapatamadık. Alemin delikanlısının raconlarına yeniden şahit olduk. "İnsanın en yakın arkadaşı tekerlek olur mu be!?" "Hep mi kötüler kazanır?" "Bu sefer kaybettin."

Kapanışı yapmak için de en uygun olanı seçtik bence. Masumiyet'in malum sahnesi. "Ama bu sefer başka güzel orospu."

Evet bir gece böyle sabah oldu işte. Yatıcam birazdan. Böyle karmakarışık bir yazı oldu, bu filmlerin üstüne. Ben de öyleyim şu an. Çok acaip oldum be. Çok.


*Bu filmleri yeniden izlemek, daha fazla bağladı beni sana.

26 Aralık 2010 Pazar

5 Dolar


Lise günleri gelince aklıma, bu da giriverdi devreye. Lise 1'deykendi yine sanırım, o zamanlar 5 dolara karşılık gelen bol sıfırlı Türk Liramı dolara çevirtmiştim bir döviz bürosunda; para biriktirmek amacıyla güya. Üstüne hiç koyamadım. Ama hiç eksiltmedim de o 5 doları. Hala saklarım, saklayacağım da. O 5 dolara nefes alamayacağım kadar muhtaç olana dek, o 5 dolarsızlık beni fakir edene dek.

Kim Kiminle Nerede


Murshill'den gelmiş talep.
"Bir kişi seçip onunla neler yapmayı sevdiğinizi yazın" Konu bu. Az önce de kim kiminle nerede ne yapıyor diye bir oyun vardı ya. Onu gördüm bir yerde. O oyunu oynadığımız üç kişiyle yeniden yapmak isterdim bunu.

Lise 1'deyiz. Arkalı önlü oturan 4 kişiyiz; kim, kiminle, nerede, ne yapıyor şeklinde oynamıştık. (Hani nasıl filan da eklenir ya buna ondan belirttim.) Adı İlyas, kendi güzel bi arkadaşımıza noktayı kendisi koysun diyerek başlamıştık yazmaya sırayla ben, Çağlar ve Mehmet. En son ne yapıyor kısmını yazmayı ona bırakmıştık. İlk 3 kısma ne yazacağımıza da karar vermiştik. Sırayla, "Çağlar İlyas'ı tarih dersinde" yazdık. Son olarak İlyas noktayı koyacak. İlyas da "zikiş zokuş yapıyor" yazmıştı. Kağıdı açtığımızdaki yüz ifadesi ve bizim yarılmamız. Ahahahah lan nerden hatırladım gülmekten yazamıyorum ya. İlyas, biz kahkahalarla gülerken "siz kendi aranızda kurguladınız, ne ibne adamsınız" diye bize söylenmişti, biz de "olm senin için fesat fiili oraya sen yazdın bize ne bok atıyon, aklın fikrin zikiş zokuşta" filan demiştik. Günün 6. dersinde olmuştu bunlar. Bu dersten sonra bi ders daha vardı. Bu ders bittiğinde İlyas kitapları toplayıp gitmeye kalkmıştı günün son dersi olduğunu düşünerek. O kadar bozulmuştu ki kaçıncı derste olduğumuzu bile karıştırmıştı işte.

Ah ulan be; ben bu 3 güzel adamla yeniden bu oyunu oynamak istiyorum ama ne mümkün. Bu ve benzeri oyunları hatırladım bunların üstüne de. O oyunlarla alakalı da yazarım ilerde.

25 Aralık 2010 Cumartesi

Seç, Beğen, İç



Hangisini, hangi çakmakla yakayım bilemiyorum. Daha 10 gün önce bu çakmakların yakabileceği 1 sigara bile yoktu önümde 2-3 gün boyunca. İnsanoğlu işte, ne oldum değil, ne olacağım demeli.

23 Aralık 2010 Perşembe

Abbas Güçlü ile Gubidik Bakış

Dün akşamki konuğu Şener Şen'di Abbas Güçlü'nün. Televizyon karşısına çok az geçen ben Şener Şen için izledim programı. Yine Şener Şen için tahammül ettim program boyunca gelişen saçmalıklara.

Soru soran öğrencilerin büyük bir kısmı sanki karşılarında Hulki Cevizoğlu gibi ciddi bir adam varmışcasına sorular sordular. Neredeyse her sorulan sorudan sonra televizyonu kapatma isteği duydum ama oradaki kişi Şener Şen olunca elim varmadı. Ulan bulmuşsunuz Şener Şen'i karşınızda; siyaset, sendika, kpss, bilmem ne bok sorup duruyosunuz. Usta ortamı biraz daha keyifli hale getirebilmek için uğraştı ilk başlarda. "Taklidimi yapmak isteyen, skeç oynamak isteyen varsa gelsin buraya" dedi. çıkmadı kimse. "Siz anlatın, ben de sizlerden bir şeyler öğrenmek istiyorum" dedi. yine çıkmadı. Baktı yine olmuyor konuyu da kendi verdi; "Kızlarla erkeklerin birbiri hakkında ne düşündüğünü görelim" dedi. Onda da 2-3 kişi katıldı. Aralarda yine parazitler çıkıp siyasete girmek istedi. Sonunda o da bıraktı ortamı daha eğlenceli hale getirme çabalarını.

En sonda sorulan soruydu programın başından beri sorulmasını istediğim sorulardan biri. Kemal Sunal'la, Münir Özkul'la olan güzel bir anıyı dinlemek. O soruya da o an hatırlayabildiği bir anı olmadığını söyledi üstad.

Bir de bu bahsettiğim konular haricinde sorulan; beni ekran başında bildiğim tüm küfürleri etmeye teşvik eden sorular vardı. Şöyle ki.
"Kemal Sunal'ı özlüyor musunuz?". Çocuk soruyu sorduktan sonra; Şener Şen'in o an ki tepkisi, "özlüyorum tabi özlemez mi insan" demesi ve çocuğun "vay amına koyim ne saçma soru sordum lan ben" ifadesiyle yerine oturuşu gecenin de özetiydi.

Bir de 69 yaşındaki adama "Siz hiç aşık oldunuz mu?" diye soran bir hanım kızımız vardı ki zekasına hayran kaldım. Kaç saat düşündü acaba bunu sormak için!?

Tv'de Şener Şen olarak belki de senede bir bile görünmeyen Şener Şen programın konuğu ve siz Şener Şen'e soru sorabiliyorsunuz bu programda. Böyle de heba ediyorsunuz koca 2 saati ustayla. Şener Şen de 10-15 dakikada bir kaç dakikamız var diyerek uyandırmaya çalıştı öğrencileri ama nafile.

Saçma sapan sorular soran ve her soru sonrasında bi dolu küfürlerimi gönderdiğim öğrencilere de bundan sonra yapmamalarını tavsiyem; lütfen konuşmuş olmak için konuşmayın lan. Kafa açmayın. Nolur.

Abbas Güçlü için söyleyecek sözüm kalmadı zaten artık.

Bırak öğrenciler alkışlıyor zaten fazla fazla gereksiz fazlalıkta hatta. Bir de sen alkışlama eylemlerine katılma. Mikrofonun açıkken yaptığın alkış sesi bir an için, etin ete değme sesini çağrıştırdı istemsiz bir şekilde.

Öğrencilere "Şener Şen filmlerini izleyeniniz var mı aranızda?" sorusunu sordu. Yetmezmiş gibi bir de sıvıyor sonrasında toparlamaya çalışırken. "Birden çok kez izleyenler, izlemeye doyamayanlar" şeklinde. Üff çok pis koktu lan.

Dört güzel video'yla kapatayım da sinirim geçsin bari.







22 Aralık 2010 Çarşamba

Tembelliğime

Son 3 gündeki yemek yeme performansıma bakınca, yazmanın zamanı geldiğini düşündüm artık. 3 gündür akşam saat 6 civarında tek öğün yemek yiyorum. İlk ve tek olan bu öğünün akşam 6 civarında yeniyor oluşunun sebebi de sabaha kadar yatmayıp akşama kadar kalkmamak tabi ki. Kalktığım gibi yemiyorum tabi yemeği. 15:00 civarında kalktım bu 3 günün ikisinde. 3 saat boyunca kalkıp birşeyler hazırlamaya üşeniyorum. Artık karnımdan gönderilen çağrılara kayıtsız kalamayınca da kalkıp ayarlıyorum bir şeyler. Birinde ise 12'de kalktım saat 3'e kadar oyalandım ve sonrasında Guitar Hero'ya gittik, ordan çıkınca yine 6 civarında yedim işte.

Yaşanan bu son örnekten sonra daha geniş çaplı örneklere gelsin sıra. Arkadaşlarım arasında benden daha tembelini görmedim, benden daha tembel olduğunu iddia eden de olmadı zaten.

İlkokul 5. sınıftayken Anadolu Liseleri'ne giriş zamanı. Hani şu ilkokulun 5 yıl olduğu zamanlar işte. Biz onun son temsilcileriydik. O zamanlar dersaneye göndermişlerdi beni. Dersanenin verdiği Zirve dergisinin en arka sayfasında fıkralar, bilmeceler, bulmacalar olurdu. Annem ders çalış dedikçe geçer onları okurdum ders çalışıyomuş gibi yapıp. Annem de çalıştığımı zannederdi. Çocukluktan gelen bir şey benimkisi yani.

Üniversitenin ilk yılında yurttayız. İkişer kişilik odalarda kalıyoruz. Oda arkadaşım Emrah ve ben yataklarımızdayız. Gecenin kimbilir kaçıydı, yatacağız artık. Odanın ışığı açık ve ikimiz de üşeniyoruz söndürmek için. Emrah bana diyor söndür diye ben Emrah'a. Diretsem Emrah kalkacak ama aklıma bir fiki geliyor. Üst kattaki arkadaşımız Mustafa'yı arayalım diyorum ve arıyoruz. Uyumuş garibim; "noldu" diyor hafif ayıldıktan sonra telefonda. "Az bizim odaya gelsene" diye çağırıyorum. Geliyor odaya yine "noldu" diyor. "Şu ışığı kapatsana" diyoruz utanmadan. "Hay sokim size" diyip kapatıp gidiyor. Işığı kapatıp gitmesini uyku sersemi olmasına bağlıyorum. Sabah intikamını alıyor o ayrı.

Taha'yla beraber kaç gece ders çalışmak için uğraş verdik kimbilir. Taha'lara her gidişimde elimde notlarla giriyordum. Bilgisayarın başına oturuyorduk önce, nasılsa çalışırız diye. Youtube'u açtığımız anda o gecenin yalan olacağı da kesinleşmiş oluyordu tabi, video'dan video'ya atlamakta üstümüze yok. Gece 3-4'e kadar öyle takılıp duruyoruz sonra ben o getirdiğim notlarla geri dönüyorum. Boşuna taşımış olduğum notlara bakıp sövüyorum. Sabah erkenden okula gitme kararı alıyoruz gece ben onlardan çıkarken. Sabah okula gittiğimizde Taha çalışma çabası içinde oluyor, bana da "bak olm sen de işte şuralardan çıkcakmış" diyor. Benim anlık tepkim "Ammaaaaaaan pırrrtttt". Taha şimdi askerde. Bir ara çarşı iznine çıkınca okursun umarım. Kardişim.

Egemen lise sonda gelmişti bizim sınıfa 5.00 ortalamayla. Eğer bizim sınıfa gelmiş olup da benim yanıma oturmamış olsaydı şimdi daha iyi bir üniversitede okuyor olabilirdi. Eskişehir'e yanına gittiğimde oradaki arkadaşlarına beni "Size hep bahsettiğim arkadaşım vardı ya, benim böyle tembel olmamı sağlayan, dünyanın en tembel adamı" diye tanıtıyor. ÖSS sürecine son hızla giriş yapmış olan Egemen'in de hızını kesiyorum. Okulda derslerden kaçmalar, derslerde bahçede top oynamalar Egemen'in tattığı zevkler oluyor.

Yazma orucuna giren Ersin'e de benim tembelliğimle alakalı bir şeyler yaz dedim. 61 günü doldurmadığını söyledi. Ufak tefek söylediklerini ben derleyeyim bari. Mesela ben yatağımı toplamam hiç, akşama nasılsa açıp onda yatıcam diye. Bunun üzerine Ersin bana baya sövmüştür "Adam ultra tembel" şeklinde başlayan cümlelerle. Odamın dağınıklığı hakkında da şunu dedi; "aq senin eski kuşlar ölse üç ay bulamazdın cesedini öle bi yer."
Ekleme; Geçen halı saha maçında maçın sonları, orta sahada topla buluştum, önüm bomboş; gitsem karşı karşıya pozisyon. Orta sahadan kaleye vurdum. Pası veren arkadaş tam sövecekken top ağlarla buluştu. Hatta sövmeye başlamıştı gol olunca yarım kaldı. "Olm niye gitmedin bomboş önün" dedi. "Lan kim gidecek o kadar mesafeyi ya vurdum girdi işte" dedim.

Tema Değişikliği

İlk açtığımızda siyahtı buranın rengi. Zamanla soldu. Yıkandıkça rengimiz açılıyor, eskiyoruz.

21 Aralık 2010 Salı

Guitar Hero

Şöyle bir yazı yazmıştım 1,5 ay kadar önce. Bugün kendi aramızda gerçekleştirdik kısmen bunu Guitar Hero sayesinde. 4 kişi olacaktık ama sonradan bir arkadaşın satışıyla 3'e düştük. Başlangıçta vokalsiz çaldık, bateri, gitar ve bas gitarlar ile. Sonrasında 3-4 yıl öncesinde olan tecrübemle mikrofonu kaptım. One'ı beceremedik davulları baya zor geldi arkadaşa. Zaten ilk oynayışımızdı, sahne çekingenliği vardı üzerimizde. Ama alıştıktan sonra o kadar zevkli hale geldi ki. Vokalde en çok keyif veren şarkılar benim için Fade to Black, The Memory Remains, Wherever I May Roam, No Leaf Clover, Toxicity oldu. Hele The Memory Remains'te "na na na na" kısmı o kadar süperdi ki. (Lafa bak na na na na kısmı ahahah.) Wherever I May Roam'da Gitar+Vokal, The Unforgiven'da Bateri+Vokal yaptım. Bateri+Vokal de acaip sarıyomuş lan. En kötü ihtimalle ayda bir, iyi ihtimalle iki haftada bir, çok iyi ihtimalle de haftada bir gitmek istiyoruz bu deneyimden sonra. İmkan olsa da eve alsak kursak. Hangisi olduğunu hatırlamıyorum şu an ama bir şarkıda 3'ümüz birden sıçtık. Seyirciden yumurta yağacak korkusu kapladı içimizi o derece. Baterinin bagetlerini kıranlar olmuş önceden oynayanlardan mekan sahibi söyledi biz başlamadan. Valla kendimin olsa moda girdikten sonra ben de kırabilirdim heralde.

20 Aralık 2010 Pazartesi

Yol Hikayeleri #5


Bu kadar kısa zaman içinde bir yenisinin olacağını ben de beklemiyordum vallahi. Çok sıradan başlayan yolculuk, Harem'de yanıma oturan Osman amca sayesinde anlatacak bir şeyler çıkardı ortaya. Aslında pek de mühim değil ama o ilk diyalog ilginçti.

Koltuğun arkasındaki televizyonu açmaya çalışırken ben ayarlıyım dedim, açtım istediği kanalı Osman Amca'ya. Sonra "nerelisin?" diye sordu bana "aslen Trabzon ama doğma büyüme Düzce" dedim her zamanki gibi. Öğrenci olduğumu söyledim Kayseri'de. Kendisinin de 1 ay izni olduğunu söyledi ben de memlekete gidiyorum işte dedi. Sonrasındaki diyalog;
- "Ne izni ki bu 1 ay?" dedim.
+ "Liglere ara verildi ya futbolcu benim oğlum. "dedi.
Amatör takımlarda mı oynuyo ki oğlu acaba diye düşünüp "hangi takımda" diye sordum.
+ "Fenerbahçe'de" dedi.
- "Altyapı'da mı oynuyo."
+ "Yoo A takımda"
- "Mehmet Topuz mu?"
+ "Evet."
- "Hadi ya." dedim şaşkınca.

Ulan bişeyler sorsam ama ne sorsam, aklıma da bişey gelmiyo. Şu Beşiktaş'a transfer olacakken Fener'e gitmesi hakkında konuştuk biraz. Osman Amca Galatasaray'lıymış öyle dedi. O transfer zamanında yapmış oldukları açıklamalara göz attım bugün. "Ailecek Beşiktaş'lıyız" demişler o dönem. Daha sonrasında da "Beşiktaş formasını Mehmet'e zorla giydirdiler" diye açıklamalar gelmiş. Mehmet Topuz'un da Galatasaray'lı olma ihtimali kuvvetli yani.

Transferin gerçekleşmesini de şöyle anlattı; "Benim villaya helikopterle geldi Aziz Başkan sabah 10'da, öğlen 1'de de aldı gitti Mehmet'i." Villasının adını bir kaç kez daha duydum konuşurken ara ara. "Aston Martin Villa" bu boru değil.

Kayseri'de bir arkadaşımı sordum kendisine; baya iyi futbol oynayan ama zamanında süper amatörde oynarken kendisine gelen 100.000 TL'lik transfer teklifini hocasına "gidiyim mi hocam" diye sorup "gitme" yanıtı alınca gitmeyen arkadaşım; Ufuk'u sordum. Genç oldukları zamanlarda bi Mehmet Topuz bi de Ufuk çok iyi olacaklar deniliyormuş duymuşmuydunuz dedim. Evet duymuştum dedi. Ah be Ufuk sen olacaktın belki de onun yerinde.

Ara ara ufak tefek muhabbetlerle geçti yolculuk. Dahası da var da burada anlatmıyım herşeyi. Uçakla gitmeyiş nedenini de kışın sisten dolayı inişin geciktiğini belirtip, havada beklemekten korktuğunu ima etti.İndiğimizde 4 tane büyük bavulu olduğunu gördüm. 1 ay için 4 bavulu sadece kendisi getirmiş! Aradı Mehmet'i, gelip onu almasını beklerken ben de servise doğru yol aldım iyi günler dileyip. İki de çayını içtim molada. Ziyade olsun Osman Amca.

15 Aralık 2010 Çarşamba

Size De Oluyor Mu?


Yazacak şeyler tükenir mi acaba düşüncesi, korkusu?

Günler geçtikçe ve yazdıkça yazacak şeylerin tükenmediğini farkedişimiz.

Bu aslında şu değil mi peki? Nasıl ki yaşadıkça yeni şeyler öğreniyoruz hayattan, yeni şeylerle karşılaşıyoruz. Zaten her günümüz aynı olsaydı, öğrenecek başka şeyler olmasaydı, düşünemeseydik ne kadar yaşanır olurdu hayat? Yeni filmler çekilmeseydi, yeni kitaplar yazılmasaydı, yeni şarkılar yapılmasaydı, sevdiğiniz her şey için düşünün yenileri olmasaydı; nereye kadar eskilerle idare edebilirdik, ne kadar daha onlarla alakalı konuşurduk?

Yeni filmler çekiliyor, yeni kitaplar yazılıyor, yeni şarkılar çıkıyor, yeni futbol yıldızları doğuyor. Tüm bunlar nasıl oluyorsa, bizler de yaşadıkça yazacak şeyleri buluyoruz sürekli.

Devamı olmayan, devam etmeyen şeyleri ne kadar az hatırlıyoruz mesela?

Hayat devam ediyorsa ve biz bu hayatı yaşamak zorundaysak, yaşamak istiyorsak keyif alarak yaşamayı da bilmeliyiz. Kendimize göre keyifli olması yeterli tabi.

14 Aralık 2010 Salı

Olasılıksız İstatistik

Şu istatistikler kısmında benim dikkatimi çeken şey, yukarıya koymuş olduğum; "sayfaların" ziyaret edilme sayıları oldu.

Görüldüğü gibi Özgeçmiş sayfası çocuğu koymuş durumda. Şimdi birşey demek istiyorum izninizle. İşe mi alcaksınız lan? Ne bu özgeçmiş merakı? Bir de onu okuduktan sonra diğerlerine bakma gereği de duymuyor insanlar zaten. Heyecanla bakıyor adam aradığım CV bu olabilir diye, sonra hayal kırıklığına uğrayıp gidiyor.

Peki ya M.V.A.B. sayfasının en az tıklanan olmasına ne demeli. Ulan bir gizem var orda. MFÖ o albümü çıkaralı kaç sene olmuş. Kaçınız hatırlıyor onun "mazeretim var asabiyim ben" olduğunu. Tamam yazı çok dandik bir yazıydı, hiç okunası değildi, boşa okunacak bir şeydi ama. Bir tıkla gizemi gör, ikinci cümleden sonra kapatırsın. Mergiz sen tıkla bari, adına uysun!

"İstatistik ve Olasılık" 1 ve 2 derslerini toplamda 6-7 kez almışımdır. Birinde 94 vize 41 finalle kalmıştım hatta. Ama geçerken de ikisini de BA ile geçtim. GANO'mu 1.88 gibi yüksek bir değerde tutan derslerdir bunlar. O yüzden İstatistik ve Olasılık iyidir. Olasılıksız diye; bir şey yoktur, kitap vardır. Güzel kitaptır(Evet okudum, okuduğum 6-7 kitaptan birisi). Bir gün M.V.A.B en çok tıklanan olacaktır.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Yol Hikayeleri #4


4. yol hikayesi gelir mi demiştim. Geldi. Otobüste yanımdaki kişiydi bu hikayenin kahramanı.

Yol boyunca konuşup duruyordu yanımdaki adam. Beynimi kemiriyordu adeta. Yolculuk başladığında kendi halinde bir yolculuk yapacak izlenimi veriyordu. Otobüs kalkmak üzereyken de bir kağıda yazıp çizdi bir şeyler. Daha sonra da benle muhabbet etmeye başladı. Çıktığı bu yolculukta cebindeki son 8 liranın 4 buçuğunu L&M sigarasına verdiğini söyledi. 1 lirayla da kek alıp yemiş. Banane ulan senin sigarandan manyak diyorum içimden. İstersen 7 liraya Marlboro al, 1 lirayla da tuvalete git molada. Hem uzun yola gidiyorsun, hem de cebindeki 3-5 kuruşu sigaraya veriyorsun. Nasıl salaksın lan sen. Yediğin keki bana niye söylüyosun.




Yolculuğun devamında, yolculuk öncesinden de anlatacakları var kahramanımızın. Cebindeki 50 yeni kuruş olarak bildiğimiz; adı yeni kuruş, kendisi artık eski kuruş olan 50 kuruşu harcayamamaktan şikayetçiydi. Önce otobüs bileti doldururken denemiş, yememiş biletçi bu artık geçmiyor diye. Sonra da markette denemiş, orası da yemeyince ümidi kesmiş artık. Halbuki çok değerli bir paraydı onun için harcanabilen bir para olsa.




İlk mola oldu, otobüsten indik, mola bitimine doğru yeniden otobüse bindiğimde Discman'inin pilinin bittiğini fark etti çocuk. Otobüsün kalkmasını kısa bir süre kaldığı için koşar adımlarla gitti markete. Geri geldiğinde de gülüyor bir yandan. Adam içinde bulunduğu bu durumdan keyif de alıyor yani. 2 tane pil almış 1 liraya en adisinden, yeter mi acaba yol bitene kadar diye bana soruyor. Ne bileyim lan ben? Git Duracell Müşteri Hizmetlerine sor, "en dandik pil ne kadar dayanır?" diye. Cebinde artık 1 buçuk lirası kalmış. Molada tuvalete gidememiş haliyle, son parayı harcamamak için. Tuvaletler de maşallah 1 tl. Param olsa da vermem abi diyo. Bak burda haklısın dedim, işemek bu kadar pahalı olmamalı. Kibar Feyzo'daki şu sahne geldi aklıma yine.

Böyle böyle devam etti gitti işte. Bu şekilde bir yolculuğu yapmayı da aslında kendi istediğini anlattı, biraz heyecan olsun istediğini söyledi falan filan işte.

Ersin aldı otogar'dan beni ve eve geçtik. Olanları anlattım, cebimden L&M paketini çıkarınca Ersin "Adam fakirlikten L&M içiyo ya" dedi, yarıldık, koptuk, çatladık filan.

Evet, yani, aslında yanımdaki ben'dim.

10 Aralık 2010 Cuma

İstanbul Huniversitesi

Yarın bir aksilik olmazsa Ekşi Sözlüğün İstanbul Huniversitesi zirvesinde olacağız Ersin'le. Gidecek olanlar varsa karşılaşırız belki.

Detaylı bilgi için tıkla;

Facebook

Limon

9 Aralık 2010 Perşembe

Yolculuk

Önce İzmit'e, sonra İstanbul'a, sonrasında da Düzce'ye. Bu yolculuk önemli. Sıfırdan başlamak için önce biraz moral. Bu yolculuk sırasında belki Yol Hikayeleri #4 için yazacak bir şeyler çıkar hem. Önceki 3'ü arşivin tozsuz sayfalarında. Baya öncenin yazıları oldular artık. 4. yol hikayesiyle dönebilmek ümidiyle giderken, okumayanlar ve okumak isteyenler için kaçırılmayacak fırsat.

Yol Hikayeleri #1

Yol Hikayeleri #2


Yol Hikayeleri #3

8 Aralık 2010 Çarşamba

Mar Adentro

-Nasıl bu kadar gülümseyebiliyorsun Ramon?

-Kaçıp gidemiyorsan ve kesin bir biçimde başkalarına bağımlıysan gülerek ağlamayı öğreniyorsun.


Sevgili Julia. Gené bana, davamı bir avukatın üstlenmek istediğini söylediğinde, kararımı etkileyen bir şeyler oldu. Avukatın da amansız bir hastalığa yakalanmış olduğunu anlamıştım. Düşündüm ki yalnızca o durumdaki biri gerçekten hislerimi anlayabilir, ve cehennemimi paylaşabilirdi. Şimdi anladım ki, karşına senin gibi birileri çıktığı zaman, o cehennem, yaşamaya değebilir. Onlarla bir sigarayı paylaşmış olmak, bunu yaşamaya değebilir. Ya da, şu an yaptığım gibi, onları, bazı aptalca şeyler yazarak da olsa, kucaklamak..

Ve hazır aptalca şeylerden bahsetmişken, yakında gelip bana yardım elini uzatacağın umuduyla, yazdığım şeyler üzerinde bazı düzenlemeler yapıyorum. Şimdilik, yeğenim Javi onları bilgisayarına kopyalayarak bana yardım ediyor. Bunun dışında, hayat aynı şekilde devam ediyor, biliyorsun.

Manuela bütün bir ayı, beni sarmalayarak geçirdi. Böylece önümüzdeki yıl hastalıklar beni savunmasız yakalayamayacak. Javi, büyükbabasıyla dalaşmayı sürdürüyor ve ben de onlar birlikte daha fazla zaman geçirsinler diye bazen ufak tefek işler uyduruyorum.

Bu ay bazı arkadaşlar ziyarete geldi. Bir kısmı bunu 25 yıldır yapıyor. Ve bu beni her seferinde şaşırtıyor. Bana kendi hikayelerini anlatmaktan keyif alıyorlar.

Rosa'yı hatırlıyor musun? Konserve fabrikasındaki kız. Sanırım burayı bir çeşit sığınak gibi görüyor. Bir gün elbiselerimi değiştirmede Manuela'ya yardımetmek istedi ve bu bir münakaşayla sonuçlandı.

Bir kez daha emin oldum ki, hep birilerine bağımlı olduğunuz zaman, mahremiyet diye bir şey kalmıyor. Evet. Sen buradaki varlığınla beni mutlu edinceye kadar, küçük krallığımın düzenini muhafaza edebilmeyi umuyorum.

Kucak dolusu sevgilerimle...



Sevgili Ramon...Lütfen mektubunu yanıtlamakta bu kadar geciktiğim için beni affet. Ama doktorlar, bilgisayar kullanımımı, ve genel olarak da, bacaklarımı kullanmadan yapacağım tüm aktivitelerimi sınırladılar. Yeniden yürüyeceğimin garantisini veriyorlar ama davana devam etmemem gerektiğini söylüyorlar.

Fizyoterapi odasında kocaman bir pencere var. Bazen, oradan atladığımı ve senin gibi, Barcelona üzerinden uçtuğumu hayal ediyorum. Denize varıyorum ve yalnızca o sonsuz ufuk çizgisini görebildiğim yere kadar, uçmaya devam ediyorum. Ve bir düşün, ne kadar aptalım, sen de Corunna'dan aynı şeyi yaparsan, tekrar dünyayı dolaşabileceğini ve sonunda gezegenin bir yerlerinde birbirimizi bulacağımızı varsayıyorum. Özgürlükten ve mahremiyetten yoksunluk konusunda seninle aynı durumdayım. Bu konuda sabırlı olmaya çalışıyorum, en çok da büyük bir özveriyle benimle ilgilenen kocam için. Ama bir yandan da, bu tembelliğe alışmaya çalışıyorum. Bana verilenlere yalnızca minnattar olabilirim, çünkü bunları kabul etmekten başka çarem yok. Umarım birkaç ay içinde seni görebilirim. Ve böylece sana kitabında yardım etme sözümü tutabilirim. O zamana kadar, teşekkürlerimi ve kucak dolusu sevgilerimi kabul et.

Ramon'un yeğeninin arabanın kapısını çaresizlik içinde kapattığı ve sonra arabanın peşinden koştuğu sahne. Nasıl ağlatmasındı.

7 Aralık 2010 Salı

Yorumlu Yorumsuz

Ah ulan Devlet Bahçeli, keşke ben de senin gibi sadece kafamı şu matematiksel hesaplara yormak durumunda olsaydım. Hayat ne güzel olurdu. 4'ler, 5'ler, 40'lar, toplamalar, çarpmalar, bölmeler, 0'ları atmalar, ortaya çıkan raggamlar. Hayat her defasında Gırggh yapsa ne olurdu. Bu inandırıcı olmayan bir hesap mı? Hayatın anlamını çözmüş reyis, biz boşuna debeleniyoruz.



İlgilenenler için twitter hesabı kendisinin.

İlk zamanlar şu yazdıklarıyla yine şahsımı dumura uğratmayı başarmıştı:
Bir yazın yanına üç sıfır ekleyin. Sıfırlardan birisi zeka ve kabiliyet, diğeri bilgi ve eğitim, sonuncusu birikim ve tecrübe olsun.

Bulduğunuz 1000 sayısından biri silerseniz kalan üç sıfırdır. Bir anlam ifade ediyor mu? Hayır. Öyleyse bir (1) size göre ne olmalıdır?

Yahu şaka maka bu adam Türkiye'de en çok oy alan 3. partinin genel başkanı.

Bunlar da bonusları olsun:
Ganalizasyon
Coğrafya'da arasak bulamayız

6 Aralık 2010 Pazartesi

Deli Saçması

Nasılsın diye soranlara iyi ya da kötü cevap veremiyorum. Verdiğim cevap; "nasıl olduğumu sorgulamıyorum" bu aralar. Aslında en çok sorguladığım şey bu. Sorguladıkça daha da kötüleşiyor durum. Bırakıp gitmiyorum ama neden bilmiyorum. Neyi beklediğimi de bilmiyorum. Hiç bir şey yapmıyorum. Kendimi ben bile çözemiyorum, anlayamıyorum. Amaçsızlığın, sefaletin, ezikliğin, acınasılığın ve akla gelecek herşeyin dibine vurmuş durumdayım. Kendimden o kadar nefret ediyorum ki. Kimseden daha fazla edemem böyle. Birşeyleri yapmak için nedenlerim varken yapmıyor, yapamıyor olmam. Sadece tembellikle açıklanabilecek bir şey değil bu. İçinde bulunduğum psikoloji eritiyor günden güne beni. 7-8 ay önce bir süreliğine gitmekti istediğim. Hayatımı sıfırlayabilmekti. Gittiğim yerde başarabilirsem toparlanabileceğime inanıyordum. O güveni kazanmak çok önemli diyordum. Artık onu yapmak bile gelmiyor içimden. Başta kendime ve sonrasında hiç kimseye bir faydam yok. Yaşamamın bulunduğum çevreye bir faydası yok. Bugün o kadar bunaldım ki. Evden üzerimdeki kıyafetlerle çıktım dışarıya. 2-3 saat boyunca dolaştım, yürüdüm. Çocukluğumdan bugüne bir çok şeyi düşündüm. Yaşanmamış olmasını istediğim şeyler yaşanmamış olsaydı neler farklı olurdu ki bugün. Artık gitmeyi bile istemeyeceğim kadar umutsuz kalmamdaki sebep ne? Hiç bir şey yapmadan beklediğim şey ne? Neden yapamıyorum, neden bu kadar güçsüzüm? İçinde bulunduğum psikoloji o kadar berbat ki. Kendimi çözemiyorum. Bağırıp çağırmak istedim dolaşırken. Ara ara geçmişten bugüne düşündüğüm şeylerde gözlerim yaşlandı yine. Mezarlığın yanından geçtim, içerde dolaştım. 84'te doğup 2001'de ölmüş olan birinin mezarına takıldı gözüm, ardından da gözyaşlarım. Tanımadığım insanlardan en fazla ateş isteyebilmiş bir insanım, sigara değil. Biri çok sağlam dövse beni, çaksa tokadı kendine gel diye. Bir işe yarayacaksa hastanelik etse beni. Bir şeyler söyleyin bana, işe yarayacağına inanıyorsanız eğer. Daha fazlasını da yazabilmeyi isterdim. Bu kadarını atabildim içimdekilerin.

Ne gidebiliyorum, ne de bu kahrı çekebiliyorum.
Mar Adentro'yu izlicem şimdi. İyi gelmeyeceğini bile bile.
Sana verebileceğim tek şey sevgim. Kendinden böylesine nefret etmiş biri olarak tezat gözüküyor bu değil mi? Belki de sana da bana da lazım olan şey bu. Sevgi.

5 Aralık 2010 Pazar

En Gıcık Aldığım Şeyler #2 Belediye Otobüsleri

30 Mart'ta en gıcık aldığım şeyler'in ilki olan vesikalık yazısını yazmıştım. Yazmak hep aklımda olsa da çok geciktirdim belediye otobüsleriyle alakalı olan yazıyı, onlar da bizi çok geciktirdiler gitmek istediğimiz yere.

Neresinden başlayacağıma karar veremiyorum. Beynime random komutunu yolladım ve ilk gelenle başlıyorum.

Öncelikle bu otobüslerin hayattan çaldığı zamanı ele alalım.

Hiç azımsanmayacak bir zamandır bu. Matematiksel hesabını yapamıyorum ama zaten önemli olan da işin psikolojik boyutu. Psikolojik olarak ömrümün yarısını yemişlerdir. Şöyle ki;

---otobüslerin hayattan çaldığı zaman---

otobüse binilecek yere yürüyerek gidilen süre
+
otobüsü bekleme süresi
+
otobüsün dolu geçmesi nedeniyle ikinci bir otobüsü bekleme süresi
+
otobüsün içinde geçen süre
+
otobüsün kalabalık olmasının verdiği gerginlik(süre değil ama çok etkili bir etken, sonuçta ömür yiyen bi durum)
+
otobüsten indikten sonra gidilecek yere yürüyerek gidilen süre
=
ömrümün yarısı

---otobüslerin hayattan çaldığı zaman---


Otobüs hareket etmek üzereyken koşturursun, 10 metre kalmıştır otobüse, otobüs ise hafif gaz almaya başlamıştır. Filmlerde patlamak üzere olan bombaların son anda imha edilmesi sahnesini yaşarız bu anlarda. Koşarız, koşarken "ulan yetişemicem galiba" diye düşünüp bir an için duraklarız, sonra "yok lan kalkmayacak gibi oldu" diyip yeniden vites arttırırız. Bazen yetişiriz, çoğunlukla kaçırıp şoförün yedi ceddine söveriz. Kaçırdıktan sonra durakta mal gibi kalmak nasıl koyuyo adama be!


Otobüs dolu olduğu için binememe durumunu yaşamak da ayrı bir sinir bozucu durum. Sabahın köründe kalkmışsın okula, işe gideceksin, ısrarla bekliyorsun bineceğin otobüsün gelmesini, sonunda o otobüs gelir ama ya durmadan geçer, ya da durur ama sen binemeden kalkar gider. Kapasitesinin iki katı kadar insan doludur zaten o otobüste. Durup da sen binemeden kalkıp gittiğinde "ya abi orta kapıyı aç, arka kapıyı aç oralar boş yaa" seslerini ya duyarız ya söyleriz bazen. Bazen de otobüs şoförleri yolculara isyan eder, "ilerleyelim arkaları boş bırakmayalım, hadi binecek var" diyerek. Bu da şoföre sövme sebebidir. Üstüste binmişiz ulan daha ne kadar sıkıştırcaksınız. Ya otobüsteki kişiler tarafından ya da otobüse binemeyen kişiler tarafında küfür yiyecektir o şoför kaçışı yok.


Havaların sıcak olduğu zamanlarda otobüsün gittiği doğrultuyu hesaplayarak oturmak da çok önemli bir husus. Güneş vuran tarafına oturursan o sıcakta pişersin, terlersin. Hatta bazen mecburiyetten o tarafa oturman gerekir. Güneş gelen tarafta iki koltuk da boştur, koridor tarafına oturursun. Sonradan binen biri oturmak istediğinde yana doğru dönme hamleni yapar, o kişiyi cam kenarına hapsetmek istersin. O anda yaptığın bu piçlik, sana küfür olarak geri döner. Ama o küfreden kişi de aynısını yapıyordur umursama sakın! Senin başına az gelmedi bu durumun aynısı.


Nispeten boş olan otobüslerde biz erkekler en öne oturmayız. Biliriz ki yaşlı birisi gelecek ve illa ki biz oradan kalkacağız. Kızların ise ilk tercihi öndeki koltuklar olur. Adriana Lima havasıyla otobüse binen kızımız başka hiç bir yere bakmadan hemen ilk bulduğu boş koltuğa can simidine sarılır gibi oturur.


Yanıma oturan kişi durumu var ki bu da can sıkıcı olabiliyor. Yanım boş, bir kaç kişinin daha yanı boş, otobüse binen güzel bir kız hiç bir zaman benim yanıma oturmaz. Gider otobüsün en tipsiz adamının yanına çöker. Nuri Alço gibi mi görünüyorum lan ben dışardan?!?! Hayır yanıma birinin oturmamasını yeğlerim ama sonunda şu olur: Benim yanıma da sonunda bir adet göbekli amca çöker. İşte o an tam bir Umut Sarıkaya tipi mutsuzluk tanımları anlarındandır. Bir de yanınıza oturan kişinin ilk boşalan koltukta yanınızdan kalkıp o koltuğa geçmesi durumu var. Bu da kötü hissettirebilir bazen. Tamam oturmanı istememiştim ama madem oturdun kalkma!


60 yaşın üzerindeki teyzeler ve amcalar vardır. Bir şey olsa da ona buna laf atsam meraklısı. Telefon çalar "beyfendi otobüste telefonla konuşmak yasak, lütfen kapatın o telefonu, hepimizin canıyla oynuyorsunuz" der. Bunu demeye programlanmıştır bu amcalarımız, teyzelerimiz. Benim başıma ise farklı şekilde gelmişti bu. Otobüste oturuyorken; yerde kenardaki havalandırma gibi bir şeyler oluyor ya otobüste, ayağımı onun üzerine koymuşum. Adamın biri çıkıp orası ayak koyma yeri değil demesin mi? Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.



Otobüste başıma gelen en eğlenceli şey, ya da şöyle diyim benim en eğlendiğim şey bir kazaydı. 30A ile Mecidiyeköy'den Beşiktaş'a giderken Barbaros Bulvarı'ndan aşağıya inerken öndeki taksiye çarptı otobüs. Ben de sıkı tutunmadığım için ve ani fren etkisiyle yere yapıştım. Benim önümdeki bir kız 2-3 tur yuvarlandı filan. Neyse beni bi gülme tuttu, düşüşüm ve o kızın düşüşü bana ne kadar komik geldiyse, neden komik geldi hala bilmiyorum da, otobüsten indiğimde eve gidene kadar aklıma geldikçe kahkaha attım. Karda yere düşünce de gülme tutar beni, bir yandan da söverim o ayrı.


Okula derse giderken bir sabah, yanıma para almayı unutmuşum, bilette de hiç kalmamış ama bilmiyorum. Otobüse bindim biniş yok kartta. İlerde basarım abi dedim. Geçtim arkaya, cebe baktım para da kalmamış. Şoför bilet alınabilecek duraklardan birinde durdu, biletini almayanlar alsın diye bağırdı. Ben inmedim tabi inip napıcam. Sonra şoför otobüsten indi geldi beni arkada buldu niye almıyosun biletini dedi. Dedim abi böyle böyle yanıma para almayı da unutmuşum. Baştan söylesene, o zaman binme otobüse dedi bastı gitti itoğlu! Öylece kaldım orda, paraya da, parasızlığa da, belediye otobüslerine de bir kez daha lanet ettim.


Metrobüs çilesi var artık bir de. Ama en azından katlanılabilirliği var. Trafiğe takılmadan gidebiliyorsun yarım saatte, eskiden 2 saatte gittiğin yolu.



Bak bak Japonlara bak nasıl yapmışlar otobüslerini. Bize ne zaman gelir lan bu otobüsler?

4 Aralık 2010 Cumartesi

Eften Püften Başarılar #2

Hocanın "herkesin puanını 30 puan öteledim" dediği vizeden 15 almıştım.

Bir arkadaşımın ve kendimin notuna bakmak için hocanın odasına gittim. Önce arkadaşımın kağıdını buldu hoca, gösterdi çok kötü bu kağıt dedi. 35 almış arkadaşım. "Aslında bu 5 puanlık kağıt, herkesi 30 puan öteledim" dedi. Öyle diyince oh dedim en azından 30-40 aldım heralde. Benim kağıdı çıkardı 15(yazıyla on beş). Orda bakarken bişey demedim. "Hani 30 puanım nerde hocaaaa!" diyemedim.

Sınıfta derste notları okurken yine herkesi 30 puan ötelediğini söyledi ve sırayla okudu. Beni söyledi 15 diye. -15'lik kağıt vermişim dedim. Sınıf güldü. Ben güldüm. Hoca güldü. Anam ağladı.

Sometimes There Is A Maaaan

mergiz'den gelmiş talep. Arz ederim.
Pearl Jam - Once eşliğinde.

Bir zamanlar ben;

Hiç küfür etmezdim. Edenleri duyunca da içimden "töbe töbe" der dururdum onların yerine. Tam bir Fırat durumu. Artık tabiri caizse küfürle imza atıyorum.

İlyas Salman'ın filmde ezilmesine ağlamıştım.

Sometimes there is a maaaaan diyip duruyordum. Hala arada der dururum kendi kendime.

10 yaşındayken uykudan uyandığımda tuvalet yerine yanındaki dış kapıdan çıkıp merdivenlere işemiştim. O günden beri uyurken tuvalete kalkmıyorum.

Testlerde başarılı olur, yazılılarda sıçardım. Vize ve finallerde sıçmaya devam ediyorum. Uzun zamandır test sınavına girmedim. Durum nedir bilemiyorum.

Düzeltme

Açtığımız diğer blogun adresini değiştirdik.

Panda Ronaldo

2 Aralık 2010 Perşembe

Birinci Yıl, İkinci Blog


Geçen yıl bugün, blogun ilk postunda "Başlıyoruz yazmaya. İçimizde ne varsa. Herşeyle alakalı.." diyerek başlamışız yazmaya. Yeri geldi, eğlenceli, gülünç şeyler çıktı ortaya, yeri geldi hüzünlü şeyler. Saçmaladığım da oldu çok. Yazdıkça daha da çok sevdim yazmayı. Ortaokul ve lisede kompozisyonlarda çakan, hiç kitap okumayan biriydim ben. Artık kompozisyon yazmamı isteyen bir hoca yok. Kitap okuma kısmı ise hayatımın bir başka döneminde olacak diye ümit ediyorum. Tüm güzel şeyleri de aynı anda tüketmemek gerek diye de kendimi avutuyorum.

Yeni bir blog daha açma düşüncem vardı. Futbol ile alakalı. Blog okumaya, takip etmeye futbol bloglarıyla başlamıştım. Buraya futbolu karıştırmamaya çalıştım olduğunca. Artık tamamen soyutlanmış olacak buradan futbol. Belki tek bir yazı yazarım Emrah'ın istemiş olduğu konuda.


Neyse efendim yeni blogun adresini de verip kaçayım. İlgili olanları beklemekteyiz. Gojko Kacar.
Panda Ronaldo

1 Aralık 2010 Çarşamba

Kardeşime.. Yıllık Yazısı

Kardeşim bir yıllık yazısı istedi benden. Benim için hiç yazılmadı yıllık yazısı. Nasıl yazılacağını bilmem. İçinden gelenleri yazmak yeterlidir sanırım. Ben de bunları yazdım.


Fatih'im. Bir çok özelliğin bana benzedi. Abin bu kadar örnek alınacak birisi değil. Hayatının bu seneye; liseyi bitirene kadar ki kısmı fazlasıyla benziyor benimkine. Farkı çok büyük bir acıyı yaşadığımızda sen benden çok daha erken yaştaydın. Hayatının geri kalan kısmı benimkine benzemeyecek, benzemesin sakın. Doğruları yap, kendi doğrularını yap, ama bunları yaparken bir değil bin kez düşün. Başarılı olmak için çalış, pes etme hiçbir zaman. Ben her zaman bunu yapabilmen için destekçi olacağım sana. Birşeyleri yoluna sokabileceğim günü bekliyorum sabırsızlıkla. Sana ve ailemize faydalı olabileceğim günü. Sana kendimden çok daha fazla inanıyorum.

Senden bir isteğim daha; 10 Temmuz günü bir odada sadece ikimiz varken salya sümük, hüngür hüngür ağlamıştık ya, o günü hiç unutma, o günün bizi ne kadar önemli bir sorumluluğa doğru yönlendirdiğini hiç unutma, hayatında atacağın her adımı o günü hatırlayarak at.

Abi'n.

30 Kasım 2010 Salı

Eften Püften Başarılar #1

Bugünkü sınavım English for Business and Industries adlı dersimizin vizesiydi. Dün akşam aradım taradım geçen yıl kalmış olduğum bu dersin notlarını bulamadım. Sonra sınav saatine baktım. 15:00'te sınav. Ohhooo dedim tamam sabah kalkar giderim, notu alır çalışırım. 12'ye doğru kalktım çıktım evden. Kalemimi almayı unutmuşum yanıma. Okulda arkadaşlara rastladım, ders notu yalan oldu tabi. Sınava yarım saat kala dersi alan uzatmalı arkadaşlardan biri rapor alacağını sınava girmeyeceğini söyledi. Notu vardı onun yanında istedim. Açmadım, çalışmadım ama notları bu şekilde edinmiş oldum. Kalemim yoktu, arkadaşlarda da kalem yoktu, bir de sözlüğe ihtiyacım vardı malum İngilizce sınavı. Çeviri filan soruyorlar. Sınava 5 dakika kala bahçeden okula geçtim, kalemi fotokopiden alıp, bölümün katına çıktım. 3-4 tane hocaya sorduktan sonra sınava 1 dakika kala sözlüğü de buldum. Eften püften başarılarıma bir yenisini daha ekledim. Ama bu size aktardığım ilki.

Bir Zamanlar

Cats In Practice - Bir Zamanlar eşliğinde okuyunuz.

Bir zamanlar yaşadığımız güzel anlar vardı. O anlar anılar olarak yer etti zihnimizde. deepblueeagle göndermiş bunun hakkında yazmam için. Konu tam olarak şöyle; "Şimdi sizden anılarınızla, anılarınızın değeriyle ve onları yüklediğiniz eşyalarla ilgili bir yazı yazmanızı istiyorum."

İyi ya da kötü olsun anılar değerlidir bence. Bizlere bir şeyler katmıştır hepsi. Her yaşanılandan bir şeyler almışızdır, bu sayede de büyüyoruz zaten. Yaşayarak ve öğrenerek büyüyoruz. Önemli olan ilerde bir gün geçmişi düşünürken, anıları hatırladığınızda size ne kattığıdır, neler hissettirdiğidir ve hala aynı şeyleri hissettirebiliyor olmasıdır. 10 yaşında var yokum. Uzungöl'de futbol oynamıştık oraya bizim gibi gezmeye gelen kişilerle. Adamlar benim için "bi yerde oynuyo mu altyapıda filan" diye sormuşlardı. Bu güzel hatırlayacağım bir anıydı. Şimdi bunu arkadaşlarıma anlatırken "ulan futbolcu olabilirmişim işte bak o yaştayken sormuşlar bana hey gidi" diye iç geçiriyorum.

5. sınıfta dersanedeyken olan bir anı var bir de.(Evet 8 yıllık ilköğretime geçilmeden önceki son nesildenim). Ben o zamana kadar baya cırcır konuşan, sürekli sorular soran bir çocuktum. Öğretmenim de Hasan'ı susturamıyoruz derslerde dermiş anneme toplantılarda. Neyse dersanedeydik dedim ya, orada bir çocuk vardı yeni tanıştığım, benim muhabirvari sorularımdan sıkılmış olacak ki "sen ne kadar çok soru soruyorsun ya?" demişti bana. Benim şimdiki, yeni tanıştığım kişilere karşı sessiz, ilk başlarda fazla soru sormayan yapımda bu anının da etkisi var. Hani psikologlar çocukluğuna inerler ya insanın. Bu da o hesap, ben bedavaya indim çocukluğuma. Bu da aslında kötü bir anı gibi gözükebilir bazılarına. Ama çok konuşup, boş konuşan ve kafa açan çok insan tanıdım. Belki bu gerçekleşmemiş olsa ben de onlardan olacaktım. Olmazdım diye düşünüyorum ama yine de çok fazla konuşmayı sevmiyorum. Gerekmedikçe, ihtiyaç duymadıkça. Ben böyle diyorum ya sessizim, fazla konuşmuyorum filan. Siz de beni hiç konuşmayan biri zannedeceksiniz. Arkadaşlarımın yanında gayet şakıyorum yahu yanlış anlama olmasın.

Gelelim eşyalara. Bununla alakalı da iki anı. Birincisi; 17 Ağustos ve 12 Kasım depremlerinde üzerimde o zamanlar yeni almış olduğum Bayern Münih forması vardı. Lanetli forma, lanetli takım!



Bir diğeri ise bu sene Mayıs civarında 2 ay İş Etüdü görevlisi olarak çalıştığım fabrikada giydiğim önlük. Önder'le beraber Yaşar Usta olmuştuk o dönemde giydiğimiz önlüklerle. İşçilere her yerde değer verilmesini istiyorum. Yaşar Usta'yı seviyorum. İşten ayrılırken de önlüğün bende kalmasını istedim kendisine bağlı çalıştığım Mühendisten. O da kırmadı sağolsun. Ömrümün sonuna kadar saklayacağım bu önlüğü.

Eşyadan da araca atlıyım. Orada çalışırken yine, forkliftle yolların kralıydık be!



Bu konu hakkında yazmasını istediklerim ise;
Şirö
Macchu Pichu Kaymakamı
crazywomenrosemary
imgelemge*

29 Kasım 2010 Pazartesi

Babamın Ardından #2


Başlamışken bunları da yazayım. İlerde bir daha girmemeye çalışırım bu konuya.

Evet hep bir yanım eksik. Çok özlüyorum. Bazen onun yanına gitmeyi isteyecek kadar çok özlüyorum. Bazen dışarda bir yerlerdeyken gördüğüm 40-50 yaş civarındaki adamlar beni inceliyormuş gibi görünüyorlar gözüme. Hani güzel gözlerle bakan adamlar olur, umutla bakarlar size, öyle. Acaba diyorum bu babam olabilir mi? Beni gözlemlemeye, görmeye gelmiş olabilir mi başka birinin görünümünde?

Rüyalarımda görüyorum bazen. Bir keresinde babam oturuyorken kucağına yatmışım ben de. Evde birileri var sohbet ediyorlar. Sohbet arasında başımı okşayıp "ee sen nasılsın oğlum" diyor rüyamda. O kadar mutlu oluyorum ki o an. O anı yaşayabilmek için neler neler feda edilir.

Hep bir yanım eksik. Babasıyla arası çok iyi olan, babasıyla arkadaş gibi olanlara çok özenirdim eskiden beri. Ben babamdan para istemeye çekinirdim. Hep anneme söylerdim, annem de "babana söylesene oğlum niye çekiniyosun, korkuyosun. Baban öyle sert biri değil ki" derdi. Sonra annem gider babama söylerdi ya da ben kısık bir sesle söylerdim, babam da "niye sen söylemiyosun oğlum" derdi. Hafif bir tebessüm olurdu yüzümde buna karşılık, bir de dudaklarımda "bilmiyorum ki" diyen bir ifade. Otoritenin sağladığı bir şeydi bu da sanırım.

Babamla herhangi bir şey hakkında, herşey hakkında şöyle uzun uzun sohbetlerim olamadı. Ben de babam gibiyim. Sessizliğim, sakin oluşum babamdan bana miras kalanlar. Hep ilerde bir gün o muhabbetleri yapacağımızı düşünürdüm. Şimdi bunun eksikliğini hissediyor oluşum ve bir daha böyle bir imkanımın olamayışı..

En küçük kardeşim 10 yaşında. 20'sine geldiğinde belki de hayal meyal hatırlıyor olacak babamın simasını. Kardeşimin 10 yıl sonraki halini yaşamış olan bir arkadaşım vardı. Bir gün bunlardan bahsederken söylemişti bana, fotoğraflar olmasa hatırlayamayacağım diye. Hayatınızda unutamayacağınız bazı anlar vardır. Bu da onlardan biriydi işte. Kardeşimin, kardeşlerimin ve annemin durumu, bir de bu durumlara onların yerindeymişim gibi bakışım olayın bir başka boyutu. Kendi yaşadığım acının, pişmanlığın yanında bir de onların olduğu durumların verdiği acı. Bunlara karşılık olarak benim yapmam gereken bir çok şey varken bunların altında ezilişim, hiçbir şey yapamayışım. Her şeyi erteleyişim.

Eskiden babası, annesi veya yakını ölmüş olan birisinin o durumunu ilk öğrendiğim anlarda bocalardım, ne diyeceğimi bilemezdim, ellerim titrerdi. Şimdi bunu okurken bunları yaşayanlarınız oluyor biliyorum. Benim o zamanlar da yaşadıklarımı yaşayanlarınız. Her ne derseniz diyin karşınızdaki insana, bir çoğunuzun yorumlarda ifade ettiği gibi diyecek çok da fazla bir şey yok gibi geliyor. Ama bir şeyler söylemek de bazen yalnız olunmadığını hissettiriyor insana.

Sizler benim gibi yaşamayın bunları, benim gibi hissetmeyin. Eğer ilişkileri iyi olmayanlarınız varsa bir şeyler yapmak için çabalayın hala geç olmadan. Muhakkak bir yolu vardır bunu yapabilmenin. Böylesine bir pişmanlıkla yaşamak tahmin edemeyeceğiniz kadar zor ve kötü. Yaşayan bilebilir sadece. Pişmanlık duyduğum çok şey olmuştur belki hayatımda. Ama bu, diğer tüm pişmanlıkların hepsinin toplamından daha fazla. Tekrar ediyorum kimse böyle yaşamasın, benzer şekilde olanları görmek, duymak çok üzer beni. Ölüm bu elbette yaşayacağız, kimimiz, gidenlerin arkasından üzülecek, kimimiz gittiği için geride bıraktıklarını üzecek. Ama böylesi..

Ne dersiniz kardeşim 10 yıl sonra hatırlayabilecek mi babamın simasını?

Bu hayat bu kadar düşünmeye değer mi?

28 Kasım 2010 Pazar

Babamın Ardından

3 yıl öncesinde yazmıştım bunları. Aynen yazdığım şekilde aktarıyorum buraya. O günden bugüne bir mesafe aldığım söylenemez. İçimdeki acı hiç azalmıyor. Bu yazdıklarımı okumaya bile cesaret edemiyordum 1-2 senedir nerdeyse. Bu yazıyı buraya neden eklediğime gelirsek; Bunu bugüne kadar çok az kişi okumuştu. Çok çok az. Bir arkadaşımın babasıyla ilgili yazdıklarını okudum bu sabah. O durumda olanların bir kez daha fırsatları varken ellerinden geleni yapabilmeleri gerekli. Kıymetini bilmeleri gerekli. Lütfen oturun bir kez daha düşünün, ilişkileriniz her nasılsa annenizle, babanızla. Ben her gün bu acıyla yaşamaya çalışıyorum. Bir kez olsun nasihat, musibetten daha faydalı olsun isterim hepinizin adına.

İşte o yazı.



İlk rahatsızlık zamanları midesinde yara var olarak biliyordum. Sonra o yara yüzünden ameliyat olması gerektiğini öğrendim. Ameliyat sebebini daha kolay atlatabileceğini söyleyerek geçiştirdiler o zamanlarda. Ameliyatına apar topar çağrıldım İstanbul'a. Ama nasıl bir adamım ki durumun ciddi olacağını hiç düşünmedim. Hiçbir rahatsızlığı yoktu ki babamın, nerden çıkmıştı bir anda bu?

Ameliyatın olacağı günden önceki gece amcamlarda kalırken amcam, eniştem ya da yengem bir laf etti. İlk orada yandı içim durumu hala bilmememe rağmen. Laf şuydu: bundan sonra çalışmazsa en fazla 1–2 yıl yaşar. Duyduğum an delirdim ama sesimi çıkaramadım, inanamadım başka birinden bahsediyorlardır herhalde dedim. Oğlunun yanında bunları söylemezler dedim. Söylemişler maalesef hem de fazla bile söylemişler. Dedikleri kadar yaşabilseydi babam… Sabaha kadar uyku tutmadı. En yakın arkadaşıma senin baban için bundan sonra çalışmazsa en fazla 1–2 yıl yaşar deseler o kişilere ne yapardın diye mesaj gönderdim. Sonra cevabını görmek istemediğimden telefonu kapattım dayanamadım. Oradaki herkese bağırıp çağırmak istedim, tek kelime edemedim.

Bir başkası da şunu demiş kaybettikten sonra öğrendim: bu adamı ameliyat ettiler ama bu adam yaşamaz.

Ameliyat günü geldi çattı. Ameliyata girdi babam ve 5 saat sonra bitti ameliyat. Ameliyattan sonra midesinin ve dalağının alındığını söylediler. Yine uyanamadım hala basit bir mide ameliyatı olduğunu sanıyordum. Öyle diyorlardı pek saygıdeğer büyüklerimiz merak edecek bir şey yok diyorlardı. (Ama arkasından konuşurken ne kadar da rahat konuştular.)

Hastanede sıkıldığımdan İstanbul’daki arkadaşlarımın yanına gittim. Hastanede durup da ne yapacaktım diye düşünerek. Nasılsa pek önemli olmayan bir şeydi ya. Öyle dediler ya, öyle sanıyorum ya…

Birkaç gün sonra da Düzce’ye döndük. Babam da yavaş yavaş kendini toparlamaya başladı. Kalkıp yürüyebiliyordu artık, iyileşmişti yani.

Okulun 2. dönemi başladı ve yeniden Kayseri’ye gittim. İlaç tedavisi için İstanbul’a gideceklerini söylemişti annem. O zaman bile uyanamadım durumun ciddi olduğuna. (İlaç tedavisi işte kemoterapi.)

Yaklaşık bir ay sonra da amcamla konuşurken kemoterapi olduğunu kaçırdı ağzından. Kaçırmasa daha çok uzun zaman bilmeden geçecekti günler. Evet, kanserdi babam mide kanseri aynı babası gibi, yani dedem gibi. Annem da bilmiyormuş, İstanbul’a gidip hastanede kemoterapi lafını duyana kadar kanser olduğunu. İnsan başına gelmeden anlayamıyor işte. Biraz da yakıştıramıyor. Öğrendikten sonra ilk fırsatta gittim Düzce’ye babamın yanına moral olması için. (Moral kanserin en büyük ilacı diyorlar ya. O seni götürmeye kararlı olduktan sonra moralin de önemi kalmıyor. Sadece moralle olsaydı babam 10 kez yenerdi kanseri.)

Durumunu soruyordum korkarak, hep iyi olduğunu testlerin çok iyi olduğunu söylüyorlardı. Zaten ameliyatta tamamen temizlediler, yeniden ortaya çıkmasın diye de ilaç tedavisi uyguluyorlar diyorlardı. 6 ay sonra tamamen atlatacak diyorlardı. Evet, 6 ay sonra tam 6 ay sonra göç etti. Onlar da doktorların yalancısıydı aslında. Çok ümitli değillerdi belki ama doktorlar öyle dedikçe onlar da ümitleniyordu. Bense kesinlikle iyileşeceğini sanıyordum.

Genel olarak babamla çok fazla konuşan birisi değildim. Babam da fazla konuşan birisi değildi. Ben de ona çekmişim herhalde sessiz bir yapım var çok. Hastalığından sonra babamın yanına gittiğim zamanlarda bile çok fazla konuşmadık babamla. Düzce’ye gittiğim de vaktimin bir kısmını gündüzleri arkadaşlarımla geçiriyordum. Akşam olunca da biraz babamın yanında durup bilgisayarın başına gidiyordum. Ve bir keresinde annem “gel oğlum babanın yanında otur biraz sonra ararsın da bulamazsın babanı” dedi. Der demez ağlamaya başladı kaçtı. Ben de çok kötü oldum o gece. Ama ölümü hiç yakıştıramadım genç yaştaki babama. Hiçbir şey olmayacak diye ümit ve dua ettim hep.

Derken Haziran geldi. Babamın radyoterapi tedavi süreci zamanı geldi. Bu tedavi de bittiğinde bitecekti, kurtulacaktı atlatacaktı hastalığı. Öyle biliyorduk hep. Ben de bu sürecin başlangıcında okulun bitmesiyle beraber İstanbul’a gittim. Sapasağlam dimdik ayaktaydı babam bir rahatsızlığı yokmuş gibi. Hatta birkaç akşam beraber gezmeye gittik İstanbul’un güzel manzaralı yerlerine.

Babamın yanında 4-5 gün kaldıktan sonra Kayseri’ye staj yapmak için geri döndüm. Stajın dışında yaz okuluna da gidecektim bu yaz.. Yaz okulunun başlayacağı sabah amcamdan bir telefon geldi. Amcam babanın durumu ağırlaştı Düzce’ye fakülte hastanesine götürüyoruz dedi. Kendimi kaybettim soramadım neden İstanbul’dan Düzce’ye götürüyorsunuz ki diyemedim. Apar topar çıktım evden hayatımın en zor yolculuğunu yaptım. Düşününce Düzce’ye gelmesinin 2 nedeni var ya kaybettim, ya da ümidi kestiler geri gönderdiler dedim. En azından 2. ihtimalin olmasını istedim. Son 1 kez görebilmek için. İyi ihtimale bakar mısınız; iyi ihtimal son bir kez görebilmek… Ama olmadı son bir kez göremedim babamı hayattayken. Cansız yüzünü görebildim sadece, yüzünde hafif bir gülümsemeyle veda etmiş. Belki de tek tesellim son gülümseyişini görmek oldu.


Ve artık geriye fotoğraflar kaldı. Onlara bakıp ağlamak, bakıp inanamamak kaldı geriye.


Ve son söz;

Harcanmış zamanlar geri gelmiyor. Babamı görmeye gittiğimde bilgisayar başında harcadığım zamanlar geri gelmiyor. Ve artık böyle harcayabilecek zamanım yok. Çünkü babam yok artık.


Eski günlerden çaldığın o anı düşlerken, solmuş resimlerde cansız yüzleri izlerken

Ağla

Wasted moments won’t return and we will never feel again.

One Last Goodbye

29.09.2007 - Hasan Ayvenli

26 Kasım 2010 Cuma

Eksper #2

Beklenen oldu eksper'lik işim sona erdi, ekseksper oldum. Şimdi eks(x) üzerinden espri yapmanın tam zamanı!

Sordum Sarı Çiçeğe


Bu mim olayının kaynağını araştırayım diye uğraştım. Kim çıkarıyo bu mimleri kim kim kim? 20-30 civarında blog gezdim. Yok arkadaş ulaşamadım. Vay arkadaş!

Gamze ve springoss sen bi cevap veriver bunlara dediler geldim. Ulvi bir insan olarak cevaplıyorum.

1.En sevdiğiniz kelime:
Dönem dönem değişir bu kelime. Bu aralar; "Gahroldum". Hoşunuza gitmeyen birşey olduğunda Gah kısmını kabaca yumuşatmadan söyleyin. Çok eğlendiriyor.

2.Nefret ettiğiniz kelime:
Para.

3.Ne sizi heyecanlandırır.
Arkamdan bir köpeğin koşturması.

4.Heyecanınızı ne öldürür:
Köpeğin peşimi bırakması.

5. En sevdiğiniz ses
Tulum sesi.

6..Nefret ettiğiniz ses:
Yaprak Dökümündeki Hayriye Hanım'ın sesi.

7.Hangi mesleği yapmak istemezsiniz:
Satış&Pazarlama. Yalaka ibneler!

8.Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz:
Horon oynayabilme yeteneğimin olmasını çok isterdim.

9.Kendiniz olmak istemeseydiniz kim olmak isterdiniz:
Kendim olmayı çok isterdim. İlla da biri olacaksam,; 20'li yaşlarda Fatih Tekke, 30'lu yaşlarda Deniz Yılmaz, 40'lı yaşlarda Guy Ritchie.

10.Nerde yaşamak isterdiniz;
Yer adı vereceksek Barcelona diyim buna. Denize kıyısı bulunan herhangi bir yer de olabilir.

11.En önemli kusurunuz:
Harika yaptığım pilava tuz atmayı unutmak. Daha bir kere unuttum ama çok önemli bir kusur.

12.Size en fazla keyif veren kötü huylarınız:
Hiç çalışmadığım dersi geçmek. Acaip haz veriyor. 2-3 alışta geçiyorum ama tarif edilemez bir keyfi var.

13.Kahramanınız kim:
Alexander Supertramp

14.En çok kullandığınız kötü kelime:
Boş yere sövdürmeyin beni işte. PES'le alakalı yazıda yazdık bunları.

15.Şu anki ruh haliniz:
Geniş

16.Hayat felsefenizi hangi slogan özetler:
Her yaşanılanın bir nedeni var.

17.Mutluluk rüyanız:
İstediğim yerde, istediğim insanlarla beraber olabilmek. İstediğim anda istediğim yerde olabilmek. İstediğim işi yapabilmek.

18.Sizce mutsuzluğun tanımı:
Facebook'ta beğen butonundan nefret eden bir insan olarak; yorum yaz'a tıklamak yerine yanlışlıkla beğen butonuna tıklamak.

19.Nasıl ölmek isterdiniz
Katsumoto gibi. Supertramp gibi.

20.Öldüğünüz zaman cennete giderseniz Allah'ın size ne söylemesini isterdiniz:
Cennete gidersem değil. Belli olmadan önce konuşmak isterdim.

Asi Kuzeyli, al bu mim'ya al senin olsun.

An itibariyle saat 16:55 ve gelen elektrik faturasının uyarı süresi de dolmak üzere ve biz faturayı hala ödeyemedik. Beş dakika sonra karanlıklar altında kalacağız. 2 gün boyunca da devam edecek muhtemelen. (Son 3 dakika) Lan kapanma lan dur lan!

25 Kasım 2010 Perşembe

Salaş Haber #1 Makarna Ağacı


3 haftadır istikrarlı bir şekilde makarna yiyen öğrencilerin karnından makarna ağacı çıktı. Karınlarından çıkan makarna ağacı sayesinde geri dönüşümü de sağladıklarını söyleyen öğrenciler, "bir gün makarnaya verdiğimiz bu emeklerin bize geri döneceğini biliyorduk" dediler. Daha önce aynı şeyi patates yiyerek de yaptıklarını anlatan öğrenciler, "patatesten istedikleri verimi alamadıklarını ve sadece öğrencinin kötü gün dostu makarnaya konsantre olduklarını" söylediler. Makarna yemeye başlamalarının ikinci haftasında "midelerinde değişik bir his oluştuğunu ve ağacın kök saldığını o zaman anladığını" söyleyen, isminden utanan öğrenci "biz bunu yıllardır yapmak istiyorduk ama içimizden biri sürekli araya başka yemekler sokuyordu, sonunda onu da ikna edince istikrarı yakaladık" dedi. "Ev ahalisi olarak inandıklarında ve bütünleştiklerinde neleri başarabileceğimizi gösterdik" diyen öğrencilerin yetiştirecekleri makarnaları piyasaya sürüp sürmeyecekleri ise merak konusu.

Eksper

Eksper'lik yapmaya başladım, eksper oldum. Şimdi eks(x) üzerinden espri yapmaya gerek yok, "sen ne zaman per'din ki" diye.

24 Kasım 2010 Çarşamba

Aşk Nedir?

Mergiz'in özel talebi üzerine soruyorum; Aşk Nedir size göre? Bunu mim olarak üstünüze alıp yazabilir ya da yoruma bırakabilirsiniz düşündüklerinizi. Öyle uzun uzun yazmaya gerek yok, tek cümlelik şeyler de yeter. Zaten neredeyse herkese göre farklı tanımları olan bir şey bu. Birbiriyle alakasız bir sürü tanımını da yapar aynı kişi. Kimsenin dediğine doğru da yanlış da diyemeyiz. Bana göre insanın yeni bir hale bürünmesidir aşk ilk zamanlar. Ve de bilinmeyendir tabi.

Cevap vermeniz hayırlı bir iş için önemli. Yarın istemeye gidiyoruz.

23 Kasım 2010 Salı

Siz de Başınızı Alıp Gittiniz Ya - Kaçan Kuşlarım Oldu

Kaçan Cennet Papağanlarıma ve Muhabbet Kuşlarıma "babacım, cici kuş" demeyi öğreteceğime, "evden kaçmıcam" demeyi öğretseymişim keşke.

10'lu yaşlardayken muhabbet kuşum vardı. Sene 95 civarları işte. O zamanların popüler furyasıydı heralde Muhabbet Kuşu beslemek. Hatırlıyorum da komşuların çoğunda, akrabalarda filan hep olurdu Muhabbet Kuşu. Şimdi kalmadı mesela pek. Ya da ben farklı çevrelerdeyim, bilemiyorum.

Ne kadar çok emek vermiştim o zaman o kuşa. Konuşturmak için rahat 2 ay uğraşmıştım, omzuma alıp 156743165 kere aynı kelimeleri tekrar etmiştim. Sonunda konuşmaya da başlamıştı. Verdiğin emeğin karşılığını aldığında hep bir mutluluk, huzur hissedersin ya. Bunda da olmuştu o. Bu kuşun dışında bir kaç Muhabbet kuşumuz olmuştu ama hiçbiri bunun yerini tutmamıştı. Belki de hiçbirine bu kadar emek vermemiştik.

Bayram tatili için Zonguldak'a giderken halama bırakmıştık. Halam da 3 günde kaçırmıştı onu. Tüm verilen emekler de uçmuştu. Sonradan aldığımız kuşlara emek veremeyişimin de nedeni buydu esasında.



3 sene önce de Cennet Papağanlarım vardı. Öğrenci evinin pisliği yetmezmiş gibi bir de onların pisliği vardı evde ve odamda. Ama cidden acaip tüy döküyorlardı. Bir dişi bir erkek olan bu yavrulara Earl ve Catalina isimlerini koymuştum. O aralar Taha'yla Hey Earl, Hey Crabman diye diye dolaşıyoduk. Catalina'yı da Earl kapsın istemiştim ama dibs'i önce Randy söylemişti işte. Kuşlar diyarında bari Catalina Earl'ün olmuştu.

Konuşturmak için çalışmamıştım bunları. Çift olduklarından imkansız gibiydi konuşmaları. Sürekli soba bacasının oraya çıkıp orda duruyorlardı. Oranın kapağını da bunlar düşürmüştü zaten. Bir keresinde o bacanın boşluğunun yukarısına çıkmışlardı. Bir gün boyunca inmediler. "Öeeeh özel hayat diye bişey var lan, 1 gün balayına gidiyoruz biz" dediler muhtemelen giderken.

Bu yavruları da saf ev arkadaşım Raif kaçırmıştı. Bir insan kuşu kafesinden çıkardığında neden camı açar? Sonra da karşıdaki binanın penceresinin önündeki kırmızı kalem kutusunu kuşlar zannedip, gidip "pencerenizin önündeki şey bizim kuşlar mı?" diye sordu adam.

Bir üçüncü kuş maceram ne zaman olur bilmiyorum. Bir de ilkokuldayken bir tavşanım olmuştu. Davşanım! O ise 15 günde hayatını kaybetmişti. Dedemden sonra ilk kez bir canlının ölümüne ağlamıştım. Hikaye de yazmıştım bunun üstüne. Keşke saklamış olsaydım o hikayeyi..

Sen de başını alıp gitme, bir daha bulamayacağım şekilde.. Vakti, zamanı geldiğinde; ben geleceğim.

21 Kasım 2010 Pazar

Vega - Tool

Vega ve Tool dinlerken yorulduğumu hissediyorum zihnen. Geçen gün farkettim. Tool dinlerken bir şey içmeden kafanın güzel olma durumu söz konusu. Uyuşturuyor bir kaç saatten sonra insanı. Vega dinlerken de artık beynimin kapat yeter dediğini duydum sanki. "Hafif Müzik" albümündeki şarkılarda özellikle.



Dünya Dünya Dönüyor Dönüyor

Bir bir yazdığımı yazdığımı çift çift görüyorum görüyorum,, siz siz de de okurken okurken çift çift okumuyor okumuyor musunuz musunuz??

20 Kasım 2010 Cumartesi

Akraba

Ufakken sevilen, görüşmekten keyif alınan akrabalardan büyüdükçe uzaklaşma durumu sadece bende mevcut değildir. Ufakken bir meleksinizdir bir çoğunun gözünde, severler sizi, ne eleştirinizi yaparlar ne dedikodunuzu. Şöyle 10'lu yaşlara geldiğimde ise o dedikodusu yapılan, eleştirilen kişiler için söylediklerini dinlemek eğlenceli gelirdi akraba ortamları içinde. Bana göre iyi görünen birinin bile muhakkak bir kusuru vardı, eleştirilecek, dedikodusu yapılacak bir yanı vardı.

Biraz daha büyüdükten sonra farkettim ki herşey eleştiriliyor bir şekilde bu akraba ortamı içerisinde. Birinin birşeyi yapmasında kendince haklı sebepleri olabileceği düşünülmeden, sadece kendi doğrularıyla değerlendirip, o kişiyi eleştiriyorlar, çekiştiriyorlar. Olaylara tek pencereden bakıp, birinin birşeyi neden yaptığını anlamaya çalışmadan eleştirmek ne kadar önemli ki? Yine de çok fazla takıldığım konu bu değil.

Benim ailemin diğerleriyle ilgilendiği kadar ilgi göremedik ben ve kardeşlerim. Birkaç akrabamı bunun dışında tutuyorum. Sağolsunlar, babamın yokluğunda ellerinden geldiğince hep bizimleydiler.

Çocukken çok sevdiğim bu kişilerden beklediğim şey maddi olarak destek olmaları filan değildi. Arada bir arayıp sorsalar, moral vermeye çalışsalardı, yanımda olduklarını hissettirseydiler o zor zamanlarda. Samimiyetlerini gösterseydiler. Benim onları önemsediğim kadar, onlar da beni önemseseydi.

Ama onların tek yaptıkları şey bir araya gelindiğinde; "okul ne zaman bitiyo, ne zaman bitecek bu okul, kaç sene oldu?" gibi soruları yöneltmeleri bıkmadan. Hani bi bakış açıları var 7 sene oldu hala bitiremedi okulu, salak mıdır nedir gibisinden. Evet 7. seneye uzadı bunda tembelliğimin de payı var kabul. Ulan az bi düşün bakalım neden uzadı bu okul bu kadar. Neler yaşadı bu çocuk? Toparlayabildi mi kendini? Biz ne kadar yardımcı olmaya çalıştık? Hiç sormayı denemeden neden böyle uzadığını, sadece sonucu öğrenmek istiyorlar ya ona yanıyorum. Ki beni ve benim yaşadıklarımı en iyi anlaması gereken kişiler onlarken. Çocukluğumdan hatırladıklarımla da eminim ki, o soruların sorulduğu günün sonunda, "salakmış bu çocuk da, kaç sene oldu bi okulu bitiremedi" diye sallıyorlar arkamdan. Sanki ben istemiyorum bitirmeyi, sanki ben farkında değilim sorumluluğumun, yapmam gerekenlerin. O yüzden artık birkaçı hariç pek de umrumda değil diğerleri. O yüzden de elimden geldiğince uzak kalmaya çalışıyorum artık. Okulu bitirip diplomanın fotokopisini çektirip hepsine birer adet de veresim var. Alın rahatlayın diye.


Son olarak Vedat Okyar'la alakalı Bülent Timurlenk'in Aceto'da yazdığı yazıyla kapatayım. Yaklaşık 1.5 yıl önce yazmıştı. Aynen dediğin gibi Vedat Abi.

Futbolculuğuna yetişemedik, ekranda ise hiç kavga ettiğini görmedim. Siz ancak onun doğrularıyla verkaça girebilirdiniz. Bizim mahallede "Güzel insan" diyoruz böyle abilere. En çok da Beşiktaşlı olmak yakışıyordu ona. Vedat Okyar'ı ben her zaman şu röportajındaki sözleriyle anımsayacağım. Eşime, dostuğuma anlattığım, gülümseten Vedat Bey hikayesi budur.
Tut ki Vedat Abi limon almaya gitti yine... Gelicek...

".... Eşime dedim ki, ‘‘Sakın bana bir şey taşıtma. Biber getir falan yapma. Ben hiçbir akrabamla görüşmem. Senin de akrabaların benim evime gelmesin. Ben akrabaları sevmem, çünkü ben seçmedim. Ben seçtiğim insanla birlikte olurum’’. Bir gün eve geldim, baldız var, bacanak var. ‘‘Bunlar ne’’ dedim, ‘‘Eee, geldiler ne yapayım’’ dedi. ‘‘Eyvah, salatanın limonu yok, alır mısın’’ dedi. Ben de ‘‘Alırım’’ dedim. Evden çıktım, devre arasıydı. 15 gün Yalova'da termalde kaldım. Eve 15 gün sonra limonla döndüm. 38 senedir bak bir daha da başıma gelmedi. Benim bir oğlum var. Eğitimini bitirdi. Bana arkadaşlarım soruyordu, oğlun kaçta diye. Ben hayatımda sormadım ki. Okuyor işte. Böyle de yaşayan bir adamım. "


Aceto Balsamico

17 Kasım 2010 Çarşamba

PES Artık


Uyarı: Bu yazı bol miktarda küfür içerir. Hem de çok alakasız küfürler. PES'e ilgisiz, sevgilileri yüzünden PES'ten nefret eden bayanların okumaması tavsiye edilir.

Bir başka keyiftir Play Station. Tabi ki de PES oynamak PS'de. En güzel deşarj olma yöntemlerinden birisi bana göre. Deşarj olayım derken daha fazla şarj olmak da mümkün tabi yenilgi sebebiyle.

Genel olarak şu durumlar var:
Defansta kaybedilen salakça bir top sonrası yenen golden sonra: Amına kodumun x'ine kaç kere bascam.
Baktın yeniliyosun bi kılıf bulman lazım: Bu kol bozuk amına koyyim ya. Tuş basılı kalıp duruyo sikecem.
Bariz bir şekilde yendikten sonra: Nasıl da verdim eline konsolu.
Atılan pas yerini bulmadığında: Ya ben oraya mı attım bee.
Adam seçme sorunu hakikaten var oyunda. Bunu da halletseler bi.
Adamın içinden geçmeler var. Amına kodumun Casper'ları.
Kaymadığın halde, adamın random kayması sonucu ibne hakemin gösterdiği kırmızı kart ve çaldığı penaltı.
5-6 saat aralıksız oynadıktan sonra parmakların artık çürüme aşamasına gelmesi. Sanki 4 saat bulaşık yıkamışız gibi.

PES anılarının en unutulmazlarıysa.

Ezeli rakibim ebedi dostum Ersin'le olan çekişmemiz ve çakışmamız taa lise günlerine dayanıyor. Dersaneden kaçar dururduk PES uğruna. O zamanlar Winning Eleven da vardı tabi.

Benim takımım Barcelona, Ersin'in ise dönem dönem değişen takımları; Real Madrid, Chelsea, Manu ve son dönemdeki tahrik edici transferleriyle Manchester City. Ersin'in Messi'den çektiğini hiçbir defans oyuncusu çekmemiştir. Bunu Messi hakkında defalarca söylediği şu cümleden anlamak mümkün: " Amına kodumun pire Ferhat'ı". Ulan şunu yazarken bile söyleyişin geldi aklıma sesli güldüm lan! Ersin turnuvaların şanssız oyuncusu oldu bugüne kadar hep. Normalde 3-5 attığı adamlara bile turnuvada mağlup oldu. Bir turnuva fobisidir gidiyo ya bakalım nolur. Turnuvalardan birinde ben şampiyonluğa emin adımlarla yürürken sarf ettiği cümle şu:"Amına koyyim aldın Barcelona'yı yenersin tabi". Gören, duyan da kendi Köy Hizmetleri Spor'la oynuyo sancak, sen de Real Madrid'le oynuyosun lan!

Oni bırak da, oni bırak da Gana - Fildişi maçları ne efsane oluyo lan öyle. En iyi kalecinin gücü 55-60 arasında bi yerde. Kaç maç kazandın Kingston sayesinde! Sonradan ayıkmasam, yedek kaleciyi oynatmayı daha da devam ederdi. Oni bırak da, oni bırak da Asamoah Gyan ne oynuyo be. Zenci Power amına koyim boru mu? Adamım Gyan!

Eto'o'ya da az sövmedim ben ha. Hala hatırlıyorum ben söverken senin kopmalarını. Sen sinirden söverken de benim sessizce yarılmalarım. Ulan şu "ben oynuyorum adam atıyo, ne kadar ballı adam yaa" şeklinde serzenişlerin yüzünden kaç maç kaybettim. Psikolojik olarak çökertiyosun, taktiğine sıçayım senin. O değil de nası çaktım?

Birbirimize karşı aldığımız en farklı galibiyetlerin 9-1 oluşu da, aramızdaki ne kadar denk bir mücadeleye ve rekabete sahne olduğunun anlaşılmasına yeter.

Emrah'la PES oynamak sabır işi. Hem de öyle böyle değil. Yenersin kabahatli olursun. Yenerken lan bırakayım da atsın rahatlasın durumuna geliyosun artık. Hakemin dini imanı kalmıyo zaten maç boyunca. Bir de şiveli sövüyo ki off en güzeli.(Trabzon şivesi) "Amina goyayim senin hakem kere ben, senin gibi hakemin ben yollaruni sikeyim" 1-2 maç yenilirse üstüste sinirden bırakır oynamayı kalk gidiyoruz diye zevkinin içine sıçar. İyi oynar lafım yok, ama az da keyif al be adam! Sevmediği PES 2010'da da hepimizi dize getirmişliği de var. Ama bırak bir kaç maç da biz yenelim da.

Taner. Lan biz nasıl bi manyaktık. Kayseri'nin soğuğunda kışın akşam 10 civarı 2 saat oynayabilmek için 2 km yol yürüyoduk. Hem de 37 ekran televizyonda bozuk kollarla oynamak için. Dımıdana dımıdana geliyellaaa, kimseye haber vermiyellaaa.

Önder, senin çalım sevdana da sana da. Alır Chelsea'yi Anelka'sıyla yardırır gider. Her yeni oyunda çalım özelliği azaldıkça takım olma yolunda iyi bir ilerleme kaydediyorsun.

Taha senin de Ronaldinho sevdan bizi yedi bitirdi. Sırf o yüzden PES 6'da ikimiz de kro gibi Barcelona'yı alıp oynuyoduk lan. O değil de, Valdes'in yediği bi gol vardı ya hani. Korner bayrağının oraya gitmiş takılıyodu. Kaleye gelen geri pasımsı şut gol olduğunda 10 dakika kitlenmiştik. Zaten ne çektiysem bu Victor Valdes'den çekmedim mi amına koyim.

Selami; senle daha bi kez oynadık ama yeterli tabi. O oynadığımızda da tek bi maç kazandın. Maçların birinde zaten 6-7 mi ne atmıştım ama daha fazla hatırlanacak olan senin 1.5 atakla 2 gol atıp 90 dakika boyunca baskı kurduğum maçtan 2-1 galip ayrılmandı. Hayır böyle bir baskıyı kimse kimseye kurmadı. Adam yarı sahayı geçemedi gol attığı atakların dışında. O top o kaleye nasıl girmedi hala gizemini koruyor. Senin itirafın da aslında herşeyi açıklar nitelikte: "benim neler çektiğimi bir Allah bilir, maç bitsin diye ne kadar dua ettim"

Mehmet. Olm senin oynadığın paslı sistem de içimi nası bayıyo anlatamam ya. Abartıyosun amına koyim. Barcelona o kadar pas yapmıyo lan 90 dakikada. Oni bırak da, oni bırak da hani ikimiz de Barça'yı seçmek istiyoduk ya. İkimiz de birer maç Barça'yı alıp, oynıcaktık. Eleme usülü. İlk maçta ben 7-0 yenmiştim de senin Barcelona umutların sönmüştü hani. O neydi lan öyle.

Serdar Abi; her gidişimizde sana bi çakıyım diyişinle başlıyoruz oyuna, çıkarken 10 maçta en fazla 2 galibiyetin oluyor. Defansı sağlam tutman lazım be abi.

Oni bırak da, oni birak da bugüne kadar PS Kafelere verdiğimiz paralarla her birimiz PS3 alırdık lan.

16 Kasım 2010 Salı

Domates Biber Patlıcan


Fotoğraf yarım günlük pazar maceramdan.

Dün, yani arife günü İbo'nun babasının yanına gittik pazar'a yardımcı olmak için. Malum yoğunluk oluyor böyle günlerde. Saat tam 2'de çalan alarm sonrası kalksam mı uyumaya devam etsem mi diye düşünürken aradı İbo "kalk pazar'a gidiyoruz" diye.

Gittik, baya kalabalık, işler yoğun. Geçtik tezgahın başına. Onlar istiyorlar biz doldurup tartıp veriyoruz. Bir müşteri 250 gram kuşburnu istedi. Koydum poeşete, tartıya götürdüm tam 250 gram yazdı tartı. Bir insanın elinin ayarı bu kadar mı olur? Tabi çok alakasız doldurduklarım da olmadı değil.

Bir müşteri giderken "hayırlı işler" dedi. Tüketici olmanın getirdiği alışkanlıkla "hayırlı bayramlar" demek yerine, "hayırlı işler" diyerek karşılık verdim. "Ne işi lan ne işim var ki benim?" diye düşünmüştür kadın.

Karşıdaki balık satan adamın herkesi kaçırırcasına bağırması. 3 müşteri geliyosa balık almaya 10 müşteri kaçıyodur eminim. Biz de şikayetçiyiz tabi. Kim değil ki pazarlarda kafa şişiren bu adamlardan?

Bir de istemsiz bir şekilde Şener Şen vari "Domatis, haydi domatis" diye bağırmak istemedim değil.

Tamamen Psikolojik


Sabaha karşı 5.30 civarında yatıp da 7.30 gibi uyanmam ve sonra tüm çabalarıma rağmen uyuyamamam, tamamen bayram sabahı olmasının psikolojisi değil de nedir?

Kapıya gelip bayram şekeri isteyen çocuklar olursa, küp şeker vericem. Malum burası öğrenci evi! O bile yoktu düne kadar. Buna şükretsinler!

Hayırlı işler cümlenize, pardon hayırlı bayramlar. Bir sonraki postta anlayacaksınız bunu da.

Bir de artık bırakın habu forward mail atar gibi bayram mesajları çekmeyi be. Az seçici olun. Kaç senedir cevap atmadım hiç birinize. Hala ısrarla atanlar var birkaç. Herkese aynı şeyi atacağınıza, birkaç kişiye özel bayram mesajları atın da ....... sansınlar. Ya da arayın efendi gibi sesinizi duyurun. İki muhabbet edelim.

Markete gidiyorum, bir paket Camel'a tek başıma gircem. Bayram coşkusunu ancak bu şekilde yaşayabilirim.