Okumadan Geçme

Facebook

tespit-i şahane etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tespit-i şahane etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2011 Perşembe

Figüran

Hayatımıza, düşüncelerimize ve kişiliğimize etki eden çoğu şey bizim seçimimiz değil. Seçimimiz gibi gözükenler de, aslında değil. Başardıklarımız, yaptıklarımız da öyle. Başardığımız, yaptığımız şeylerdeki payımız, aslan payı değil yani.

Gone Baby Gone filminin açılış konuşmasında şu sözler geçiyor: "Sizi siz yapanın, seçemedikleriniz olduğuna inanmışımdır hep. Yaşadığınız şehir. Mahalleniz. Aileniz. Buradaki insanlar bunlarla gurur duyar sanki kendi başarılarıymış gibi. Ruhlarını çevreleyen bedenler. Etraflarını saran şehirler. Ömrüm boyunca bu blokta yaşadım. Bu insanların çoğu öyle."

Evet, hayata başlamamız ve sonrasında olan çoğu şey seçimimiz değil. Aileden, yaşadığımız şehre. Bir çok insan memleketiyle, yaşadığı şehirle gurur duyar, belirli sıklıklarla bunu dile getirir. Ama bunların daha da ötesinde aslında, bizim seçmediklerimizin hayatımıza etkisi.

İnsanlar yaptıkları, başardıkları şeyleri hep kendilerinin yaptığını, başardığını düşünüyor ama aslında çoğu zaman kendi yaptıkları diğer etkileyen onlarca faktörün yanında çok önemsiz. Misal 10 yaşında bisiklet sürmeyi öğrenen bir çocuk sadece pedalı çevirip, dengede durmayı başarıyor. Sonrasında da bisiklet sürebildiği için övünüyor ve belki de bir başka arkadaşına hava atıyor bu sayede. Ama o bisikletin oraya gelmesinde payı olan onun yaptığından çok daha fazla şey var. Yaşadığı tarih, çevre, ona o bisikleti alan ailesi vs. Aynı şekilde o çocuğun bisikleti sayesinde hava attığı diğer çocuk mesela. Ona bisiklet al-a-mayan ailesi farklılıkları ve değiştiremedikleri, seçemedikleri şey. Aslında bu örnek pek olmadı, anlatmak istediğimi tam yansıtmadı ama, bi türlü toparlayıp da başka bir örnek bulamadım. Her neyse işte, anlatabildiğim kadarıyla böyle. İnsanın hayatındaki yaptıklarında doğduğu ve yaşadığı yerin, çevresinin, geçmişinin, kendisinin dışında gelişen olayların etkisi çok daha fazla yani. Yani aslında insan, kendi hayatının bile figüranı, başrolü değil.

3 Şubat 2011 Perşembe

Günümüz Hormonu

Bugün menemen yaparken, domatesleri soyuyorum, dilimliyorum. Önce soydum; dışının rengi kırmızıyla beyazın karıştırılmışı gibi. Kesip dilimliyorum, susuz, tatsız. Hormonlu yani. Kış mevsiminde hormonsuzunu bulmak da zor oluyor tabi. Susuz, renksiz, tatsız hormonlu domates.

Sonra bu hormona takınca kafayı aklıma geldi.

Peki günümüzün hormonu ne? Bence internet. İnternetin hormon etkisi nerde peki? İnternet sayesinde artık herkes her istediği bilgiye kolayca ulaşabiliyor malum. Yaşı 13-15 olan çocuklar, eskiden 20 küsür yaşlardakilerin sahip olduğu bilgilere sahip olabiliyorlar. Mesela eskiden ulaşılması zor olan şeylere ulaşmak artık çok kolay. Benim küçüklüğümde de internet bu kadar yaygın olmuş olsaydı, belki ben Kazım Koyuncu'yla çok daha erken tanışacaktım. Radyoda arada bir denk gelip de kim bunu söyleyen diye düşünüp durmayacaktım 2 sene boyunca.

İnternet; daha küçük yaşlarda olanların zihinsel olarak daha hızlı olgunlaşmalarını, gelişmelerini sağlayabiliyor yani bir nevi. Gördüğüm örnekleri mevcut; yazdıklarını, düşüncelerini gördüğüm kişilerin yaşlarını öğrendiğimde şaşırdığım çok oldu. Tabi tam tersi etki yaptığı da oluyor. 20 küsür yaşında adamların ergen vari davranışlarda bulunduklarını da görmüyor değiliz Ekşi Sözlük, Facebook gibi ortamlarda.
Eğer hormonlu domatesler yetiştirilmeseydi, ben bugün o menemeni yapamayacaktım ve yiyemeyecektim dolayısıyla. Eğer internet olmamış olsaydı ben bu yazıyı yazmayacaktım, siz bu yazıyı okumayacaktınız. Sanal yıldızlar olamayacaktı hayatımızda. Youtube'da bir video ile ünlenenler olamayacaktı vs vs.

Bu durumun şöyle de bir sonucu var: İnternet sayesinde bazı şeylerle erken yaşlarda karşılaşan insanlar, bazı hisleri, olması gerekenden daha erken yaşta tadıyorlar. Bu da keşfedilecek şeyleri bir yandan hızlandırırken, diğer yandan azaltıyor. Yaş ilerledikçe memnuniyetsizlik durumu çıkıyor ortaya. Daha 20'li yaşlara gelmemiş olan insanlar her şeyden memnuniyetsiz hale geliyor, ergenlik bunalımlarından bağımsız. Halbuki hayatın her döneminde keşfedilecek, öğrenilecek o kadar çok şey var ki.

Bu biraz da şunun gibi: Ufakken mahallede dönem dönem popüler olan oyunlar olurdu. Bazen günde 4-5 maç yapardık 1-2 ay boyunca. Sonra bi anda taso çılgınlığı başlardı 2-3 ay sadece onunla geçerdi günler. Sonra mile oyunu gelir tasoyu yerinden ederdi. Derken boncuk tabancalarıyla "Kurtlar Vadisi" ruhunu yaşardık, Kurtlar Vadisi'nden habersiz. Sonra filmi başa sarar yeniden futbola dönerdik. Bu döngü hep böyle devam ederdi. Bizim çocukluğumuz hep sokakta geçmişti. Ateri oynardık arada bir annemiz izin verdiğince evde. Ama sokaktan vazgeçmezdik hiç. Şimdiki çocuklar gibi evde bilgisayar başında oyun oynayarak, internette takılarak geçirmedik ya çocukluğumuzu biz. Çocukken her duyduğumuz müziği dinlerdik nerdeyse. Bu kadar çok seçeneğimiz yoktu. Şimdi 13-14 yaşında metalci! kesilemiyorduk. 20'li yaşlara doğru fırsatımız oldu yeni müzikleri keşfetmemiz için. Her yeni tarzda farklı bir heyecanla ve keyifle dinlerdik keşfettiğimizi. Tam ortada geçiş dönemini yaşayan nesildik yani biz. Ne şimdi 30'lu yaşlardakiler gibi yaşadık 25 yaşına gelene kadar, ne de şimdi 10 küsürlü yaşlarda olanların yaşadıkları gibi yaşadık o yaşları.

Bugün yapıp yediğim menemenin tadı hormonlu domatesler sayesinde pek de lezzetli değildi. Bilmem anlatabildim mi? Dışarıya çıkın çocuklar.

24 Ocak 2011 Pazartesi

Yeni Başlayanlar İçin Japonca Gibiydin

Geçenlerde Japon Dili'nde okuyan bir arkadaşımla konuşurken bahsetmişti. Japonca konuşma yarışması varmış, bir metin yazıp onu ezbere konuşmaları gerekiyormuş. Kazanan da Japonya'ya gidiyormuş. "Fikir ver belki ilham gelir, biraz komik, biraz mesaj içeren bişey olsun" demişti. Sanırım yarışmaya katılım tarihi geçti, ortaya çıkan iki farklı fikir vardı. Katılmış olmasını isterdim. Ben olsam bu tip bir durumda ben de katılmazdım muhtemelen ama onun katılmasını isterdim. Kendim katılacakmışım gibi konuşma metni düşündüm filan. Giriş kısmı aynı olan finalinde iki farklı sonuca ulaşabilecek bir metindi benim aklıma gelen.

Şöyle;

Kore filmlerini anlayabilmem için en az iki kez izlemem gerekiyor. Karakterleri hep karıştırıyorum birbirlerine çok benzedikleri için. Ya da ben benzettiğim için. Filmleri izlerken sonuna gelindiğinde başa sarıp şu adam kimdi diye bakıp duruyorum. Kimin kim olduğunu anlayana kadar Yüzüklerin Efendisini izlemiş kadar oluyorum süre açısından. Biz küçükken büyüklerimiz derdi hep "Japonlar, Koreliler hep birbirine benziyorlar." Peşine de muhakkak şu eklenirdi; "Ama onlar da bizi birbirimize benzetiyorlarmış." Biz etrafımızdakilere baktığımızda benzetemezdik birbirimizi, aynı şekilde bizim birbirine benzettiğimiz Uzakdoğulular da benzetemezlerdi birbirlerini heralde.

Bu noktadan sonra ulaşılacak iki farklı sonuç var;

1. Doğudan bakanların batıdakileri aynı görmesi, batıdan bakanların da doğudakileri aynı görmesi ve kendilerini, kendi içlerindeki çeşitlilikleri farklı görebilmesi. Daha az bildiği kültürü, aynı olarak yorumlaması, o bölgeyi birbirine daha çok benzetmesi. Uzaktan bakanın daha yüzeysel görmesi ve o yüzeyselliğin içinde bazı şeyleri birbirine daha kolay benzetebilmesi. Kendi içindeki çeşitliliği, farklılıkları bildiği, gördüğü ve daha rahat gözlemlediği için kendilerini benzetemememesi. Olaya sadece bir göz çekikliğiyle bakmayışı.

2. İnsanlar aynaya baktığında gördüğü yüzün bir başkasında daha olmasını istemezler. Benziyor da olsalar birbirlerine bu benzerliği kabul etmezler. Bu yüzden kendi içlerindeki benzerliği reddederken, kendilerinden farklı olan, görünenleri birbirine benzetmek hem işlerine gelir, hem de daha kolaydır. Aynada gördükleri yüze bakarken inceledikleri detaylarla, size bakarken inceledikleri detaylar farklıdır. Ve başta da dediğim gibi hiç kimse bir başka insana benzemekten hoşlanmaz aslında; eğer benzediği insan Johnny Depp değilse.

Tabii bunları bir de Japonca'ya çevirmek vardı.

5 Aralık 2010 Pazar

En Gıcık Aldığım Şeyler #2 Belediye Otobüsleri

30 Mart'ta en gıcık aldığım şeyler'in ilki olan vesikalık yazısını yazmıştım. Yazmak hep aklımda olsa da çok geciktirdim belediye otobüsleriyle alakalı olan yazıyı, onlar da bizi çok geciktirdiler gitmek istediğimiz yere.

Neresinden başlayacağıma karar veremiyorum. Beynime random komutunu yolladım ve ilk gelenle başlıyorum.

Öncelikle bu otobüslerin hayattan çaldığı zamanı ele alalım.

Hiç azımsanmayacak bir zamandır bu. Matematiksel hesabını yapamıyorum ama zaten önemli olan da işin psikolojik boyutu. Psikolojik olarak ömrümün yarısını yemişlerdir. Şöyle ki;

---otobüslerin hayattan çaldığı zaman---

otobüse binilecek yere yürüyerek gidilen süre
+
otobüsü bekleme süresi
+
otobüsün dolu geçmesi nedeniyle ikinci bir otobüsü bekleme süresi
+
otobüsün içinde geçen süre
+
otobüsün kalabalık olmasının verdiği gerginlik(süre değil ama çok etkili bir etken, sonuçta ömür yiyen bi durum)
+
otobüsten indikten sonra gidilecek yere yürüyerek gidilen süre
=
ömrümün yarısı

---otobüslerin hayattan çaldığı zaman---


Otobüs hareket etmek üzereyken koşturursun, 10 metre kalmıştır otobüse, otobüs ise hafif gaz almaya başlamıştır. Filmlerde patlamak üzere olan bombaların son anda imha edilmesi sahnesini yaşarız bu anlarda. Koşarız, koşarken "ulan yetişemicem galiba" diye düşünüp bir an için duraklarız, sonra "yok lan kalkmayacak gibi oldu" diyip yeniden vites arttırırız. Bazen yetişiriz, çoğunlukla kaçırıp şoförün yedi ceddine söveriz. Kaçırdıktan sonra durakta mal gibi kalmak nasıl koyuyo adama be!


Otobüs dolu olduğu için binememe durumunu yaşamak da ayrı bir sinir bozucu durum. Sabahın köründe kalkmışsın okula, işe gideceksin, ısrarla bekliyorsun bineceğin otobüsün gelmesini, sonunda o otobüs gelir ama ya durmadan geçer, ya da durur ama sen binemeden kalkar gider. Kapasitesinin iki katı kadar insan doludur zaten o otobüste. Durup da sen binemeden kalkıp gittiğinde "ya abi orta kapıyı aç, arka kapıyı aç oralar boş yaa" seslerini ya duyarız ya söyleriz bazen. Bazen de otobüs şoförleri yolculara isyan eder, "ilerleyelim arkaları boş bırakmayalım, hadi binecek var" diyerek. Bu da şoföre sövme sebebidir. Üstüste binmişiz ulan daha ne kadar sıkıştırcaksınız. Ya otobüsteki kişiler tarafından ya da otobüse binemeyen kişiler tarafında küfür yiyecektir o şoför kaçışı yok.


Havaların sıcak olduğu zamanlarda otobüsün gittiği doğrultuyu hesaplayarak oturmak da çok önemli bir husus. Güneş vuran tarafına oturursan o sıcakta pişersin, terlersin. Hatta bazen mecburiyetten o tarafa oturman gerekir. Güneş gelen tarafta iki koltuk da boştur, koridor tarafına oturursun. Sonradan binen biri oturmak istediğinde yana doğru dönme hamleni yapar, o kişiyi cam kenarına hapsetmek istersin. O anda yaptığın bu piçlik, sana küfür olarak geri döner. Ama o küfreden kişi de aynısını yapıyordur umursama sakın! Senin başına az gelmedi bu durumun aynısı.


Nispeten boş olan otobüslerde biz erkekler en öne oturmayız. Biliriz ki yaşlı birisi gelecek ve illa ki biz oradan kalkacağız. Kızların ise ilk tercihi öndeki koltuklar olur. Adriana Lima havasıyla otobüse binen kızımız başka hiç bir yere bakmadan hemen ilk bulduğu boş koltuğa can simidine sarılır gibi oturur.


Yanıma oturan kişi durumu var ki bu da can sıkıcı olabiliyor. Yanım boş, bir kaç kişinin daha yanı boş, otobüse binen güzel bir kız hiç bir zaman benim yanıma oturmaz. Gider otobüsün en tipsiz adamının yanına çöker. Nuri Alço gibi mi görünüyorum lan ben dışardan?!?! Hayır yanıma birinin oturmamasını yeğlerim ama sonunda şu olur: Benim yanıma da sonunda bir adet göbekli amca çöker. İşte o an tam bir Umut Sarıkaya tipi mutsuzluk tanımları anlarındandır. Bir de yanınıza oturan kişinin ilk boşalan koltukta yanınızdan kalkıp o koltuğa geçmesi durumu var. Bu da kötü hissettirebilir bazen. Tamam oturmanı istememiştim ama madem oturdun kalkma!


60 yaşın üzerindeki teyzeler ve amcalar vardır. Bir şey olsa da ona buna laf atsam meraklısı. Telefon çalar "beyfendi otobüste telefonla konuşmak yasak, lütfen kapatın o telefonu, hepimizin canıyla oynuyorsunuz" der. Bunu demeye programlanmıştır bu amcalarımız, teyzelerimiz. Benim başıma ise farklı şekilde gelmişti bu. Otobüste oturuyorken; yerde kenardaki havalandırma gibi bir şeyler oluyor ya otobüste, ayağımı onun üzerine koymuşum. Adamın biri çıkıp orası ayak koyma yeri değil demesin mi? Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.



Otobüste başıma gelen en eğlenceli şey, ya da şöyle diyim benim en eğlendiğim şey bir kazaydı. 30A ile Mecidiyeköy'den Beşiktaş'a giderken Barbaros Bulvarı'ndan aşağıya inerken öndeki taksiye çarptı otobüs. Ben de sıkı tutunmadığım için ve ani fren etkisiyle yere yapıştım. Benim önümdeki bir kız 2-3 tur yuvarlandı filan. Neyse beni bi gülme tuttu, düşüşüm ve o kızın düşüşü bana ne kadar komik geldiyse, neden komik geldi hala bilmiyorum da, otobüsten indiğimde eve gidene kadar aklıma geldikçe kahkaha attım. Karda yere düşünce de gülme tutar beni, bir yandan da söverim o ayrı.


Okula derse giderken bir sabah, yanıma para almayı unutmuşum, bilette de hiç kalmamış ama bilmiyorum. Otobüse bindim biniş yok kartta. İlerde basarım abi dedim. Geçtim arkaya, cebe baktım para da kalmamış. Şoför bilet alınabilecek duraklardan birinde durdu, biletini almayanlar alsın diye bağırdı. Ben inmedim tabi inip napıcam. Sonra şoför otobüsten indi geldi beni arkada buldu niye almıyosun biletini dedi. Dedim abi böyle böyle yanıma para almayı da unutmuşum. Baştan söylesene, o zaman binme otobüse dedi bastı gitti itoğlu! Öylece kaldım orda, paraya da, parasızlığa da, belediye otobüslerine de bir kez daha lanet ettim.


Metrobüs çilesi var artık bir de. Ama en azından katlanılabilirliği var. Trafiğe takılmadan gidebiliyorsun yarım saatte, eskiden 2 saatte gittiğin yolu.



Bak bak Japonlara bak nasıl yapmışlar otobüslerini. Bize ne zaman gelir lan bu otobüsler?

16 Kasım 2010 Salı

Tamamen Psikolojik


Sabaha karşı 5.30 civarında yatıp da 7.30 gibi uyanmam ve sonra tüm çabalarıma rağmen uyuyamamam, tamamen bayram sabahı olmasının psikolojisi değil de nedir?

Kapıya gelip bayram şekeri isteyen çocuklar olursa, küp şeker vericem. Malum burası öğrenci evi! O bile yoktu düne kadar. Buna şükretsinler!

Hayırlı işler cümlenize, pardon hayırlı bayramlar. Bir sonraki postta anlayacaksınız bunu da.

Bir de artık bırakın habu forward mail atar gibi bayram mesajları çekmeyi be. Az seçici olun. Kaç senedir cevap atmadım hiç birinize. Hala ısrarla atanlar var birkaç. Herkese aynı şeyi atacağınıza, birkaç kişiye özel bayram mesajları atın da ....... sansınlar. Ya da arayın efendi gibi sesinizi duyurun. İki muhabbet edelim.

Markete gidiyorum, bir paket Camel'a tek başıma gircem. Bayram coşkusunu ancak bu şekilde yaşayabilirim.

9 Kasım 2010 Salı

Öğrenci Evi Manzaraları - Bizim Evin Halleri


3 yıl kaldığımız eski evimizden Haziran'da taşındık. Taşınma serüvenimiz ev sahibinin sözde tayini çıkma muhabbetiyle başladı. Taner'i aramış tayinim oraya çıktı Temmuz başına kadar evi boşaltın demiş. Taner'e "at yalanı" diye başlayan bir cümle kurdum. Eylül'e kadar kontratımız var. Kayseri'de ev kiraları peşin ödeniyor senelik. 1000 lirasını ödememiştik kiranın. Ev arayışlarına başladık filan neyse. Adama da kalan parayı ödemicez dedik. Adam da 200-300 lira bari verin dedi. Yok abi veremeyiz yeni eve bi sürü taşınma masrafı olcak, zaten 2 ay erken çıkıyoruz dedik. Hakkımı helal etmiyorum dedi. "Biz de etmiyoruz biz 3 kişiyiz!" dedik. Kısa bir süre sonra da tayinim çıkmadı kalın dedi. Yok dedik biz bulduk ev taşınıyoruz. Atmış yalanı yani.

Evimiz neredeyse hiç düzenli bir ev olamadı. Eski evdeyken biriken bulaşıklar en büyük belamızdı. Ne kadar çatal, kaşık, tabak, tencere varsa hepsi tamamen bulaşık olana kadar bulaşık yıkanmazdı. Hepsi bulaşık olunca da yıkanmazdı. İhtiyacımız kadarını yıkardık işte 3-5 tabak kaşık filan. Yeni eve taşınırken mutfak malzemelerinin yarısından çoğunu bıraktık. Artık evde 5-6 tabak, 7-8 çatal, 3-4 tane de kaşık var. Yemek yendikten sonra yıkanmasa bile o bulaşıklar bir sonraki yemekte hepsi yıkanmış oluyorlar mecburen. Bizim için doğru bir karar almışız.

Bir de şöyle birşey vardır ki. Dönem başladığında bu sene düzenli olcaz bulaşıklar birikmeden yıkancak diye kurallar koyulur. 2-3 hafta uyulur bu kurala. Sonrasında gevşeklik başlar. Sonra vizeler başlar. Vizeler bitsin tekrar düzenli devam edicez denir vizeler boyunca. Vizeler biter bi memlekete kaçış süreci olur. Peşine finaller yaklaşır. Finaller bitince yazın memlekete dönüş sürecinde tüm bulaşıklar yıkanır, oda düzenlenir, ve ev kimsenin yaşamayacağı dönemde en refah zamanlarına kavuşur.

Yediğimiz yemekler belli başlı malum. Makarna, Yum-pat(çok şekil bi isim yalnız), hazır çorba, patetes kızartması, menemen.. Ama en çok makarna. Ve illallah geldi. Yemek yapabiliyorum aslında ama ona da üşeniyorum lan bazen. Pilav-Tavuk Sote ikilisini çok güzel yapabiliyorum. Ayda bir şımartıyoruz işte kendimizi bu ikiliyle.

Kişisel olarak odama gelirsek. Bilgisayarın bulunduğu masanın üstünde boş yer yok neredeyse. Bazen artık katlanamıyorum temizliyorum üzerinde hiçbirşey bırakmıyorum. 2 gün geçmeden yine her gereksiz şeyi üzerinde buluyorum. Sadece masayla sınırlı değil bu dağınıklık ve düzensizlik. Yerlerdeki ders notları, çoraplar, birkaç yüzüne bakılmayan kıyafet. 2 haftadan beri çeki düzen vercem güya.

Eve şöyle 50-60 liralık alışveriş olayını en son 4 yıl önce filan yapmıştık sanırım. Onda da baya bi dumur olayla karşılaşmıştık. Ramazan'daydı. Gittik markete alışverişi yaptık. 75 liranın üstüne çıkınca alışverişte Ramazan İaşe Paketi veriliyor zannediyoruz. Bi tane broşür gibi bişi verdiler elimize. Neyse kasaya geldik. 77 lira tuttu aldıklarımız. Arkadaşlar nasıl sevindi o anda. Gol atmış Tuncay Şanlı gibi "oleeey" nidalarıyla beraber yumruk hareketleri yapan bile olmuştu. Sonra elimize en dandiğinden içinde 27 taneden oluşan bir koli; "adı meyve suyu tadı şekerli su" olan meyve suyunu verdiler. "Hani İaşe Paketi" Ulvi vari isyanımıza onlar parayla satılıyor siz yanlış anlamışsınız dediler. Dışarı çıktık o anki geyik muhabbetini filan tahmin edin işte. Yumruk hareketini yapan arkadaşa oynadık özellikle. O günden sonra herşeyden bolca alalım evde bulunsun olayına girmedik. Buzdolabımız var ama kolayı, yoğurdu filan soğuk tutmak için kullanıyoruz. Boşuna elektrik harcıyo meret.

Önder halasına gidecek 2 haftadan beri. Bavulunu oraya bırakmış. Okuduğunuz şehirde bir akrabanın olması iyi birşey aslında. 2 haftadan beri gidemedi. Yarın için kararlı baya. Geçen yıl da halasına gidemediği için Mayıs'ın sonuna kadar botla dolaşmıştı. Böyle üşengeç varlıklarız işte.

Haftada sadece bir gün girmem gereken 1 dersim var. Onun dışında boşum. Geleli 1 ay oldu hala iş bulamadım. Bir tane bulur gibi oldum, geçenlerde bahsettiğim kafe işi malum. Çıkıp aramıyorum da. Erteledikçe erteliyorum. Cebimde ne zamana kadar idare etmem gerektiği belli olmayan 50 kuruşum kalmış olmasına rağmen. Kariyer.net'ten başvuruyorum işte 3 yıl sonra geri dönerler diye. Neyi bekliyosun bu kadar diyeceksiniz. 1-2 yer var haber beklediğim. Bakalım yine ofsayta düşecek gibiyim sanki ama.

Çok sıkılıp evde kendi kendimize doğaçlama videolar da çektiğimiz oldu. Sanattan Bir Gıdım.

Ödenemeyen faturalarımız da oldu tabi. Elektrik de, su da, internet de kesildi dönem dönem.



Şu sigaraya gelen son zamlardan sonra tütün sarma işine girmiştik. Kendin pişir kendin ye misali sarıp sarıp içiyoduk. Bu sene de kaçak sigara olayına girdik. Hem de beleş. Nasıl beleş geliyo diye sormayın. Derin bağlantılarımız var. Alakası yok. Geliyo işte bi şekil. Sigaraya para vermemek, sigarayı yatana kadar bitirmeden idare etmeye çalışmamak çok güzel bir duyguymuş. 4-5 gündür bunu da anladık. Azalttık da galiba bu sigara bolluğunda sigarayı baya. Herşey o sigara paketinin biteceği stresi ve ona verilen paradan dolayıymış.

Gece yatmaz, sabah kalkmaz oldum yine. Makine'ye birkaç sene önce bağlanan Rize'li teyzenin Okan'a dediği gibi. Sabaha kadar oturiyruk, akşama kadar yatayruk. Perşembe günü sabah 10'daki dersime(7. seneye gelmişim hala sabah 10'da dersim var lan!) gidebilmek için Salı'yı Çarşamba'ya bağlayan gece hiç uyumama formülünü 2 haftadır uyguluyorum. Çarşamba akşamı en geç 12'de düşüyorum yatağa.

En çok yaptığımız şey bilgisayar başında geçirilen vakit. Çoğunlukla bomboş geçen vakit. Arada bir slayttan ders çalışmak için kullanır gibi oluyoruz işte.

King oynamak için 4.müz yok. Bu ne kadar acı bir şey bilir misiniz? Bilirsiniz illa ki, bi evde kaç kişi kalıyosunuz zaten lan. 3-5-8 oynamaya mahkum durumdayız biz de. Ve bu aralar hiç iyi kağıt gelmiyor elime.

24 Eylül 2010 Cuma

Salak Çocuklardık


1 2 3'ler yaşasın Türk'ler.
4 5 6 Polonya battı.
7 8 9 Alman domuz.
10 11 12 İtalya tilki.
13 14 15 Ruslar kalleş.
16 17 18 bilmem ne Portekiz. Hakkaten ne Portekizdi bu? Bi de devam ediyo muydu sonsuza kadar?

**************

3-5-7-10 Anadolu Şampiyon.

**************

Yağmur yağıyor güzel. Seller akıyor ona da tamam. Arap kızının ne işi var lan camda?

**************

Hele bir kutu kutu pense diye oyun vardı. Yontma Taş Devrinden Cilalı Taş Devrine geçiş bu oyunun icatıyla gerçekleşmiştir heralde. Nasıl bir amaç uğruna bu oyun çocuklara oynatılır ki?

Bu ve benzeri aptal saptal şeyleri dilimize pelesenk edenler kimlerdi yahu? İlk kimden çıkardı bu tekerlemeler, oyunlar?


Nasıl unuturum ki bunu? Zehra'nın hatırlatması üzerine son düzenleme. Tabi ki de şu tekerleme:

O piti piti karamela sepeti.
Terazi lastik cimnastik.
Biz size geldik bitlendik. (Ufacık çocuğa söyletilenlere bak hele)
Üfffff yazarken sıkıldım devamını da yazmıcam. Hepinizin ezberinde zaten.

22 Ağustos 2010 Pazar

Kardeşler Kıraathanesi


Bugün çalışırken rastladım, bi ilimizin ilçesinde daha. Fotoğraftaki de oranın fotoğrafı. Sinan'ın güzel bir tespiti vardı geçen sene. "Amcoğlu her ilde ve ilçede, kesinlikle en az 1 tane Kardeşler Kıraathanesi var" diye. Hakikaten vardır. Çorba susuz olmaz, şehir kardeşler kıraathanesiz. Türkiye'de Mehmet Yılmaz isminde insan mı daha fazla, Kardeşler Kıraathanesi isimli kıraathane mi daha fazla?

18 Haziran 2010 Cuma

Misafir


Bir Kurban şarkısı. Ama nasıl bir şarkı. Birçoğu gibi mükemmel. Bu da birçoğu gibi diğer birçoğundan daha da mükemmel.

Deniz Yılmaz yazdıkça ben daha iyisini yapamaz bundan sonra diyorum. O her defasında daha da iyisini yapıyor. Her defasında daha da fazla şaşırtıyor ve hayran bırakıyor kendine.

"eskiden büyük bir kapı vardı
şimdi duvar olan yerde
artık ben insana dost değilim"

dizeleri Mevlana'nın “Bizim kapımız, sevgi ve hoşgörü kapısıdır, şu-bu diye ayırt etme, gel, ama tüm insanları kucaklayarak gel!” dizelerini anımsatır.

İnsanın kendi içine çekilmesi, insanlardan nefret etmesi, gördüğü, yaşadığı tüm yalanlardan, pisliklerden bezmesi daha güzel nasıl anlatılabilirdi ki. Ölümü bu kadar istemesi zaman zaman. Son Misafir'ini beklemesi. Eline, aklına sağlık Deniz Yılmaz. Bu kadar iyi anlattığın için içindekileri ve içimdekileri.

9 Haziran 2010 Çarşamba

Sınavlardaki Çaresizlik Anları


Sınavda çaresizce etrafa bakmaktır, bakarken sıkılıp uyumaktır. Bu etrafa bakış esnasında çok salak da bi gülümseme olur bazen çaresizliğin verdiği. Ulan yine kalıyoz amına koyim dersin içinden. Bakarsın etrafındakilere. Harıl harıl soruları çözüyorlar. Hesap makineleri düşmüyor elllerinden. Ulan bu soruda da mı hesap makinesi kullanılıyo ki dersin. Sonra amaaaaaan pırrtttttt benzeri bir iç ses yaparsın. Boşvermişliğinin göstergesidir.

Uyumaya kalkarsın. En öndeyken hem de. Asistan gelir sen vizeye girmiş miydin diye sormak için uyandırır seni. Ulan girmiş olsam ne olur, girmemiş olsam ne olur dersin içinden. Sonuçta kalıyorum işte finalde boş boş durup. ne önemi var ki vizenin artık. En son artık beklemekten ve uyuyamamaktan sıkılırsın. Sınavdan ilk çıkan kişi sen olursun. Senin gibi 1-2 tanesi daha vardır. Sınav çıkışında onlarla geyik yaparsın biraz. Bikaç soruya taşşağına bişeyler yazmışsındır. Tamamen sallamasyon tekniği ile. Onları anlatırsın. Gülersin eğlenirsin. Ama aslında için ağlıyodur. O duruma düşmüş olmaktan dolayı. Bir bok yapamamış olmaktan dolayı. Yapanlara dalasın gelir. Hele en yüksek ortalamaya sahip olanına. Ama onu da yapamazsın. Sonraki seneye sarkar.

Her yıl biraz daha alttan alırsın dersleri de gururunu da.

3 Haziran 2010 Perşembe

Slayttan Ders Çalışmak


Çok değerli hocalarımızın sıkılmayalım(aslında çalışamayalım) diye ders notlarını powerpoint sunuları halinde hazırlamalarıyla yapmamız gereken eylem oluyor.

Ama biz ne yapıyoruz?

Bilgisayarı açtıktan sonra maçın ilk dakikalarında mozillayı açarak çeşitli sitelere giriyoruz ve ilk golü kalemizde görüyoruz.

Sonra bi msn'e de bakayım yahu diyoruz ilk 20 dakikada 2-0 yenik duruma düşüyoruz.

Ardından gelen vicdan azabı ile o slaytlardan birini açıyoruz ve skoru 2-1'e getiriyoruz.

Son olarak winamp'ı da açarak skorun 3-1'e gelmesini engelleyemiyoruz ve ertesi gün sınavda 3'ün 1'ini alıyoruz.

29 Nisan 2010 Perşembe

Devlet İşleri


Devlet işlerimiz. Herkesin illa ki sıkıntı çekmiş olduğu işler. SSK kuyrukları, son teknolojiyle hazırlanmış çalışmayan sistemler, çalışmayan sistemin çalışmamaya inat etmesiyle gerilen sinirler, imzadan imzaya koşturmalar, memurların Einstein'mışçasına önemli bir iş yapıyorlarmış gibi artistik davranışları. Bunların herhangi birini yaşamamış yoktur aramızda sanırım.


Ben de yakın zamanda yaşadım yine bunlardan birini. İşe girebilmek için ikametgâh belgesi istendi iş yerinden.


Cuma günü işe başlayacaktık sözde. Perşembe günü önce muhtarlığa gittik ikametgâh belgesi almak için. Burada değilmiş ikametgâhımız. Öğrenci olduğumuz için bi oraya bi buraya taşınan ikametgâhımız. Nüfus müdürlüğünden değiştiriliyormuş. Gittik nüfus müdürlüğüne, üstümüze fatura olması gerekiyormuş ikametgâhımızı buraya aldırabilmek için. Döndük eve geldik aldık faturayı, yeniden gittik saat 5’e 5 kala oradaydık. “Sistem kapandı arkadaşım” sesiyle irkildik. Yarına kaldı işimiz. Yarın oldu sabah erkenden gittik. 23 Nisan olduğunu unutmuşuz. Cuma günü de alamadık ve başlayamadık işe. Sonrası malum hafta sonu. Pazartesi gününe kaldık. Pazartesi sabahı saat 8’de nüfus müdürlüğündeydim yine. Memurlardan önce oradaydım nerdeyse. Bu kez de sistemde sorun var girilmiyor. 5-10 dakika sonra gelir diye söyledikleri sistemin gelmesini saat 11:30’a kadar bekledim. Sonunda alabildim ikametgâh belgemi ve iş yerine saat 2 civarında gidebildim. E olmadı tabi pazartesi günü de başlayamadım haliyle. Sonunda adamlar dese ki “sizde bi cenabetlik var, gelmeyin almıyoruz işe” haklılar yani.


Ultrasonik, süpersonik sistemlerimiz 2 günde 1 hata verirken bizim devlette, elin oğlu bizim her bokumuzu izlemeye alabiliyor. Biz de bu ülkeden beklenti içerisindeyiz.


Not: Tüm bu engellere rağmen başladım işe..



27 Nisan 2010 Salı

İyi-Kötü Taraf

Eğer Şener Şen kötü rolde oynuyorsa, kötü kazansın istersiniz.



Eğer Şener Şen'in karşısında iyi rolde Kemal Sunal oynuyorsa ikisi de kazansın istersiniz.

23 Mart 2010 Salı

Kediler


Uzun zamandır üçümüz de hiç bir şey yazmadık. Mart ayı; birkaç aylık geçmişte ve gelecekte en kısır ay olarak geçecek bu blog tarihine bizim adımıza. Normal tarihin umurunda değil tabi. Biz hiçbir şey yazmazken kediler Mart ayını iyi değerlendirmişlerdir illa ki.


Yazacak çok şey birikti bu dönemde. Yeniden başlıyoruz.

31 Ocak 2010 Pazar

Kadınlar & Erkekler

Bazı kadınlar böyledir:

Bazı erkekler ise böyledir: