Okumadan Geçme

Facebook

geçmiş zaman hikayeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
geçmiş zaman hikayeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Kasım 2011 Çarşamba

Çocukken pikniklerde yediğim bir dilim karpuzun tadını arıyorum hayatta.


Geçmişe duyduğum özlemin ufak bir parçası bu. Geçmişi, geçmişte yaşadıklarımızı bu kadar çok özlememiz normal mi? Çocukluktan başlıyor geçmişe olan özlemimiz ve belki de düne kadar sürüyor.

Sadece ben değilim geçmişi özleyen tabi. Bir başka blogta 4-5 yıl önceki MSN muhabbetlerini, MSN'deki yarısını tanımadığın 10 küsür kişilik toplu konuşmaları özlediğini yazan birini görüyorum.
15 yıllık arkadaşım askerliği özlediğini söylüyor bana. "Çok rahattım oradayken, şimdi yine orada asker olmak isterdim" diyor. Ne olursa olsun askerlik hani, o kadar gün sayılan, bitsin diye beklenen, gitmemek için çoğu kişinin 40 takla attığı askerlik.
Ben geçen sene Önder'le birlikte fabrikada gece vardiyasında çalıştığımız zamanları özlüyorum. Hem Önder'le çok güzel vakit geçiriyorduk o zamanlar, hem de seninle bol bol konuşuyorduk. Çok az uyuyarak günde 12 saat, 15-20 km yürüdüğüm o işi de özlüyorum bu yüzden işte.
Geçen yaz sabah 8'den gece 2-3'lere kadar amelelik yaptığım işi bile özlediğim oluyor, çalışanlarına hayvan kadar değer vermeyen bir iş yeri olmasına ve o zamanlarda lügatıma yeni küfürler katarak sövmeme rağmen.
Daha 5 ay önce kaldığım ve 3 ders sınavıyla geçtiğim yöneylemden kalmayı özledim ben ya. Her sınava çok ufak da olsa bi umutla girip, sınav çıkışı şarkıları yöneylem'e uyarlamayı özledim. Hep kalmak kanun mu yöneylem kitabındaaa? Çok aptalca gelebilir ama, öğrenciliğe dair onu bile özleyebiliyorum bazen işte. Dersten defalarca kalıp, her defasında sinirlenmeyi bile, "güzeldi onlar bile be" diye anımsıyorum.

Geçmişte kalan çoğu şeyi özlüyoruz işte. Kötü anıların olduğu şeyler bile olsa. Geçmişe olan özlem. Çok mu nankörüz acaba? Bilemiyor muyuz hiç yaşadığımız anın kıymetini, hep geçmişte arıyoruz güzellikleri? Geçmişe duyduğumuz özlemden günü kaçırmak mı, yaşadığımız anların değerini bilememek mi, ya da bilmek ama yine de geçmişi özlemek mi. Karışık biraz. Şu anda olduğu gibi. Çoğu insan geleceğine odaklanırken, geleceği ile ilgili planlar yaparken, hayaller kurarken, ben bırakın yaşadığım anın tadını çıkarmayı, geçmişte yaşadıklarımı özlüyorum mütemadiyen. Yaşadığım anın tadını çıkarmak demişken; hayattan gram zevk almıyorum çoğu zaman.

Bazı anların geçmesi için saatleri, dakikaları sayıyoruz, üzerinden 1-2 yıl geçtikten sonra "ne çabuk geçti bu kadar zaman" diye iç çekip o çabucak geçmesi istenen saatleri, dakikaları bile özlüyoruz. Çünkü aslında o hızlı geçmesini istediğimiz, o zamanın şartlarına göre "kötü" olarak nitelediğimiz zamanlarda bile güzellikler mevcut. Bu güzellikleri geçmişte bulmak çok kolayken, yaşadığımız anda neden bulamıyoruz?

Bu yaz boyunca boş gezenin boş kalfası olarak takıldım 20 günlük staj haricinde. Hala da öyle takılıyorum o ayrı dava. Mahallenin ufak çocuklarını her gün top oynarken görüyordum. Bi'gün izleyeyim çocukları diye gittim kenarda oturdum. Sonra hergün onları izlerken buldum kendimi. Aslında izlediğim onlar değil, kendi çocukluğumdu. Aralarındaki her çocuğu benim çocukluğumdaki arkadaşlarımla özdeşleştirdim.

Bu yazıyı yazmadan önce markete gittim. Dönerken bizim mahalledeki çocuklardan birini gördüm, benden 4-5 yaş küçük. Top oynardık eskiden mahallede ya, o da mahallenin ufaklıkları arasındaydı, bizimle beraber oynardı işte. "Efsanesin sen" der dururdu bana, sebebini bilmediğim bir şekilde. Tanısanız ya da bir yerde bir kaç dakika görseniz çocuğu "hafif kafası kırık" olarak nitelersiniz. "Hasan abi naber" dedi yanından geçerken, "iyi senden naber" derken kısık bir sesle, sesimi duyamayacak kadar uzağıma düşmüştü. Adını da hatırlayamadım çocuğun, görmeyeli çok zaman olmuştu. O'nun bana dair hatırladığı tek şey adım değilmiş. Geçiştikten sonra yine "efsane bee, efsane Hasan abi" dedi.

Dedim ya; çocukken pikniklerde yediğim bir dilim karpuzun tadını arıyorum hayatta. Çünkü o karpuzu babam dilimleyip veriyordu bana. Benim gibi olan insanlar da eminim ki özlüyor geçmişte bıraktıklarını. Ama en çok da çocukluğunu.

Artık ne pikniğe gider olduk, ne de babam karpuz dilimliyor. Bir arada olmanın değerini bilmek lazım. Geride kalanlarla yaşamanın da değerini bilmek lazım tabi. Ben bunu başaramıyorum hala.

8 Eylül 2011 Perşembe

Bir Otostop Macerası

Otostop maceraları bazen kimsenin durmamasıyla sinir bozucu olur. Bekledikçe kimse durmaz, sinirler gerilir, boş geçen arabalara küfürler yağdırılır. Benim deneyimlerimde uzunca bir süre kimse durmadıktan sonra bi Kartal, Şahin araba durdu hep. Yani şu çıkarımı yazalım beynimizin bi yerine. Şahin'i, Kartal'ı olan insan özünde iyi insandır. Müziği son ses açıp, arabesk, fantezi ve bilimum apaçi müzikleri dinler belki ama. Olsun en azından yolda kalmış olan bana bir yardımı dokunuyor adamın.

Benim yaşadığım bi' otostop macerası ise biraz farklıydı.

Akçakoca'nın 10 km kadar dışındaki evimizden Akçakoca merkeze gitmiştik kuzenle. Geri dönüş için otobüs de yok, neye güvenip gittik bilmem. Gece 12 civarında da geri dönücez ama, 5 kuruşsuz kalmıştık bir de. Parayı kızlarla da yemedik lan, daha ufaktık, 7-8 sene önceydi. Tam olarak ne yaptığımızı hatırlamıyorum ama muhtemelen lunapark'a filan gitmişizdir; orada ekstra yamukluktaki topla penaltı filan atarken bitirmişizdir parayı. Para penaltı atarken nasıl biter demeyin, atamadıkça hırs yapıyor insan, e top da yamuk, girmiyor. Neyse fazla dağıldı konu.

Geri dönebilmemiz için tek yol otostopdan geçiyor. Kuzenle başladık gelen geçen arabalara otostop çekmeye. Karanlık olmasından dolayı, uzaktan gelen arabanın ne olduğu da anlaşılmıyor. Otostop çekme hareketimizi yapıyoruz -vakti zamanının refah partisinin işareti olan, Necmettin Erbakan'ın elinin sürekli aldığı şekil-. Otostop çektiğimiz arabalardan biri 20-30 metre ilerimizde duruyor, ama bakıyoruz araba taksi çıkıyor. "Ticari bekleme yapma devam et!" diye geçiyorsa da içimizden, bizi farkedip geri geliyor. Biz de taksi olduğunu farkediyoruz, o geri geldikçe biz kenara çekiliyoruz, geri geri kaçıyoruz. Adam da inat ediyor gelmeye devam ediyor ve yakalıyor bizi. "Olm niye kaçıyosunuz, otostop çekmenin anlamı ya param yok, ya da taksiye para vermek istemiyorumdur, binin bakayım götüreyim gideceğiniz yere" diyor adam. Adamın bu sözleri karşısında, utanıyor, sıkılıyoruz; "aman abi biz ettik sen etme" ve biniyoruz. Teşekkür üstüne teşekkür ediyoruz.

İndikten sonra kuzenle, "vay be helal olsun adama, böyle insanlar da kalmış işte" geyiğimizi yapıyoruz tabi. O olmadan olmaz. Nitekim otostop olayı zevkli bir iştir ama riskli de bir olay. Arabasına bindiğiniz kişiye göre değişken işte zevki de, riski de. Risk dediysem şu manada ha: "adamın muhabbeti kafa açıyodur" filan.

15 Şubat 2011 Salı

Yüzleşme

Hikaye baya eskiye dayanıyor. Öğrenci evi manzaraları yazısında bahsetmiştim. O yazının burayı ilgilendiren kısmı şuydu;

3 yıl kaldığımız eski evimizden Haziran'da taşındık. Taşınma serüvenimiz ev sahibinin sözde tayini çıkma muhabbetiyle başladı. Taner'i aramış tayinim oraya çıktı Temmuz başına kadar evi boşaltın demiş. Taner'e "at yalanı" diye başlayan bir cümle kurdum. Eylül'e kadar kontratımız var. Kayseri'de ev kiraları peşin ödeniyor senelik. 1000 lirasını ödememiştik kiranın. Ev arayışlarına başladık filan neyse. Adama da kalan parayı ödemicez dedik. Adam da 200-300 lira bari verin dedi. Yok abi veremeyiz yeni eve bi sürü taşınma masrafı olcak, zaten 2 ay erken çıkıyoruz dedik. Hakkımı helal etmiyorum dedi. "Biz de etmiyoruz biz 3 kişiyiz!" dedik. Kısa bir süre sonra da tayinim çıkmadı kalın dedi. Yok dedik biz bulduk ev taşınıyoruz. Atmış yalanı yani.

Son yaşananlardan sonra evden çıkarken, sinir ve gafletle baya bi' dağıtmıştık evi. Bizim o halde bıraktığımız eve arkadaşımın arkadaşları taşınmış. 1-2 hafta önce farkına vardık bu durumun. Bizden sonra ev sahibi değişmiş, bizim dağınık bıraktığımız odaları filan düzeltmişler ama. Esas sürpriz mutfaktaymış.

Dün, o eve taşınan arkadaşımın arkadaşıyla önce tanıştık, hemen sonrasında yüzleştik. O kadar içerlemiş ki kız, başladı saymaya. Mutfak dolabının üst rafında salçalı makarnalar varmış. Onlardan bahsetti, "temizleyene kadar canım çıktı, tamamen de çıkaramadım onları" dedi. "Baya da bi' saydık bizden öncekilere siz olduğunuzu bilmeden, haberiniz olsun" dedi.

Ben de düşünüyorum; hani pistik filan ama mutfak dolabının üst rafına salçalı makarna atacak kadar da psikopat değiliz. Jeton sonradan düştü, gözümde o makarnalar canlandı. O makarnalar biz eve taşındığımızda da vardı. Bizim dolabın o kısmıyla pek işimiz olmadığından, bize rahatsızlık vermediğinden temizleme gereği duymamıştık. 3 yıl onlarla beraber yaşamıştık.

Kız bana bunları sayarken cevap olarak en son; "Size makarna bırakmışız yememişsiniz" deme yüzsüzlüğünü de buldum kendimde. Güldük filan. Tabi utandım da biraz. Mahçup da oldum. Bi' yanım kedi gibidir benim.

O değil de biz düdüklü tencerede nohut yapsak, o patlasa, bu kez de pişmiş nohut taneleri çıkardı mutfak dolabından. Sırf o yüzden cesaret edemiyorum. Patlaması sorun değil de. Temizleme kısmı can alırdı.

3 Şubat 2011 Perşembe

Günümüz Hormonu

Bugün menemen yaparken, domatesleri soyuyorum, dilimliyorum. Önce soydum; dışının rengi kırmızıyla beyazın karıştırılmışı gibi. Kesip dilimliyorum, susuz, tatsız. Hormonlu yani. Kış mevsiminde hormonsuzunu bulmak da zor oluyor tabi. Susuz, renksiz, tatsız hormonlu domates.

Sonra bu hormona takınca kafayı aklıma geldi.

Peki günümüzün hormonu ne? Bence internet. İnternetin hormon etkisi nerde peki? İnternet sayesinde artık herkes her istediği bilgiye kolayca ulaşabiliyor malum. Yaşı 13-15 olan çocuklar, eskiden 20 küsür yaşlardakilerin sahip olduğu bilgilere sahip olabiliyorlar. Mesela eskiden ulaşılması zor olan şeylere ulaşmak artık çok kolay. Benim küçüklüğümde de internet bu kadar yaygın olmuş olsaydı, belki ben Kazım Koyuncu'yla çok daha erken tanışacaktım. Radyoda arada bir denk gelip de kim bunu söyleyen diye düşünüp durmayacaktım 2 sene boyunca.

İnternet; daha küçük yaşlarda olanların zihinsel olarak daha hızlı olgunlaşmalarını, gelişmelerini sağlayabiliyor yani bir nevi. Gördüğüm örnekleri mevcut; yazdıklarını, düşüncelerini gördüğüm kişilerin yaşlarını öğrendiğimde şaşırdığım çok oldu. Tabi tam tersi etki yaptığı da oluyor. 20 küsür yaşında adamların ergen vari davranışlarda bulunduklarını da görmüyor değiliz Ekşi Sözlük, Facebook gibi ortamlarda.
Eğer hormonlu domatesler yetiştirilmeseydi, ben bugün o menemeni yapamayacaktım ve yiyemeyecektim dolayısıyla. Eğer internet olmamış olsaydı ben bu yazıyı yazmayacaktım, siz bu yazıyı okumayacaktınız. Sanal yıldızlar olamayacaktı hayatımızda. Youtube'da bir video ile ünlenenler olamayacaktı vs vs.

Bu durumun şöyle de bir sonucu var: İnternet sayesinde bazı şeylerle erken yaşlarda karşılaşan insanlar, bazı hisleri, olması gerekenden daha erken yaşta tadıyorlar. Bu da keşfedilecek şeyleri bir yandan hızlandırırken, diğer yandan azaltıyor. Yaş ilerledikçe memnuniyetsizlik durumu çıkıyor ortaya. Daha 20'li yaşlara gelmemiş olan insanlar her şeyden memnuniyetsiz hale geliyor, ergenlik bunalımlarından bağımsız. Halbuki hayatın her döneminde keşfedilecek, öğrenilecek o kadar çok şey var ki.

Bu biraz da şunun gibi: Ufakken mahallede dönem dönem popüler olan oyunlar olurdu. Bazen günde 4-5 maç yapardık 1-2 ay boyunca. Sonra bi anda taso çılgınlığı başlardı 2-3 ay sadece onunla geçerdi günler. Sonra mile oyunu gelir tasoyu yerinden ederdi. Derken boncuk tabancalarıyla "Kurtlar Vadisi" ruhunu yaşardık, Kurtlar Vadisi'nden habersiz. Sonra filmi başa sarar yeniden futbola dönerdik. Bu döngü hep böyle devam ederdi. Bizim çocukluğumuz hep sokakta geçmişti. Ateri oynardık arada bir annemiz izin verdiğince evde. Ama sokaktan vazgeçmezdik hiç. Şimdiki çocuklar gibi evde bilgisayar başında oyun oynayarak, internette takılarak geçirmedik ya çocukluğumuzu biz. Çocukken her duyduğumuz müziği dinlerdik nerdeyse. Bu kadar çok seçeneğimiz yoktu. Şimdi 13-14 yaşında metalci! kesilemiyorduk. 20'li yaşlara doğru fırsatımız oldu yeni müzikleri keşfetmemiz için. Her yeni tarzda farklı bir heyecanla ve keyifle dinlerdik keşfettiğimizi. Tam ortada geçiş dönemini yaşayan nesildik yani biz. Ne şimdi 30'lu yaşlardakiler gibi yaşadık 25 yaşına gelene kadar, ne de şimdi 10 küsürlü yaşlarda olanların yaşadıkları gibi yaşadık o yaşları.

Bugün yapıp yediğim menemenin tadı hormonlu domatesler sayesinde pek de lezzetli değildi. Bilmem anlatabildim mi? Dışarıya çıkın çocuklar.

13 Ocak 2011 Perşembe

Bir Soru - Bir Cevap


Bu soruyu Endüstri Mühendisliğine Giriş(EMG) dersinin finalinde sormuştu hocamız. Final kağıdını da bırakmıştı bizlere, ben de hala saklıyorum. Kağıttaki 2007 tarihinden de anlaşılacağı gibi dersi 2 kez kaldıktan sonra 3. alışımda geçmiştim. Yani Endüstri Mühendisliğine girişim bile bu kadar sıkıntılı olmuşken okulu 7. seneye uzatmam da aslında çok anormal değil di mi ama?

Anormal olan ise benim bu sınavdaki enteresan soruya verdiğim daha enteresan cevap.

Soru şuydu tam olarak;

"Ali ileriye dönük düşünceleri olan bir üniversite öğrencisidir. Hep çalışıp hiç eğlenmemenin insanı olumsuz etkileyeceğine inanmaktadır. Bu yüzden de elindeki 10 saati (günlük), çalışmaya ve eğlenceye eşit paylaştırmak arzusundadır. Ali’ye göre eğlenme çalışmadan 2 kat iyidir. Ama Ali eğlendiği kadar çalışmak da istemektedir. Üstelik tüm ödevlerini bitirmesi halinde günde 4 saatten fazla eğlenemeyeceğinin de farkındadır. Tüm bu bilgileri değerlendiren Ali’nin hem çalışma hem de eğlenmeden alacağı zevki maksimum kılabilmesi için zamanı nasıl kullanması gerekir?"

Cevabım ise aşağı yukarı şöyleydi;

"Eğlenmek çalışmaktan iki kat daha iyi olduğuna göre Ali'nin günlük elinde bulunan 10 saatin 6-7 saatini eğlenmeye ayırması daha iyi olacaktır. Sonuçta insan eğlenmeden, hayattan zevk almadan yaşadığında mutlu olamaz. Zaten her gün aynı yoğunlukta dersleri ve ödevleri de olmayacaktır. Hem her dersten çok iyi notla geçmesi de şart değil. Bu yüzden de Ali eğlenmeye 6-7 saat civarında zaman ayırırsa hem eğlenmesinden, hem de çalışmasından geri kalmayacaktır ve daha iyi bir hayatı olacaktır. Derslerinin çok yoğun olduğu zamanlarda bu süreyi eğlenmek ve çalışmaya 5'er saat olmak üzere eşitleyebilir. "

Sorunun çözümü; amaç fonksiyonu ve kısıtlarla, yani Yöneylem Araştırması teknikleriyle normalde. İşte benim dramım bu. Taa o zaman başlamış aslında herşey.

Daha ilginç olan şey ise bu verdiğim cevaba rağmen geçmiş olmam bu dersi. Hoca komik buldu da mı puan verdi, yoksa diğer soruları mı iyi yaptım bilemiyorum.

26 Aralık 2010 Pazar

5 Dolar


Lise günleri gelince aklıma, bu da giriverdi devreye. Lise 1'deykendi yine sanırım, o zamanlar 5 dolara karşılık gelen bol sıfırlı Türk Liramı dolara çevirtmiştim bir döviz bürosunda; para biriktirmek amacıyla güya. Üstüne hiç koyamadım. Ama hiç eksiltmedim de o 5 doları. Hala saklarım, saklayacağım da. O 5 dolara nefes alamayacağım kadar muhtaç olana dek, o 5 dolarsızlık beni fakir edene dek.

Kim Kiminle Nerede


Murshill'den gelmiş talep.
"Bir kişi seçip onunla neler yapmayı sevdiğinizi yazın" Konu bu. Az önce de kim kiminle nerede ne yapıyor diye bir oyun vardı ya. Onu gördüm bir yerde. O oyunu oynadığımız üç kişiyle yeniden yapmak isterdim bunu.

Lise 1'deyiz. Arkalı önlü oturan 4 kişiyiz; kim, kiminle, nerede, ne yapıyor şeklinde oynamıştık. (Hani nasıl filan da eklenir ya buna ondan belirttim.) Adı İlyas, kendi güzel bi arkadaşımıza noktayı kendisi koysun diyerek başlamıştık yazmaya sırayla ben, Çağlar ve Mehmet. En son ne yapıyor kısmını yazmayı ona bırakmıştık. İlk 3 kısma ne yazacağımıza da karar vermiştik. Sırayla, "Çağlar İlyas'ı tarih dersinde" yazdık. Son olarak İlyas noktayı koyacak. İlyas da "zikiş zokuş yapıyor" yazmıştı. Kağıdı açtığımızdaki yüz ifadesi ve bizim yarılmamız. Ahahahah lan nerden hatırladım gülmekten yazamıyorum ya. İlyas, biz kahkahalarla gülerken "siz kendi aranızda kurguladınız, ne ibne adamsınız" diye bize söylenmişti, biz de "olm senin için fesat fiili oraya sen yazdın bize ne bok atıyon, aklın fikrin zikiş zokuşta" filan demiştik. Günün 6. dersinde olmuştu bunlar. Bu dersten sonra bi ders daha vardı. Bu ders bittiğinde İlyas kitapları toplayıp gitmeye kalkmıştı günün son dersi olduğunu düşünerek. O kadar bozulmuştu ki kaçıncı derste olduğumuzu bile karıştırmıştı işte.

Ah ulan be; ben bu 3 güzel adamla yeniden bu oyunu oynamak istiyorum ama ne mümkün. Bu ve benzeri oyunları hatırladım bunların üstüne de. O oyunlarla alakalı da yazarım ilerde.

22 Aralık 2010 Çarşamba

Tembelliğime

Son 3 gündeki yemek yeme performansıma bakınca, yazmanın zamanı geldiğini düşündüm artık. 3 gündür akşam saat 6 civarında tek öğün yemek yiyorum. İlk ve tek olan bu öğünün akşam 6 civarında yeniyor oluşunun sebebi de sabaha kadar yatmayıp akşama kadar kalkmamak tabi ki. Kalktığım gibi yemiyorum tabi yemeği. 15:00 civarında kalktım bu 3 günün ikisinde. 3 saat boyunca kalkıp birşeyler hazırlamaya üşeniyorum. Artık karnımdan gönderilen çağrılara kayıtsız kalamayınca da kalkıp ayarlıyorum bir şeyler. Birinde ise 12'de kalktım saat 3'e kadar oyalandım ve sonrasında Guitar Hero'ya gittik, ordan çıkınca yine 6 civarında yedim işte.

Yaşanan bu son örnekten sonra daha geniş çaplı örneklere gelsin sıra. Arkadaşlarım arasında benden daha tembelini görmedim, benden daha tembel olduğunu iddia eden de olmadı zaten.

İlkokul 5. sınıftayken Anadolu Liseleri'ne giriş zamanı. Hani şu ilkokulun 5 yıl olduğu zamanlar işte. Biz onun son temsilcileriydik. O zamanlar dersaneye göndermişlerdi beni. Dersanenin verdiği Zirve dergisinin en arka sayfasında fıkralar, bilmeceler, bulmacalar olurdu. Annem ders çalış dedikçe geçer onları okurdum ders çalışıyomuş gibi yapıp. Annem de çalıştığımı zannederdi. Çocukluktan gelen bir şey benimkisi yani.

Üniversitenin ilk yılında yurttayız. İkişer kişilik odalarda kalıyoruz. Oda arkadaşım Emrah ve ben yataklarımızdayız. Gecenin kimbilir kaçıydı, yatacağız artık. Odanın ışığı açık ve ikimiz de üşeniyoruz söndürmek için. Emrah bana diyor söndür diye ben Emrah'a. Diretsem Emrah kalkacak ama aklıma bir fiki geliyor. Üst kattaki arkadaşımız Mustafa'yı arayalım diyorum ve arıyoruz. Uyumuş garibim; "noldu" diyor hafif ayıldıktan sonra telefonda. "Az bizim odaya gelsene" diye çağırıyorum. Geliyor odaya yine "noldu" diyor. "Şu ışığı kapatsana" diyoruz utanmadan. "Hay sokim size" diyip kapatıp gidiyor. Işığı kapatıp gitmesini uyku sersemi olmasına bağlıyorum. Sabah intikamını alıyor o ayrı.

Taha'yla beraber kaç gece ders çalışmak için uğraş verdik kimbilir. Taha'lara her gidişimde elimde notlarla giriyordum. Bilgisayarın başına oturuyorduk önce, nasılsa çalışırız diye. Youtube'u açtığımız anda o gecenin yalan olacağı da kesinleşmiş oluyordu tabi, video'dan video'ya atlamakta üstümüze yok. Gece 3-4'e kadar öyle takılıp duruyoruz sonra ben o getirdiğim notlarla geri dönüyorum. Boşuna taşımış olduğum notlara bakıp sövüyorum. Sabah erkenden okula gitme kararı alıyoruz gece ben onlardan çıkarken. Sabah okula gittiğimizde Taha çalışma çabası içinde oluyor, bana da "bak olm sen de işte şuralardan çıkcakmış" diyor. Benim anlık tepkim "Ammaaaaaaan pırrrtttt". Taha şimdi askerde. Bir ara çarşı iznine çıkınca okursun umarım. Kardişim.

Egemen lise sonda gelmişti bizim sınıfa 5.00 ortalamayla. Eğer bizim sınıfa gelmiş olup da benim yanıma oturmamış olsaydı şimdi daha iyi bir üniversitede okuyor olabilirdi. Eskişehir'e yanına gittiğimde oradaki arkadaşlarına beni "Size hep bahsettiğim arkadaşım vardı ya, benim böyle tembel olmamı sağlayan, dünyanın en tembel adamı" diye tanıtıyor. ÖSS sürecine son hızla giriş yapmış olan Egemen'in de hızını kesiyorum. Okulda derslerden kaçmalar, derslerde bahçede top oynamalar Egemen'in tattığı zevkler oluyor.

Yazma orucuna giren Ersin'e de benim tembelliğimle alakalı bir şeyler yaz dedim. 61 günü doldurmadığını söyledi. Ufak tefek söylediklerini ben derleyeyim bari. Mesela ben yatağımı toplamam hiç, akşama nasılsa açıp onda yatıcam diye. Bunun üzerine Ersin bana baya sövmüştür "Adam ultra tembel" şeklinde başlayan cümlelerle. Odamın dağınıklığı hakkında da şunu dedi; "aq senin eski kuşlar ölse üç ay bulamazdın cesedini öle bi yer."
Ekleme; Geçen halı saha maçında maçın sonları, orta sahada topla buluştum, önüm bomboş; gitsem karşı karşıya pozisyon. Orta sahadan kaleye vurdum. Pası veren arkadaş tam sövecekken top ağlarla buluştu. Hatta sövmeye başlamıştı gol olunca yarım kaldı. "Olm niye gitmedin bomboş önün" dedi. "Lan kim gidecek o kadar mesafeyi ya vurdum girdi işte" dedim.

4 Aralık 2010 Cumartesi

Sometimes There Is A Maaaan

mergiz'den gelmiş talep. Arz ederim.
Pearl Jam - Once eşliğinde.

Bir zamanlar ben;

Hiç küfür etmezdim. Edenleri duyunca da içimden "töbe töbe" der dururdum onların yerine. Tam bir Fırat durumu. Artık tabiri caizse küfürle imza atıyorum.

İlyas Salman'ın filmde ezilmesine ağlamıştım.

Sometimes there is a maaaaan diyip duruyordum. Hala arada der dururum kendi kendime.

10 yaşındayken uykudan uyandığımda tuvalet yerine yanındaki dış kapıdan çıkıp merdivenlere işemiştim. O günden beri uyurken tuvalete kalkmıyorum.

Testlerde başarılı olur, yazılılarda sıçardım. Vize ve finallerde sıçmaya devam ediyorum. Uzun zamandır test sınavına girmedim. Durum nedir bilemiyorum.

30 Kasım 2010 Salı

Bir Zamanlar

Cats In Practice - Bir Zamanlar eşliğinde okuyunuz.

Bir zamanlar yaşadığımız güzel anlar vardı. O anlar anılar olarak yer etti zihnimizde. deepblueeagle göndermiş bunun hakkında yazmam için. Konu tam olarak şöyle; "Şimdi sizden anılarınızla, anılarınızın değeriyle ve onları yüklediğiniz eşyalarla ilgili bir yazı yazmanızı istiyorum."

İyi ya da kötü olsun anılar değerlidir bence. Bizlere bir şeyler katmıştır hepsi. Her yaşanılandan bir şeyler almışızdır, bu sayede de büyüyoruz zaten. Yaşayarak ve öğrenerek büyüyoruz. Önemli olan ilerde bir gün geçmişi düşünürken, anıları hatırladığınızda size ne kattığıdır, neler hissettirdiğidir ve hala aynı şeyleri hissettirebiliyor olmasıdır. 10 yaşında var yokum. Uzungöl'de futbol oynamıştık oraya bizim gibi gezmeye gelen kişilerle. Adamlar benim için "bi yerde oynuyo mu altyapıda filan" diye sormuşlardı. Bu güzel hatırlayacağım bir anıydı. Şimdi bunu arkadaşlarıma anlatırken "ulan futbolcu olabilirmişim işte bak o yaştayken sormuşlar bana hey gidi" diye iç geçiriyorum.

5. sınıfta dersanedeyken olan bir anı var bir de.(Evet 8 yıllık ilköğretime geçilmeden önceki son nesildenim). Ben o zamana kadar baya cırcır konuşan, sürekli sorular soran bir çocuktum. Öğretmenim de Hasan'ı susturamıyoruz derslerde dermiş anneme toplantılarda. Neyse dersanedeydik dedim ya, orada bir çocuk vardı yeni tanıştığım, benim muhabirvari sorularımdan sıkılmış olacak ki "sen ne kadar çok soru soruyorsun ya?" demişti bana. Benim şimdiki, yeni tanıştığım kişilere karşı sessiz, ilk başlarda fazla soru sormayan yapımda bu anının da etkisi var. Hani psikologlar çocukluğuna inerler ya insanın. Bu da o hesap, ben bedavaya indim çocukluğuma. Bu da aslında kötü bir anı gibi gözükebilir bazılarına. Ama çok konuşup, boş konuşan ve kafa açan çok insan tanıdım. Belki bu gerçekleşmemiş olsa ben de onlardan olacaktım. Olmazdım diye düşünüyorum ama yine de çok fazla konuşmayı sevmiyorum. Gerekmedikçe, ihtiyaç duymadıkça. Ben böyle diyorum ya sessizim, fazla konuşmuyorum filan. Siz de beni hiç konuşmayan biri zannedeceksiniz. Arkadaşlarımın yanında gayet şakıyorum yahu yanlış anlama olmasın.

Gelelim eşyalara. Bununla alakalı da iki anı. Birincisi; 17 Ağustos ve 12 Kasım depremlerinde üzerimde o zamanlar yeni almış olduğum Bayern Münih forması vardı. Lanetli forma, lanetli takım!



Bir diğeri ise bu sene Mayıs civarında 2 ay İş Etüdü görevlisi olarak çalıştığım fabrikada giydiğim önlük. Önder'le beraber Yaşar Usta olmuştuk o dönemde giydiğimiz önlüklerle. İşçilere her yerde değer verilmesini istiyorum. Yaşar Usta'yı seviyorum. İşten ayrılırken de önlüğün bende kalmasını istedim kendisine bağlı çalıştığım Mühendisten. O da kırmadı sağolsun. Ömrümün sonuna kadar saklayacağım bu önlüğü.

Eşyadan da araca atlıyım. Orada çalışırken yine, forkliftle yolların kralıydık be!



Bu konu hakkında yazmasını istediklerim ise;
Şirö
Macchu Pichu Kaymakamı
crazywomenrosemary
imgelemge*

23 Kasım 2010 Salı

Siz de Başınızı Alıp Gittiniz Ya - Kaçan Kuşlarım Oldu

Kaçan Cennet Papağanlarıma ve Muhabbet Kuşlarıma "babacım, cici kuş" demeyi öğreteceğime, "evden kaçmıcam" demeyi öğretseymişim keşke.

10'lu yaşlardayken muhabbet kuşum vardı. Sene 95 civarları işte. O zamanların popüler furyasıydı heralde Muhabbet Kuşu beslemek. Hatırlıyorum da komşuların çoğunda, akrabalarda filan hep olurdu Muhabbet Kuşu. Şimdi kalmadı mesela pek. Ya da ben farklı çevrelerdeyim, bilemiyorum.

Ne kadar çok emek vermiştim o zaman o kuşa. Konuşturmak için rahat 2 ay uğraşmıştım, omzuma alıp 156743165 kere aynı kelimeleri tekrar etmiştim. Sonunda konuşmaya da başlamıştı. Verdiğin emeğin karşılığını aldığında hep bir mutluluk, huzur hissedersin ya. Bunda da olmuştu o. Bu kuşun dışında bir kaç Muhabbet kuşumuz olmuştu ama hiçbiri bunun yerini tutmamıştı. Belki de hiçbirine bu kadar emek vermemiştik.

Bayram tatili için Zonguldak'a giderken halama bırakmıştık. Halam da 3 günde kaçırmıştı onu. Tüm verilen emekler de uçmuştu. Sonradan aldığımız kuşlara emek veremeyişimin de nedeni buydu esasında.



3 sene önce de Cennet Papağanlarım vardı. Öğrenci evinin pisliği yetmezmiş gibi bir de onların pisliği vardı evde ve odamda. Ama cidden acaip tüy döküyorlardı. Bir dişi bir erkek olan bu yavrulara Earl ve Catalina isimlerini koymuştum. O aralar Taha'yla Hey Earl, Hey Crabman diye diye dolaşıyoduk. Catalina'yı da Earl kapsın istemiştim ama dibs'i önce Randy söylemişti işte. Kuşlar diyarında bari Catalina Earl'ün olmuştu.

Konuşturmak için çalışmamıştım bunları. Çift olduklarından imkansız gibiydi konuşmaları. Sürekli soba bacasının oraya çıkıp orda duruyorlardı. Oranın kapağını da bunlar düşürmüştü zaten. Bir keresinde o bacanın boşluğunun yukarısına çıkmışlardı. Bir gün boyunca inmediler. "Öeeeh özel hayat diye bişey var lan, 1 gün balayına gidiyoruz biz" dediler muhtemelen giderken.

Bu yavruları da saf ev arkadaşım Raif kaçırmıştı. Bir insan kuşu kafesinden çıkardığında neden camı açar? Sonra da karşıdaki binanın penceresinin önündeki kırmızı kalem kutusunu kuşlar zannedip, gidip "pencerenizin önündeki şey bizim kuşlar mı?" diye sordu adam.

Bir üçüncü kuş maceram ne zaman olur bilmiyorum. Bir de ilkokuldayken bir tavşanım olmuştu. Davşanım! O ise 15 günde hayatını kaybetmişti. Dedemden sonra ilk kez bir canlının ölümüne ağlamıştım. Hikaye de yazmıştım bunun üstüne. Keşke saklamış olsaydım o hikayeyi..

Sen de başını alıp gitme, bir daha bulamayacağım şekilde.. Vakti, zamanı geldiğinde; ben geleceğim.

14 Kasım 2010 Pazar

Ben Mesela

Uçarım Mesela, Yerlere Göklere Sığamıyorum

Bir geceyi daha sabahlayarak sona erdirdim. Bu yazıyı yazdıktan sonra da çıkıp dolaşacağım; yorgun insanların pazar tatilini yaptıkları boş sokaklarda. Biraz daha sakin kafayla düşünüp cevaplar arayacağım kendime. Kendim için almam ve uygulamam gereken kararlar var.

Üsturupsuz Yazar ve Murshill tarafından "Garip alışkanlıklarımız ve yapamadıklarımız'ı" yazmakla görevlendirilmişim.

Yemeklerle başlayayım. Herhangi bir şeyi herhangi bir saatte yerim. Ağır olur bu saatte düşüncesi bana işlemez. Gecenin 3-4'ünde makarna da, patates de, nohut da yemişliğim vardır. Sabah uyanıp okula gidecekken de aynı durum söz konusu olabilir.

Çok yemek seçerdim eskiden. Azalmış olsa da hala seçiyorum. Mesela et yemem ama kıyma ve köfte yerim. Tavuğu kemiksizse yerim. Kemiğinden ayırıp, zahmete girecek kadar çekici bir lezzeti yok bana göre. Balığı da aynı şekilde kılçığıyla uğraşmaya üşendiğimden yemem. Yediğim tek balık Hamsi'dir. Bir de alabalık çok zoraki durumlarda.

Yemediğim herhangi bir yemeği yememe sebebim çocukken oluşan bir şeydir. Görünüşünü sevmemişimdir ve yememişimdir. Yemediğim çoğu yemeğin tadını da bilmem hiç. Bilmek de istemem. Sonraları yemeye başladığım birkaç yemek de bunun pişmanlığını yaşamadım değil. Ama yine de bu tutumum devam eder. Annem bir kase aşure yemem için yaklaşık 10 sene önce 20 lira teklif etmişti. Bir kaşık aldıktan sonra 20 lirayı da aşureyi de reddetmiştim.

Bir çorabı 3. kez giyemem. Zenginlikten değil, fakirlikten kırınıyoruz malum. İlla ki bi tekini kaybederim. Sonra o kaybolan alakasız bir yerden çıkar, ama kaybolmamış olan tekini diğeri kaybolduğu için bir yerlere atmışımdır ve bu kez de onu bulamam.

Her 2 bulaşık yıkamamın 1'inde bardak kırardım. Artık biriktirmiyoruz ya olmadığı için, kıramıyorum.

Her içtiğim 500ml'lik su şişesinin üzerindeki etiketi söker o gün boyunca onu kendime bileklik yaparım. Fotoğrafta görüldüğü gibi.

Bunu kibarca söylemenin bir yolunu düşündüm, sonra ne gerek var ki dedim. Dışarda alışık olmadığım bir tuvalette sıçamam. Güney Amerikalı futbolcuların Türkiye'ye uyum sağlamalarına benzer bir durum. Misafirliğe kalmaya gittiğim yerlerde de zor bir durum oluşturur bu. 2 gün, 3 gün, dayan dayan dayan. Mesela İtalya'ya gitsem, 1 hafta kalacağımı bilsem orda, o 1 haftayı sıçmadan geçirirdim.

Klip izleme ve bir şarkının klibini merak etme gibi bir durumum yoktur. Genelde sıkılırım. Hatta tipini bile bilmediğim dinlediğim kişiler vardır.

Yaş pastayı hiç sevmem, doğum günlerinden ve doğum günü kutlamalarından nefret ederim.

5-6 senedir aynı kilo civarındayım. 70 ±2 arasında gider gelirim. Çok sıkıcı değil mi?

Yeni girdiğim bir ortamda konuşmaktan çok incelemeyi, gözlem yapmayı tercih ederim. Yeni tanıştığım biriyle de muhabbet etmek için kendimi kasmam. Muhabbet edebileceğim biriyse konuşurum elbet. Birkaç diyalogtan sonra da anlaşılır o kişinin uygun kafada olup olmadığı, muhabbet edilebilitesi. Sırf laf olsun, konuşalım, susmayalım diye konuşmaya çalışmam yani. Bu tip ortamlarda oluşan sessizlik birçok insanı gerer ama ben rahat olurum. Ee niye sustuk moduna giren ve bunu 10 dakikada bir dile getirenlere de ayrıca uyuz olurum. Susan sadece ben değilimdir. Muhabbeti tek başına ilerletmesi gereken de.

Uykuya karşı olan zaafım yüzünden, işe geç kaldığım ve bu yüzden işten çıkarıldığım, sınava gidemediğim olmuştur.

İddaa'da hep tek maçtan yatarım. Alışkanlık haline geldi artık.

Gece deniz kenarında, sahilde sabahlamayı severim ve bunu yapmak isterim senede birkaç kez. Ama yanımda yandaş bulamadığım için çoğu zaman pek gerçekleştiremiyorum. "Lan olm deli misin?" gibi yaklaşımlarda bulunuluyor tarafıma.

Uyurken ve işerken hapşırmışlığım vardır.

Arkadaşlarımın bir çoğu "lan ne adamsın" der. "Ne adamım lan?" diye sorduğumda cevap veremezler. Ne adam olduğum hala belirsizliğini koruyor.

Dış görünümüme pek fazla önem vermem. Saçım başım dağınık, yataktan kalktığım haldeki saçlarımla, ütüsüz bir tişört ya da gömlekle çıkarım dışarıya. Annemin tüm "ver de ütüleyeyim" ısrarlarına rağmen. Biraz yırtılmış kıyafetler de dahil buna. O yırtık kıyafetler farklı bir şey giyiyormuşum gibi hissettirir bazen.

Yapamadıklarım diye birşey yok.
Yapmadıklarım var. Tüm bunların yanında bir de;
Hala çekip gidemedim, şöyle bir aylığına en azından.

Dağınık ve düzensiz bir odam olduğunu söylemiştim önceden. Fotoğrafını çekip koymaya utanıyorum valla, o derece artık.

Bu konuda söyleyecekleri olmasını istediklerim:

Schrödinger'in Kedisi
Mathilde Tahon
Kübik
mergiz
kitap gibi kız
kepazeyim
TheBigLebowski

9 Kasım 2010 Salı

Öğrenci Evi Manzaraları - Bizim Evin Halleri


3 yıl kaldığımız eski evimizden Haziran'da taşındık. Taşınma serüvenimiz ev sahibinin sözde tayini çıkma muhabbetiyle başladı. Taner'i aramış tayinim oraya çıktı Temmuz başına kadar evi boşaltın demiş. Taner'e "at yalanı" diye başlayan bir cümle kurdum. Eylül'e kadar kontratımız var. Kayseri'de ev kiraları peşin ödeniyor senelik. 1000 lirasını ödememiştik kiranın. Ev arayışlarına başladık filan neyse. Adama da kalan parayı ödemicez dedik. Adam da 200-300 lira bari verin dedi. Yok abi veremeyiz yeni eve bi sürü taşınma masrafı olcak, zaten 2 ay erken çıkıyoruz dedik. Hakkımı helal etmiyorum dedi. "Biz de etmiyoruz biz 3 kişiyiz!" dedik. Kısa bir süre sonra da tayinim çıkmadı kalın dedi. Yok dedik biz bulduk ev taşınıyoruz. Atmış yalanı yani.

Evimiz neredeyse hiç düzenli bir ev olamadı. Eski evdeyken biriken bulaşıklar en büyük belamızdı. Ne kadar çatal, kaşık, tabak, tencere varsa hepsi tamamen bulaşık olana kadar bulaşık yıkanmazdı. Hepsi bulaşık olunca da yıkanmazdı. İhtiyacımız kadarını yıkardık işte 3-5 tabak kaşık filan. Yeni eve taşınırken mutfak malzemelerinin yarısından çoğunu bıraktık. Artık evde 5-6 tabak, 7-8 çatal, 3-4 tane de kaşık var. Yemek yendikten sonra yıkanmasa bile o bulaşıklar bir sonraki yemekte hepsi yıkanmış oluyorlar mecburen. Bizim için doğru bir karar almışız.

Bir de şöyle birşey vardır ki. Dönem başladığında bu sene düzenli olcaz bulaşıklar birikmeden yıkancak diye kurallar koyulur. 2-3 hafta uyulur bu kurala. Sonrasında gevşeklik başlar. Sonra vizeler başlar. Vizeler bitsin tekrar düzenli devam edicez denir vizeler boyunca. Vizeler biter bi memlekete kaçış süreci olur. Peşine finaller yaklaşır. Finaller bitince yazın memlekete dönüş sürecinde tüm bulaşıklar yıkanır, oda düzenlenir, ve ev kimsenin yaşamayacağı dönemde en refah zamanlarına kavuşur.

Yediğimiz yemekler belli başlı malum. Makarna, Yum-pat(çok şekil bi isim yalnız), hazır çorba, patetes kızartması, menemen.. Ama en çok makarna. Ve illallah geldi. Yemek yapabiliyorum aslında ama ona da üşeniyorum lan bazen. Pilav-Tavuk Sote ikilisini çok güzel yapabiliyorum. Ayda bir şımartıyoruz işte kendimizi bu ikiliyle.

Kişisel olarak odama gelirsek. Bilgisayarın bulunduğu masanın üstünde boş yer yok neredeyse. Bazen artık katlanamıyorum temizliyorum üzerinde hiçbirşey bırakmıyorum. 2 gün geçmeden yine her gereksiz şeyi üzerinde buluyorum. Sadece masayla sınırlı değil bu dağınıklık ve düzensizlik. Yerlerdeki ders notları, çoraplar, birkaç yüzüne bakılmayan kıyafet. 2 haftadan beri çeki düzen vercem güya.

Eve şöyle 50-60 liralık alışveriş olayını en son 4 yıl önce filan yapmıştık sanırım. Onda da baya bi dumur olayla karşılaşmıştık. Ramazan'daydı. Gittik markete alışverişi yaptık. 75 liranın üstüne çıkınca alışverişte Ramazan İaşe Paketi veriliyor zannediyoruz. Bi tane broşür gibi bişi verdiler elimize. Neyse kasaya geldik. 77 lira tuttu aldıklarımız. Arkadaşlar nasıl sevindi o anda. Gol atmış Tuncay Şanlı gibi "oleeey" nidalarıyla beraber yumruk hareketleri yapan bile olmuştu. Sonra elimize en dandiğinden içinde 27 taneden oluşan bir koli; "adı meyve suyu tadı şekerli su" olan meyve suyunu verdiler. "Hani İaşe Paketi" Ulvi vari isyanımıza onlar parayla satılıyor siz yanlış anlamışsınız dediler. Dışarı çıktık o anki geyik muhabbetini filan tahmin edin işte. Yumruk hareketini yapan arkadaşa oynadık özellikle. O günden sonra herşeyden bolca alalım evde bulunsun olayına girmedik. Buzdolabımız var ama kolayı, yoğurdu filan soğuk tutmak için kullanıyoruz. Boşuna elektrik harcıyo meret.

Önder halasına gidecek 2 haftadan beri. Bavulunu oraya bırakmış. Okuduğunuz şehirde bir akrabanın olması iyi birşey aslında. 2 haftadan beri gidemedi. Yarın için kararlı baya. Geçen yıl da halasına gidemediği için Mayıs'ın sonuna kadar botla dolaşmıştı. Böyle üşengeç varlıklarız işte.

Haftada sadece bir gün girmem gereken 1 dersim var. Onun dışında boşum. Geleli 1 ay oldu hala iş bulamadım. Bir tane bulur gibi oldum, geçenlerde bahsettiğim kafe işi malum. Çıkıp aramıyorum da. Erteledikçe erteliyorum. Cebimde ne zamana kadar idare etmem gerektiği belli olmayan 50 kuruşum kalmış olmasına rağmen. Kariyer.net'ten başvuruyorum işte 3 yıl sonra geri dönerler diye. Neyi bekliyosun bu kadar diyeceksiniz. 1-2 yer var haber beklediğim. Bakalım yine ofsayta düşecek gibiyim sanki ama.

Çok sıkılıp evde kendi kendimize doğaçlama videolar da çektiğimiz oldu. Sanattan Bir Gıdım.

Ödenemeyen faturalarımız da oldu tabi. Elektrik de, su da, internet de kesildi dönem dönem.



Şu sigaraya gelen son zamlardan sonra tütün sarma işine girmiştik. Kendin pişir kendin ye misali sarıp sarıp içiyoduk. Bu sene de kaçak sigara olayına girdik. Hem de beleş. Nasıl beleş geliyo diye sormayın. Derin bağlantılarımız var. Alakası yok. Geliyo işte bi şekil. Sigaraya para vermemek, sigarayı yatana kadar bitirmeden idare etmeye çalışmamak çok güzel bir duyguymuş. 4-5 gündür bunu da anladık. Azalttık da galiba bu sigara bolluğunda sigarayı baya. Herşey o sigara paketinin biteceği stresi ve ona verilen paradan dolayıymış.

Gece yatmaz, sabah kalkmaz oldum yine. Makine'ye birkaç sene önce bağlanan Rize'li teyzenin Okan'a dediği gibi. Sabaha kadar oturiyruk, akşama kadar yatayruk. Perşembe günü sabah 10'daki dersime(7. seneye gelmişim hala sabah 10'da dersim var lan!) gidebilmek için Salı'yı Çarşamba'ya bağlayan gece hiç uyumama formülünü 2 haftadır uyguluyorum. Çarşamba akşamı en geç 12'de düşüyorum yatağa.

En çok yaptığımız şey bilgisayar başında geçirilen vakit. Çoğunlukla bomboş geçen vakit. Arada bir slayttan ders çalışmak için kullanır gibi oluyoruz işte.

King oynamak için 4.müz yok. Bu ne kadar acı bir şey bilir misiniz? Bilirsiniz illa ki, bi evde kaç kişi kalıyosunuz zaten lan. 3-5-8 oynamaya mahkum durumdayız biz de. Ve bu aralar hiç iyi kağıt gelmiyor elime.

11 Ekim 2010 Pazartesi

Bahtsız Bedevi


Son iki üç gün ve geçmişteki yaşadıklarımdan da yola çıkarak evet Bahtsız Bedevi'yim.

Gelelim son 2-3 güne. Ersin'in yanına gidiyorum İzmit'e. Terminalden bindiğim minibüsün doğal olarak İzmit'te terminale gireceğini ümit ediyorum. Ama adam bunu söylemiyor, ek olarak da İzmit'in baya bir ücra köşesinde soruyor sen terminalde mi inecektin diye. Evet diyorum. Biz terminale girmiyoruz diyip sen burda in şu yeşil minibüsler terminale gidiyor diyor. Ersin beni terminalde hala bekliyor. Ben o lanet olası yeşil dolmuşa biniyorum. Terminale gidene kadar İzmit Merkez'in her köşesini gösteriyor bana. Ersin terminalde 1 buçuk saat bekledikten sonra yanına gidebiliyorum. Sanki terminalden başka bi şehire gidicez de orada buluşuyoruz. Ama İzmit Merkez'e Ersin de çok aşina olmadığından, yine en rahat kaybolmadan buluşabileceğimiz yer başta kararlaştırdığımız Terminaldir diyorum.

Sonuç olarak Terminal'e varıyorum 2 saatlik rötardan sonra ve eve geçiyoruz. Karnımız aç bişeyler hazırlayıp yiyeceğiz. Patates kızartalım diyoruz. Ocağın olduğu masa 20 derecelik bir açıyla yere baktığından bize uyarıyı veriyor aslında. Patatesleri kızartırken o fritöz telinden dolayı kızaramayan patatesler için o teli alıp direk tencereye dökelim patatesleri diyor Ersin. Döküyorum ve o anda nasıl yanlış bir karar verdiğimizi anlıyoruz. Tava yere düşüyor. Yer ve duvar yağlanıyor. Patatesler de yerde tabi. 1 saat temizlikle uğraştıktan sonra dışardan Pide söylüyoruz.

Ersin duvardaki yağ izini göstererek; "boyayacaksın o duvarı" diyor.
Ben: "Ne boyıcam lan, mis gibi yağlı boya oldu işte duvarın" diyorum ve kopuyoruz.

Burdan sonrasının bedevilikle pek alakası yok rutin olaylar.

Gece boyunca Pes 2010'da ezeli rekabet haline gelen çekişmemizde Gana - Uruguay maçlarını oynuyoruz. Gana benim tabi. Asamoah Gyan adamım. Ersin'e sen de bi `zenci power` al diyorum. Fildişi Sahilleri'ni alıyor ve esas rekabet böyle başlıyor.

İstanbul'a geliyoruz Cumartesi günü. Akşam Kurban Konserine gidiyoruz. Muhteşem bir konserdi.

Az daha hakim'i çalmadan gideceklerdi ki ekstraya eklediler. Kurban'ın en sevdiğim grup olmasının nedenini de bir kez daha anladım bu konserde. Konserden çıktığımızda sesimiz de çıkmıyodu. Seyirci de gayet iyiydi. Deniz de, seyirciyle iletişimi de aynı şekilde.

Konserle alakalı bundan bahsetmezsem olmaz. Konserde az yanımızda kolonun dibinde bir çift vardı. Sevişmek için otel yerine yanlış adrese gelmişler. Tipe göre yorum yapmayı da yapanları da yanlış bulurum ama adam İbrahim Tatlıses konserine bile gitse abes kaçar, öyle bir adam. Konser boyunca ne bi şarkıya eşlik etme, ne zıplama, ne sahneye bakma. Birbirine tutkalla yapışmış gibi sarılmış bir halde sık sık öpüşerek durdular. Adamın ifadesi Guiza'nın gol kaçırdığı anlardaki ifadenin aynısı.

Ertesi gün Ersin İzmit'e geri dönecek. Haydarpaşaya gitmek üzere evden çıktıktan az sonra polis çeviriyor yolda, üst başımızı arıyor ama nasıl bi arama. Özellikle beni tabiri caizse donuma kadar arıyorlar. Hapçı tipi filan mı var lan bende?

Şimdiye kadar İstanbul'dan uğurlayan Ersin, uğurlanan ben olmuştum hep. İlk defa ben Ersin'i İstanbul'dan yolcu ediyorum. Bu garip hissiyatla beraber Taksim'e geçiyorum. Yine tulumcu çocuklara rastlıyorum. Yarım saatlik bir ufak konser tadında geçiyor zaman. Yanlarına oturuyorum, onlarla söylüyorum türküleri. Kazım'dan, Gökhan'dan, Birol'dan çalıyorlar.

Bu da blogun ilk yazısı. Bedevilikle başlamışım yazmaya.




24 Eylül 2010 Cuma

Salak Çocuklardık


1 2 3'ler yaşasın Türk'ler.
4 5 6 Polonya battı.
7 8 9 Alman domuz.
10 11 12 İtalya tilki.
13 14 15 Ruslar kalleş.
16 17 18 bilmem ne Portekiz. Hakkaten ne Portekizdi bu? Bi de devam ediyo muydu sonsuza kadar?

**************

3-5-7-10 Anadolu Şampiyon.

**************

Yağmur yağıyor güzel. Seller akıyor ona da tamam. Arap kızının ne işi var lan camda?

**************

Hele bir kutu kutu pense diye oyun vardı. Yontma Taş Devrinden Cilalı Taş Devrine geçiş bu oyunun icatıyla gerçekleşmiştir heralde. Nasıl bir amaç uğruna bu oyun çocuklara oynatılır ki?

Bu ve benzeri aptal saptal şeyleri dilimize pelesenk edenler kimlerdi yahu? İlk kimden çıkardı bu tekerlemeler, oyunlar?


Nasıl unuturum ki bunu? Zehra'nın hatırlatması üzerine son düzenleme. Tabi ki de şu tekerleme:

O piti piti karamela sepeti.
Terazi lastik cimnastik.
Biz size geldik bitlendik. (Ufacık çocuğa söyletilenlere bak hele)
Üfffff yazarken sıkıldım devamını da yazmıcam. Hepinizin ezberinde zaten.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Ferah Sokak ve Güzel Anılar

Birkaç gün önce oradaydım. Ferah sokak'ta. Çocukluğumun önemli kısmının, en güzel anılarla dolu olan kısmının geçtiği sokak. O günlere geri döndüm, gözümde canlandı anılar. Eski halini getirdim gözlerimin önüne. Çok değişmiş, çirkinleşmiş. O günden bugüne çirkinleşen herşey gibi.

Kimler vardı bu sokakta. Serhat-Ferhat kardeşler. İkisini de severdim ama Ferhat'ı bir ayrı severdim. Zeki-Metin ikilisinin Zeki'si gibiydi Ferhat. Bağırırken, gülerken. Selim vardı, aynı sınıftaydık ilkokulda. Caner'le de öyle. Soner vardı ilkokul 1. sınıfı okumadan 2'ye geçmiş okuldan önce okuma yazma öğrendiği için. Süper zeka derlerdi mahallede kendisine. Barış vardı her mahallede bir tane dişini, sözünü geçiren kişi olur ya; O'ydu işte. Ayberk abi vardı. Bizden 5 yaş büyük, ortaokuldan sonra askeri liseyi kazanarak ayrılmıştı aramızdan. Enes vardı, garip değişik biriydi. Gürcan vardı, bahçelerinde az basketbol oynamamıştık.

Nasıl geçerdi o sokakta günler, haftalar, aylar. Yaz günlerinde sabahları Kuran Kursu'na gidilirdi ilk birkaç gün. Sonrasında kaynatılırdı kurs. Öğlen 12 civarında çıkardı herkes dışarıya. Buluşurduk Ferah Sokağımızda. Gerçekten de adı ne güzelmiş. Ferah Sokak!.. Akşam 8-9'a kadar yemek yemeden nasıl dayanırdık o sıcakta günde 3-4 maç yapıp da.? Heralde çocukluk enerjisi.

Dönem dönem farklı oyunlar moda olurdu mahallede. En gözde oyunumuz tabi ki futboldu. O hiç unutulmazdı neredeyse. En azından bir maç yapardık o sokaktaysak o gün. Serhat-Ferhat kardeşlerin bakkalları vardı. 9 katlı toplarımızı onlar getirirdi hep. Yarısını ben patlatmıştım belki de. Her patlayan toptan sonra deftere yazardılar borcumu. Hiçbirini vermemişimdir belki de. Daracık sokakta bahçelere, arabaların altına kaçan toplar. Klasik atan alır sipor geyiklerimiz. En iyi solak yarışması yaptığımızda ilk şutu ben çekmiştim ve Nadir Amca'nın 20X20'lik camını kırmıştım. En kötü solak bendim belki de. Nadir Amca az topumuzu alıp kesmemişti. O kırdığım camın da parasını ödetmişti. Çok aksi biriydi. Sürekli kovalardı bizi top oynadığımızda. Top bahçesine kaçtığında "eyvah!" derdik, "gitti top". Arada bir Serhat-Ferhat'ın babannesi ikna ederdi de alırdık topu geriye. O zamanlar sahada basmadık yer bırakmadı denilen tabiri sonuna kadar yerine getiren bir futbol oynuyordum. Defanstan topu alıp forvete kadar giderdim paslaşarak veya çalımla. Rakip atağa başlayınca da geri gelir savunmamı yapardım. Bir de dönemin benim için idol futbolcusu Hami gibi şut çekerdim. Onun gibi gerilir ayağımın üstüyle sert abanırdım. Mahalledeki çoğu kişiyi yaralamışlığım vardır o şutlarla. Hami Schalke'ye transfer olduktan sonra sokağa her girişimde "Şalke Şalke" diye alkışlar eşliğinde tezahürat yapardı çocuklar.

Taso ve bilye de nöbetçi oyunlardı mahallede. İkisi sırayla popüler oyunlarımız olurdu. En çok taso ve bilye biriktiren havasını basardı. Sporcu kartlarıyla da çok haşır neşir olmuştuk tabii. Simit, kayış gibi oyunlar da alternatif oyunlardı.

Tam da o zamanlar bir de ateri furyası vardı. Ateri salonlarına giderdik. Çingen çocuklarıyla dolu olurdu. Arkamıza gelip bi el versene oynıyım diye diretirlerdi. Doğum günümde sınıf arkadaşım Rüya'nın aldığı radyoyu kaptırmıştım bu çocuklardan birine o ateri salonunda. İçim acımıştı. Hediyeydi sonuçta. Çok da sevmiştim, değerliydi. Daha sonra evde televizyonda oynadığımız ateriler geldi. Kaset takası yapardık arkadaşlarla. Çok sevdiğim içinde yok yok diyebileceğim bir kasetim vardı. Futbol oyunlarından, nba'e, Mortal Kombat'dan Street Fighter'a Olimpiyatlara. Ateride bir savaş oyununu annemle beraber bitirmiştik bir keresinde ilk oynayışımızda. Kaseti aldığım arkadaşım Soner'e anlatmıştım bitirdik oyunu hatta sonunda tıhe end yazdı demiştim. Anadolu lisesindeydi Soner ben ilkokul 5'teyken. "Tıhe end değil dı end diye okunur o lan" diyip dalga geçmişti benle. Annemler düğüne gitmişlerdi bir keresinde. Ben de fırsat bu fırsat Japonya liginin futbol oyununu oynamaya başlamıştım. Çok uzun sürüyordu lig. Hiç bitirip şampiyon olamamıştım bir türlü. Tam bitirmeye yaklaşmıştım. Şampiyonluğu da garantilemiştim matematiksel olarak ama zil çaldı ve ben korkuyla kapatmıştım ateriyi. Hala içimde uktedir o şampiyonluğu yaşayamamış olmak. Babam ateride bilardo oynamayı sevmişti. Hep de yenerdi beni bilardoda. Çok az oynamasına rağmen bana göre..

Böyle bir çocukluktu işte. Böyle güzel bir sokaktı Ferah Sokak. Bana bu kadar çok anıyı hatırlattı yeniden. O güzel saf günleri. İyi ki varmış. 1999'daki o iki büyük depremin ardından ayrılmak zorunda kaldığım sokak. Şimdi topların kaçabileceği bir bahçe kalmamış sokakta. Arabalarla dolmuş iyice. Bizim gibi top oynayan çocuklar yok artık orada. Ne o sokak eski Ferah Sokak, ne de ben eski Hasan. Herşey eskiden güzeldi.

Bir de şu vardı eskilerde yazdığım:

Özlenen Saflık

23 Şubat 2010 Salı

Karadenİz'den İncİler


Karadeniz'in doğal mizahisi üzerine.. Önce kendi yaşadığım birkaç şeyden bahsedicem Trabzon'lu olarak. Eğlenceli bir yazı çıkarabilirim umarım.

- Üniversitedeki ilk senemizde yurttan çıkmışız 3 Trabzonlu arkadaş okula gidicez. Gelen ilk otobüse binmişiz sanki tüm otobüsler fakülteye gidiyomuş gibi. Ulan bi tanemiz bakmaz mı bu otobüs nere gidiy diye. Bakmamışız işte. Zaten bu olayı ancak 3 Trabzon'lu bir arada yaşayabilirdi.

- Yine üniversite yılları. 2 ya da 3. sınıftayız. Saat gecenin 5'i filan. Hava aydınlanmak üzere. Ertesi gün sınavım vardı ki ben ders çalışmaya niyetlenmişim bu saatlerde. Almışım kağıdı kalemi notlarımı. Balkonda ders çalışıcam. Taner geldi sordu "napıyon hayret ders çalışcan he. İyi de niye burda çalışıyosun" dedi. Ben de hem ders çalışır hem de güneşin doğuşunu izlerim bi yandan canım sıkılmaz dedim. Haa iyiymiş dedi. Güneş nerden doğuyo dedi. Bilmem şurdan bi yerlerden doğar heralde dedim. Buna çok benzer bir hikayeyi Volkan Konak bir konserinde anlatıyor. En sonda video olarak koyacağım.

- Bu daha çok tembelliğime örnek bir olay aslında ama. Araya sıkıştırayım. Yurttayız üniversitenin ilk senesi. İki Trabzon'lu bir odayı paylaşıyoruz yine. İkimizde yatağa yatmışız. Işık açık. Emrah'a "kapat la şu ışığı" dedim. Üşendi "sen kapat" dedi. Ben de üşendim tabi. Dur dedim Musti'yi arayalım çağıralım gelince kapattırırız. Aradım Musti'yi uyuyomuş uşak. Uykulu ve anlaşılmaza yakın ses tonuyla "noldu olm" dedi. "Az bizim odaya gelsene" dedim. Geldi, yine "noldu" dedi. "Şu ışığı kapatsana la" dedim. "Hay sokayım size" dedi ve ışığı kapatıp gitti sağolsun.

- Bu da Emrah'ın bizzat yaşadığı olay. Trabzon'da köylerindeyken rahmetli dedesiyle oturuyorlarmış. İkindi ezanı okunmaya başlamış. Dedesi hayırdır daha bi saat var ikindiye demiş. Aradan 5 dakika geçmiş ve cami imamı bir anons yapmış. :
"Sayın cemaat kusura bakmayin, ezani bi saat erken okuduk. Bi yanlışluk oldi. Nemazlarınızı kılmayin."

- Bir keresinde bir arkadaşıma bir konserden şarkı dinletecektim(O da Trabzon'lu bir arkadaşımdı tabi). Aradım kendisini. Şarkının sonuna kadar dinlettim (sanıyorum). Akşam oldu eve geldim. Msn'de sordum nasıl geliyodu ses diye. Ne sesi dedi. Şarkı için aradım ya seni dedim. Yoo dedi ben o hattımı kaybetmiştim kimi aradın sen? Hattı telesekreter mesajına ayarlıymış. Ben de telesekretere bırakmışım o sesleri. Daha sonradan buldu hattını, dinledi. Mesaj yerine ulaştı geç de olsa. :)

Aklıma gelenler bunlar. Aslında çok daha fazla şey var ama. Aklıma geldikçe birikince 2. bir yazı yazarım kendi yaşadıklarımdan.

Bir tane de Oflu Ali'den.

- Ofsporun bütçesi 1 trilyona ulaşmış. Başkana sormuş nasıl yaptınız diye bi adam. Başkanın cevabı: "maçlara giriş bedava. maç biterken kapıları kitliyoruz. çıkış 30 lira".

Ve bu da Volkan Konak'ın bir konserinde anlattıkları.

20 Şubat 2010 Cumartesi

Bir Yazı Kaleme Almıştım Kendi Ellerimden..



2009 Ekim'de yazmıştım bunları. Buraya arşivimizde bulunsun diye ekledim. Facebook'taki geleceğimiz belli olmaz. Kaybolup gitmesin. Dileyenler okuyabilir. Dileyenler yok varsayabilir.


Bir yazı kaleme alacoğum. Dostlarım, arkadaşlarımı da katarak. Biraz sıkıcı bir adamım galiba. Bazen kendimden bile sıkılıyorum. Sıkıcılığımın esas nedeni sessiz sakin birisi olmam galiba. Az konuşan biri olmam bazen. Daha çok kendi kendimle konuşuyorum. Kimilerinin gülmediği şeylere gülüyorum. Birçoğunun güldüğü şeylere gülemiyorum. Özellikle yalnız hissettiğim zamanlarda.

Ruh halimi en iyi çözümleyen kişiler Sinan-Numan kardeşler. Kardeşlerim benim. Sinan'ın sürekli vurguladığı gibi umursamaz hallerimle birşeyler yapıyorum hep. Ne yaparsam yapayım. Umursamaz adamım işte. Telefonu açtığım gibi Sinan'ın sorduğu ilk şey; "napıyosun? Umursamaz tavırlarınla televizyon mu izliyosun?" olmuştu. Numan'ın akçakocada diskoya giren kız takliti ve çözümlemesine bir ömür boyu gülebilirim sanırım. Beni her daim güldürebilecek olan iki güzel dost. Hep var olun.

Ersin'im var 12 yıl oldu heralde hayatıma gireli. Yerin çok çok ayrı be! dostum. Ömrüm sonuna kadar ol hayatımda. Arada bir bana "yakışıklı piç" de. Kaldır bi taraflarımı. Ben de "hadi lan ne yakışıklısı" diyeyim. Aynı anda aynı şeyleri düşünüp aynı şeyleri söyleyelim hep. Sonra da o meşhur "zuha" kopmasıyla güzel kahkahalar atalım.

İlk gördüğüm zamanlar kim lan bu artist dediğim kardeşlerin kardeşi Egemen kardeşim. Senin gibi 5.00 ortalamaya sahip olan bi adama tembelliği bulaştırabilmek her yiğidin harcı değildir di mi? Kabul et tanıdığın en tembel adam benim. Pişman olmamışsındır umarım bunu sana bulaştırdığım için seni tanıdığıma. Güzel gözlü (Türkan Şoray :) ) güzel kardeşim. Hayatlarımızın yeniden aynı şehirde kesişmesi dileğiyle.

Esat; ilk zamanlar psikopat mı bu çocuk 2 dersaneye birden gidiyomuş diyodum. Gömülüp soru çözerken de görüyoduk seni. Tanımadığımız zamanlarda. Sonra birlikte geçen bir sene. Dersanedeki hocaların yaptığı ibneliklerden dolayı az mı sövüyoduk Egemen' Mehmet'e. :)

Yurtta ilk tanıştığım şahsiyet. Kızıl ejder, Bahtiyar, Adige, Önder'im.. Yurtta ilk dışarı çıktığımız günler ne çabuk geçti. Yapmadığımız şey kaldı mı seninle? Çevirmenliğinden ameleliğine kadar herşeyi yaptık. :) Daha da çok şey yapacağız..

İlk zamanlar söylediklerini anlamakta güçlük çektiğim şimdilerde ise tercümanlığını yaptığım Eşgi şahsiyeti. Senin gibi bir insan daha var mı lan dünyada? Senle beraber izlediğimiz en güzel iki film; "Michael Owen'ın Gözyaşları" ve "Denizdeki Okyanus" di mi? :) Şanslı sayıyorum kendimi seni tanıdığım için.

Obili, hey zenci adamım. İngiltere vizen çıkmadı mı daha? Alıştın oralara tabi kesmiyo artık İstanbul bile. Neleri paylaştık, neler yaşadık be kardeşim. Seni ışığı söndürmen için yatağından kaldırdığımız gece unutulmayacak. İngiltere'en getirdiğin çikolatalar duruyo hala. Geçenlerde Laz yemeye çalışmış ama becerememiş. :) Hatırası var, o önledi yemesini. Güzel dostum ilerleyen senelerde iş hayatında da birlikte olabilmek dileğiyle.

Laz; telefonunda hala sarsuk diye mi kayıtlıyım lan? Gelip bakacam birazdan. Eskiden yazan isim daha iyiyi sanki be: Rockçı :) Bak o kadar farklı eve filan çıktın ama yine benimle aynı odadasın. "Hasan yatalım daa" diyeceğin çok gün var önünde. Kurtulamadın yani :) Şu camı 24 saat açık tutturmasan iyi olacak ama. :) Hasta olcaz lan. Zaten sağlam sayılmayız. Hemşerim, kardeşim, sarsuktan sevgilerle.

Muhammed; Eşgi kadar olamasan da senin de konuşma hızın gayet iyi. Ulen manga konserine gittiğimiz gün neydi. Saçlar uzun filan tam özenti üniversiteye gelmiş tipler. Gelince bulaşık sırası sende haberin ola. :) Ha bir de Umut'u getirmeyi unutmayasın.

Taner; olm sen nasıl bir masondun öyle. İnternet icat olalı masonluğun kalmadı pek. Odandan kovar durursun. Ne olacak iki dakika durayım daa. Sabahın ilk ışıklarında balkonda ders çalışcaz beraber, güneşin doğuşunu izlemek için güneşin nereden doğduğunu bilmeden.(şurdan bi yerden doğuyodur) :)

Taha; grubunuzda solistlik yapma işkencesini size çektirdiğim için özür dilerim la. Naber la. Hey Earl, Hey Crabman. Translator Hasan'ın telif sahibi insan. Boş kutu bulacağın çeviri işlerini bekliyor. Haberin ola..

Meeehmet İnan. Şekercioğlunun söylemiyle. :) İddaa'da hiç bilmediğin izlemediğin sporlardan dünyanın parasını kazanıp sonra o parayı futbolda eriten başka kimse yoktur heralde. :)


Hatırlayamadığım tüm diğer dostlarım, kardeşlerim. Hepinizi çok seviyorum. İyi ki varsınız hayatımda. Böyle birşeyler karalamak istedim. Umarım rencide ettiğim kimse olmamıştır. Hepiniz iyi ki varsınız..

Ve kardeşler; ayrı olsak da paylaştığımız bir gökyüzü var. Beni özlerseniz gökyüzüne bakın. Ben hep orada olacağım.

Bu arada bunları yazmak duş alırken geldi aklıma. Bu da bir başka tartışma konusu. :)

10 Ocak 2010 Pazar

Özlenen Saflık


Çocukluğun saflığını, temizliğini.. Ne kadar çok özledim..

Rahmetli babamdan çekinirdim hep. Babaların otoritesi vardır ya her evde. O otoriteden dolayı sanırım. Özellikle para isteme konusunda çekinirdim nedense. Hep anneme söylerdim babama söylesin diye. Babam da gülümser benden niye istemiyosun diye sorardı. Önüme bakar bişey diyemez verdiği parayı alırdım. Babamın ömrüne göre yolun yarısındayım şimdilerde.

Depremden önceki zamanlarda yaz aylarında öğle saatlerinde evden bi çıkardık. Akşama kadar yemek yemeden o sıcakta nasıl dayanırdık bilemiyorum. Dönem dönem mahalledeki moda olan oyunlar değişirdi. Kimi zaman günde 3-4 tane maç yapardık. Bazen mahalle maçlarına giderdik Fettah'a. Bazen misket oynamak popüler olurdu, bazen taso oynamak. Her gün dışarı çıkabilmek için annemden izin almaya çalışırdım en az yarım saat. Her defasında da o izni koparabilmeyi başarırdım.

Küserdi annem bazen bana yaptığım şeylerden dolayı. Yalvar yakar barışmaya çalışırdım. Sonunda barışınca uzanırdım kucağına anneciğimin. Oturan kimliğimde de aramızın bozuk olduğu, biraz nanemolla giden ilişkilerdeki kişilere karşı hep özür dileyen, alttan alan kişinin ben oluşumun altında da biraz bu yatıyor sanırım. İnsanlarla dostlukları, iyi ilişkileri, sevgi bağlarını kurmak kolay değil. O zorluklarla kurulan ilişkiler ufak tefek şeyler yüzünden bozulmasın diye belki de bu alttan alışlarım. Çocukluktan kalan saflıklardan birisi.. İyi ki de kalmış..

İlk kardeşim doğduğunda sokaktan oyun oynamaktan eve geldiğimde Huriş'i annemin yanında gördüğümde ilk önce kıskanmış annemin diğer yanına da ben yatmışım. Sonra da tahminimce şimdilerdeki "umursamaz tavrımla" kıskanmaktan vazgeçip sokağa oyun oynamaya geri dönmüşüm.

Mahalledeki, okuldaki arkadaşlarım arasında küfür etmeye başlayan son kişi bendim belki de. Herkes küfür ederken ben içimden "töbe töbe" derdim hep. Sonra orta 2. sınıftayken deprem nedeniyle gittiğimiz Zonguldak'ta ne olduysa bana birçoğu gibi küfretmeye başladım ben de. Tıpkı Taner gibi.

Çocukken yapmam diye düşündüğüm birçok şeyi sonraları yaptım. Çocukluğun o masum saflığı büyüdükçe eriyor. Çocukluğun saflığı temizliğinde kalabilmek isterken, hayat beni belki de yolun yarısına getirdi.