Okumadan Geçme

27 Nisan 2012 Cuma

Lale Devri - Konuk Yazar #2

Benim bi' bok yazdığım yok bi' aydır. Önder can simidi gibisin bebeğim. Konuk yazarlık muhabbetinde 2. yazı da Önder'den. Yine yalnızlık mevzu bahis. Ve işte Önder'in yazısı, anderun mastisi, alın yazısı, canısı, canısı...

------------
Saat tam 00.00. Yorgunluktandır diyorum akşamdan beri ama içimdeki sıkıntı farklı gibi. Depresyon durağı bu saatler aslında. İnsan ne düşünse ,ben, karanlığa kayıyor. Zaten geceleri hep karanlık değil mi? Belki de sıkıntım gündüz pek düşünmemek ,düşünmeyi gece yaparsan olacağı bu.
Tepkim ne benim? Basit bir hayatı yaşamayı bile beceremeyen bi insan oldum çıktım. Herşey karmaşık, hep yanlış zaman bana sorsan. O doğru zamanı bulamadım arkadaş. Yanlış yapmamak adına birşey yapmayanlardanım ben. Kaç yaşına geldim, 26… şimdi ucuz depresif söylemlere girmek de istemiyorum. Bu tepkime rağmen aslında ben o kadar da karamsar değilim. Sadece iyimserliğim karamsar duruyor. Burda bir aforizma girmeliyim; eğer iyimserliğin bile gölgede kalıyorsa ışıksızlıktan şikayet edemezsin.

Süslü laflara ön yargılı bir adamdan nasıl bir aforizma bekliyodun ki? O kadar yazı yazdım neden yazdığımı ben bile anlamadım ki sen, bunu okuyan varsa o, sen nerden anlayacaksın. Sen de haklısın.
Ciddiye almadığın hayat neden seni ciddiye alsın ki? İçinde olduğun boşluk,parasızlık ve tabi yalnızlık için hayatı suçlama. Sincap ciddiyetinde yaşasam ya da bir kirpi daha mutlu olabilirdim. Sadece hayatımı sürdürmek, daha fazla yaşam!

Basit ve etkili yaşam. Yalnızlıktan şikayet ederken, birilerinin seni görmesini istersin ya. Neden kendini göstermeden bunun olmasını beklersin? Ya da yaşama sevincinden götürdüğünü düşünürken zamanın, neden saate bakarsın ki? Sana bakmasını isterken bir çift gözün, neden bakmaya korkarsın onlara? Bunları daha da sıralarsın kolayca. Hoş, boş konuşmayı kendine şu andaki en önemli aktivite seçmiş bir insan olarak haklılığım yada doğruluğum kesinlikle görecelidir. Ve genelde haksız çıkma gayretim de vardır endişelerimde. Hayata dair endişelerim umarım sadece benim hüsnü kuruntularımdır. Aslında bu iyimser bir söylem bile sayılabilir aslında. Ama yine de gölgede kaldı farkettiğin üzere.

Yalnızlıktan bahseden o kişilerden olmak istemem aslında bu kadar yalnız hissetmesem kendimi. İşin kötüsü, yalnızlığıma tam anlamıyla son verecek birileri vardır elbet. Ya da bazıları vardır ki, onlar yalnızlığımı daha mutlu yaşamama müsaade ederler,ancak yine benden uzaktadırlar. İşin ironik tarafı, bu kadar yalnızlıktan dert yanıp kurtulmaya çalışan biri olan ben, yalnız olmama ile ilgili bir şey bilmiyorum. Ve burda bir aforizma daha girer; yalnızlık insanlığını kemiren bir tırtıldır,kelebek olmaktan uzak. Aforizmadan aforizmaya ya da tepkiden tepkiye sıçrıyorum. Aslında yaptığım sandalyede oturmak. Garip di mi?

Konuşursun konuşursun heyecanlı da sonunu getiremezsin ya. Sonuna gelince ne diyeceğini bilemezsin. Sonuna gelir başını unutursun ya da karşındakine böyle fişi o anda çekilmiş gibi bakarsın. İşte o vurucu sonu bulamadan bitiriyorum bu yazıyı da. Zaten anlayan için yeterince vurucu olmuştur. Hadi selametle…

13 Mart 2012 Salı

İstanbul'da Bir Gece

Başlığı "One Night In İstanbul" şeklinde ingilizce atsaydım daha afili olurdu di mi? Böyle film adı gibi filan. Niye böyle saçmalayarak girdiysem yazıya. İstanbul'da bi gece sabahlama isteğim 1-2 yıl öncesine dayanıyor. O zaman yanımda biri olsun da beraber yapalım bunu istemiştim. "Manyak mısın olm ne sabahlaması" şeklinde tepkiler almıştım. (Evet aslında manyağım da cevap olarak vermemiştim bunu kimseye.) Yani bunu yapmak için bi yandaşım olamamıştı, tek başıma da yapamamıştım, o aralar İstanbul'da tek başıma bulunmadığımdan. Geçtiğimiz hafta sonu bu fırsat elime geçti. Bu kez yalnızdım, "hadi gel sabahlayalım bu gece dışarda" diyeceğim birisi yoktu, "manyak mısın" diyecek birisi de yoktu.

Geceye 4. Levent'teki Kaşıkçı Pilav'da 1 çorba, 2 tabak da tam salatasız pilav yiyerek başladım. Çok hayvani bir performans, zaten bitirirken nefes alacak yer kalmamıştı içimde. Kesmeşeker konserinin de bu geceye denk gelmesi ayrı bir özellik kattı bu geceye. İlk kez bi' konsere de tek başıma gitmiş oldum sanırım, izin verdi yalnızlık diyelim. Metin Kurt gibi yalnızdım konser salonunda, uçsuz bucaksız azınlığın arasında. Gayet iyi bir konserden sonra, güzel insan Cenk Taner'e "eyvallah kaptan" dedim çıktım. Gece 1'de İstiklal'de atacağım 8-10 turdan ilkini atmaya başladım. "Kafası bi' dünya" bi' dünya insan vardı caddede. Kendi arasında kavga edenler, başkalarıyla sürtüşüp kavga edenler, dayak yiyip hırsını telefon kulübesinin camını kırarak alanlar.. Ön sevişenler ve onlara laf atanlar, doğu şivesiyle; "amınag goyyim İstanbul değil kerhane. Gidin okul bahçesinde yapın bari amınag goyyim" şeklinde.

Hava da baya soğuktu; şansıma sıçayım; kışın günler kısa diye kışın askere gidip de son 40 yılın en soğuk kışını bulan benim için normal tabi bu. Soğuktan biraz kaçmak için bi dönerciye girdim döner yedim, 1 saat oturdum. Çıktım 2-3 tur daha attıktan sonra yine çok üşüyünce, başka bi' yere girip tatlı yedim, 1 saat de orada oturdum. Saatler ilerledikçe açık olan yerlerin sayısı da azalıyodu iyice. Tam Burger King'e oturmaya niyetlenmiştim, kapatıyolardı. Ne güzel "Taksim'deki Burger'a işemek için giren" yüzlerce insanın arasında oturcaktım. Bişeyler yeme zorunluluğum da olmayacaktı, çatlıyodum zaten yemek yemekten. Dışarda bi süre daha dolaştıktan sonra saat 4'e doğru bi dönerciye daha girdim, bi döner daha aldım(OHA). Yarım saatte filan gıdım gıdım yedim bitti, mekan da 24 saat açıkmış, "iyi" dedim, buradan çıkmam artık. Sonra da o akşam aldığım 4 kitaptan Sherlock Holmes'u okumaya başladım orada. Dönercide, gecenin 4'ünde kitap okudum ya ben, bu hayatta her şey olur. (Düzenli kitap okumaya çalışmaya da başladım evet. Üstüne de kitap arşivi oluşturmaya yönelik çalışmalara başladım, para beni bozdu azizim, yıldırımım.) Sonra yanıma 6-7 kişilik kızlı erkekli bi grup geldi, tek başıma oturduğum masaya kuruldular, başka yer olmamasından mütevellit. Mütevellit güzel kelime. Neyse yanıma oturan bu gençler baya bağıra çağıra kopa yarıla konuşurken ben hiç istifimi bozmadan kitabımı okumaya devam ettim. Kızlardan bi' tanesinin boyu 1.51'miş, günümüz Türkiye'sinde olağan durumlar bunlar aslında. Ona sürekli cüce diyip duruyolardı, onun üzerinden espri filan yapıyolardı, kız da kendisiyle taşak geçiyodu zaten. Aralarında konuşmasında bi kırıklık olan çocuk vardı, hafif bi gay'lik sezinledim yani. En çok bu çocuğun söylediklerine gülüyolardı, cüce esprilerini de bu eleman yapıyodu. Ben o sırada kitap okumaktan sıkıldım, zaten bu yanımdakilerin sesinden okuduğumdan da bi' bok anlamamaya başlamıştım. Nokia'nın yılan oyununu oynamaya başladım telefonda. Telefonum da sadece mesaj gönderen ve konuşmaya yarayan telefonlardan işte. Ben yılan oynarken o cüce kız bana doğru baktı "bu nabıyo ya?" dedi. Siklemedim, hiç istifimi bozmadım, duymazdan geldim, umursamaz tavırlarımla ünlüyümdür zaten. Neyse bunlar konuşurlarken birden babalarına sövmeye başladılar. Biri "benim babam dünyanın en şerefsiz adamı", diğeri de bunun peşine "benim babam dünyanın en büyük orospu çocuğu" dedi. "Orospu torunusun yani sen" dedim içimden. Cüce olan da bunlara benzer bişeyler söyleyip cüce olma sebebinin babası olmasından yakındı ve yine babasına sövdü. Onlar babalarına böyle söverken araya girip "aranızda babasını kaybeden yok di mi?" diye sormak geldi. Sonra peşine bir kaç şey daha söylemek. Sonra vazgeçtim, ne söylesem fark etmeyecekti nasılsa, henüz onlar bunları bilmiyor. Kendileri yaşayıp anlayacaklar bazı şeyleri. Yaşasınlar da anlasınlar madem dedim. Bu cüce olan kızın babası Julia diye biriyle nişanlıyken nişanı atıp anasıyla evlenmiş. Anasının boyu da kısaymış o yüzden kendisi de bu kadar kısa olmuş. Julia da maşallah dalyan gibi karıymış heralde öyle diyodu. Neyse bu Julia babası nişanı attıktan sonra beddua etmiş babasına bunun. O bedduada bu kızın 1.51 olmasında etkiliymiş anlattığına göre. "O Julia'yı bulucam" diyip duruyodu. Julia'nın 91'li bi kızı mı ne varmış. 91'li olan ve annesinin adı Julia olan birini tanırsanız, şu 1.51'lik kıza haber verin de rahatlasın. Şu Julia'nın adı da Maria olsa çok daha güzel olacaktı be.

Saat 6'ya doğru hava hafif aydınlanmaya başlamışken çıktım oradan da "buradan uzaklara gidicem" nidasıyla, kafamı sikti bu cüce ve grubu. Tüm gece eğlenen on binlerce insanın kirlettiği caddeyi temizleyen çalışanları gördüm son olarak Taksim'de bu gecenin sonunda. Birileri Cumartesi gününün en güzel saatlerinde eğlendi ve sonra Pazar günü sabahın 5-6'sında da birileri oraları temizlemek için harıl harıl hızlı bir şekilde çalıştı. Hayatın insanlara sunduğu şeylerden bir kesitti işte bu da. Olmak istenen yer, mecburen olunan yer.

Böyle şeyler işte, neredeyse bu yazı kadar sıkıcı bi' gece geçirdim konser dışında, Konya'dan Hindistan'dan, Anya'dan Konya'dan bahsettim gereksiz yere. Ama iyidir iyi. Sonuçta yapmak istediğim şeyi yaptım. Gece boyunca yaklaşık olarak 20 km yol yürüdüğüm için ayaklarım hala ağrıyor. Acıların kralıyım. İstanbul İstanbul. Fısıldıyordun bir şeyler, duymuştum şehirdeydim, "gene gel" diyordun. Peki ne olacak benim bu halim? Ne olacak, tek kişiyim ben hala. Tut beni düşmeden.

29 Şubat 2012 Çarşamba

29 Şubat 2012

"The Day That Never Comes" Yazmıştım 2 ay kadar önce bi' ara, bi' kağıda. Ha işte o hiç gelmeyecek gibi duran gün geldi nihayet. Şimdi o günle 29 Şubat arasındaki bağlantı, 29 Şubat'ın bir başka açıdan görünümü filan yazcam bi' şeyler. Kafam karıştı, çok bilinenli bi denklem oldu bu.

29 Şubat Facebook Mağduru diye salak bi' yazı yazmışım geçen sene bu zamanlar. Orada detaylı şekilde yazıyo hikayenin çoğu. Facebook'ta doğum günü tarihini 29 Şubat yapmıştım 3 yıl önce filan. Doğum günü kutlamalarını sevmemem nedeniyle, bir de merakımdan dolayı yapmıştım bunu. Merak ettiğim şey de 29 Şubat 2012 geldiğinde kutlayan olup olmayacağıydı.

2 aydır 29 Şubat'ı bu kadar bekleme sebebiyse; acemiliğin bittiği, asteğmenliğe geçiş yapılan, 2 hafta dağıtım iznine çıktığımız gün olması oldu. Ve tabii 2 ay aradan sonra 2 hafta izne ayrılmak, son 40 yılın en soğuk Ankara kışından sonra olunca bi' de, yeniden doğma etkisi yarattı biz 343. dönemlerin bünyesinde. Ben bunu 3 yıl önceden görerek ayarlamışım işte. Varın anlayın siz ne kadar ileri görüşlü olduğumu. (OHA) (Buraya dilli milli bi smiley de giderdi evet.)

Doğum günü kutlamalarıyla alakalı olarak ise; kutlayanlar sağ olsunlar, var olsunlar, teşekkürler hepsine. Hepinizin kutlamasını izne çıkışımın kutlaması sayıyorum. Ahahah, kutlamayı da istediğim şeyin kutlamasına çevirdim ya. (OHA 2) Ama şimdi değinmeden geçemeyeceğim bir durum var: Bu kanka ayağı harbiden göt ayağı he. 3-4 yıldır hiç görüşmediğim, öncesinde de çok az muhabbetim olan adam "kanka doğum günün kutlu olsun" yazmış. Böyle durduk yerde her önüne gelene, her şartta kanka diyen adamdan korkacaksın abi.

29 Şubat'la olan sınavımı da böylece tamamlamış bulunuyorum. Daha da bi olayım olmaz heralde bununla alakalı.

22 Ocak 2012 Pazar

Peşpeşe 5 tane yazı yazdım, 3-4 ay benden bişey çıkmaz artık. Bi de hepsi askerlikle alakalı, çok sıkıcı, çok banal, ay öf.

Askerlik #5 İlk Ceza

Bu yazı biraz uzun ve sıkıcı olacak.

91 kişilik bölükte haftasonu çarşı iznine çıkamama cezasını ilk yiyen kişi ben oldum. Ama nasıl oldum? Bak bu kısmı güzel, Türkiye'nin özeti bi' nevi.

Yemin töreninden sonra bizlere ailelerimizin gelmesi şartıyla evci çıkabileceğimizi söylediler. Yemin töreni perşembe günüydü. Pazar gününe kadar evci izni verdiler ama arada Cuma günü hafta içine denk geldiği için gıcık bir durum oluştu. Perşembe ailesiyle evci iznine çıkan kişi, Cuma günü yeniden ailesiyle nizamiyeye gelecek ve Pazar gününe kadar tekrar evci çıkacak. Evci izninin bir de şöyle bir şartı vardı ki; en önemli noktası da bu. Evci çıkan bizler Nizamiye'nin olduğu yer olan Polatlı dışına çıkamayacaktık. Yani Polatlı'da bir otelde ya da varsa bir akrabanda, arkadaşında kalmak zorundasın Perşembe'den Pazar'a kadar. Tabi bu olması gereken ama, kimsenin uygulamadığı bir şeydi. Evci çıktığımız kağıda da Polatlı'da kalacağımız adresleri yazdık ve krokisini de çizdik, daha hiç görmediğimiz, gezmediğimiz şehrin otellerinin. Sadece Perşembe'yi Cumaya bağlayan gece (böyle yazınca mübarek Cuma gecesi diyecek gibi oldum) Polatlı'da kalan olmuştur küçük bir ihtimalle, eğer Ankara'da ya da yakın illerde kalacak yeri yoksa. Bunun yanında komutanlarımız da bize "bizim sizin otellerde olup olmadığınızı kontrol edecek halimiz yok" dediler. Yani aslında onlarda da "gitmeyin diyoruz ama gideceğinizi biliyoruz" diyorlardı bir nevi. Hatta bir başkası "önümüzdeki hafta dersleriniz başlayacak, derslerde size hesap makinesi lazım olacak, evinize gidince hesap makinelerinizi de getirin" dedi. Neyse işte bu kadar bariz olan bir durum söz konusuydu. Törenden sonra annemlerle beraber çıktım ben de. Anneannem hastanede yattığı için annemler o gün törenden hemen sonra geri dönmek zorunda kalmışlardı. Ben de bu durumda Ankara'da Önder'in yanına gittim ve onlarda kaldım. Cuma günü de geri döndüm ve nizamiyenin içinde geçirdim hafta sonu gecelerini. 1 hafta sonra öğrendik ki Merkez komutanlığı herkesin Polatlı'da kalacağını beyan ettiği otellere baskınlar yapmış. Otellerde kalmayan 65 kadar kişinin ismini almış ve bölük komutanlığına vermiş. Bu durumun sonucunda da bu 65 kişiden savunmaları istendi. Kimseye de ceza verilmeyeceği söylendi. Büyük çoğunluk savunmasına "daha önce yer ayırttığım otelde boş yer kalmadığından; başka bir otelde kaldık/memleketimize gittik" gibi şeyler yazdı. Ben ise olanı aynen yazdım: Anneannem yemin töreninden iki gün önce hastaneye kaldırıldığı için, daha önce planladığımız şekilde Polatlı'da kalamadık. Ailem yemin töreninden sonra memlekete döndü ve ben de Ankara'da arkadaşımda kaldım." Bu savunmama cevap olarak ailemle birlikte kalmadığım için 1 hafta sonu çarşı iznine çıkamama cezası verildi şahsıma. Suçu işleyen 65 kişi, kimin ne yaptığı belli, ama kağıda yazılan savunmaya göre verilen ceza farklı. Ben de herkes gibi yalan yanlış yazsam bir sorun olmayacak, ceza filan da almayacaktım. Komutan beni gördüğünde "ne yaptın olm sen" dedi. "Tekrar yazdırsanız aynı şeyi yazarım komutanım" dedim, güldü komutan, "Laz mısın olm sen, kendimden biliyorum, öylesin tabi" dedi, komutanımız da Trabzonlu, çok da iyi bi' insan. Burada ceza verilmesinde şahıslarla alakalı bir yanlışlık yok zaten, sistemle alakalı bir sorun var.

Tüm bölük adımı öğrendi bu durum sayesinde. Yaptığım şey, yani yazdığım savunma çoğu kişiye göre mallıktı, öyle yazılır mıydı, ceza verirlerdi tabi öyle yazarsam. Siz de mal diyebilirsiniz, zira ben de kendime sıkça bu sıfatı yakıştırıyorum, bu yaşadığımda değilse de. Neyse.. Hayatımda ilk kez böyle kalabalık bir ortamda, oluşan bir durumda tek başıma kaldım. Koca okullarda, dersanelerde, ne 1.liğim olmuştu, ne tek başıma aldığım bir ceza, öne çıktığım herhangi bir şey. Bu hissiyatı yaşamam açısından da tatmin ediciydi. Zaten dışarıya çıkamamak ceza değildi ki benim için aslında, 7 yıllık üniversite hayatımın büyük kısmı evin içinde geçmişti, asosyalliğin dibine vurmuş bi adamdım. Gençlerin üniversitede okuduğu yıllarda; "Ben özgürüm, sadece özgür!" modunda takıldığı zamanlarda, ben evden dışarıya sadece markete gitmek amacıyla çıkıyordum bazı 10 günlük periyotlarda. Benim özgürlüğüm evde camış gibi, fütursuzca uyumak, uyumasam bile amaçsızca yatmaktı, ultra rahat, tek başıma yattığım çift kişilik yatağımda. Uyumaktan arta kalan zamanları da bilgisayar meşgul ediyordu işte, klasik.. İşte bu yüzden çarşı iznine çıkmama cezasını ceza olarak görmüyordum, rahat rahat yatar uyurum diye düşünüyordum, hafta içi sabahın 6'sında NTV bile güne başlamamışken(meraklısına not: NTV'nin güne başlarken isimli programı sabah 7'de başlıyo) biz yatak toplayıp, kahvaltıya doğru yola çıkıyorduk. Neyse işte askerde en çok özlediğim şeylerden birisi de 10 küsür saat boyunca uyumak, uyumasam bile yatakta amaçsızca yatmaktı. Ama öyle olmadı. Cezanın ilk günü olan Cumartesi günü saat 12'de uyandırdılar ve nöbetçi subayın yanına gitmem gerektiğini söylediler. Cezalı olduğum için ve içerde olduğumu görmesi için 2 saatte bir yanına gidip gözükmem gerekiyormuş kendisine. Aslında saat başı gitmem lazımmış da "2 saatte bir gel sen" dedi, hayırsever teğmen. Bi' de eşofmanlarla değil, askeri kıyafetleri giyip gitmem gerekiyormuş yanına. Neyse 2 saatte bir akşam 8'e kadar gidip gözüktüm yanına. 8'de gittiğimde "tamam artık gelme" dedi. Yalvardım, "nolur komutanım, sabaha kadar 2 saatte bir gelmeye devam edeyim, çok sevdim ben size görünmeyi" dedim, ikna edemedim.İlk gün böyle biterken anlaşıldı ki, ceza dışarı çıkamamak değil, saat başı komutana gözükmekmiş. Ama asıl ceza bu da değilmiş. Pazar günü gösterdi kendini asıl ceza. En azından saat 12'ye kadar uyumayı umarken, 10:30'da uyandırdılar bu kez. Günün nöbetçi subayı 2 saatte bir yanına çağırmaktansa, sürekli yakınında tutmayı tercih etti beni. "Gelsin gözümün önünde dursun, burada etüd yapsın, ders çalışsın" demiş. "Gözünü sevdiğimin komutanı" dedim uyandıran arkadaşa. Bir önceki yazıda derslerden, sınavlardan bahsetmiştim. O derslerden birine çalışmam için çağırılmıştım oraya. Yarın harita okuma dersinden sınav var. Sanki harita uzmanı olcam amk, alim olcam sanki, çalışmadım. Oturdum 2 yıldır kitap okumayan-okuyamayan(birkaç denemem oldu fakat 100. sayfa civarında kalmıştı) ben sonunda kararlı bir şekilde Kurtlar İmparatorluğunu okudum, kitap çoktan yarılandı ve sonunu görcem bu kez. Bu satırları da nöbetçi subayın ders çalışmam için getirttiği yan odasında yazdım, kitap okumaktan sıkılınca.

15.01.2012

Askerlik #4 Tövbe

4 yıllık lisans bölümünü 7 yılda bitirebilen biri olan bana arada bir "yüksek lisans düşünüyo musun" diye soran densizler oluyordu. Onlara cevabım "ben bi' daha okulun önünden geçmem", puanım ise sıfırdı, dohuz veremezdim kankam değillerdi. Zaten kanka denilen şey ne boktan şey lan. İnsanlar daha tanıştıkları gün diyolar bunu birbirlerine. Ganga, kanki, kankeyta şeklinde yöreden yöreye değişiyor söylenme şekilleri. Bu kısa "kanka" analizinin ardından devam edeyim. Ben o densizlere "bi' daha okulun önünden geçmem" cevabını verdim, büyük konuştum ya, başıma geleceklerin davetiyesini de kendim çıkardım. Daha önce üniversiteyle alakalı olan büyük konuşma maceramı ve sonuçlarını yazmıştım, yeterince ders almamışım demek ki. Askerlik için gideceğim yerin sonuçları açıklandı, baktım; "Topçu ve Füze Okulu" yazıyo, Topçu Asteğmen olacaksın diyo. Ama ilk başta o kadar fazla da önemsemedim. "Ne de olsa askerlik lan bu, ne kadar okul olabilir" moduna soktum kendimi. Yedek subay yani asteğmen olarak yapacağımı hesaba katmadan girdim o moda. Medyanımı alıyolar şimdi burda. D ile Y'nin yerini yanlış yazdım sanmayın lan. Meydan değil, medyan. Bu mal da kendince kelime oyunu yapıyo diye düşündüğünüzü duyar gibiyim sevgili siviller. Neyse o girdiğim mod yemin törenine kadar geçerliydi. Yemin törenine kadar olan 18 günlük sürecin ilk 10 gününde ağzımıza sıçtılar tabiri caizse. Yemin töreninden birkaç gün önce bir söylenti çıktı ortaya. Söylenti demişken sanki fısıltı gazetesinde çalışıyoruz amk. Sürekli biri bir şeyler duyuyo ya da uyduruyo. 2 gün o söylentiyle geçiyo muhabbetler. O söylenti uydurulmuşsa uyduran bile inanıyo bi' süre sonra söylediğine. Her boku biliyo geçinen tipler herkesi aydınlatma görevi üstlenip kendi aralarında çelişiyolar, tartışıyolar filan. Hiç sevmiyorum bu tip çocukları ya. Konuyu yine piç ettiğimin farkındayım, törenden önce çıkan söylenti; "törenden sonra rahatlıcaz, derslere girip çıkcaz neredeyse normal öğrenciler gibi" şeklindeydi. Bu söylenti doğru çıktı. Derslere girip çıkmaya başladık, ama günde 8 saat. Günde 8 saat ders mi olur lan? En son lisede girmişimdir belki 8 saat derse o da şüpheli. Bi' de bazı dersler uygulamalı ders ve dışarıda işleniyo. 2012'nin Ankara'sında, Polatlı'nın göbeğinde -15-20 derece soğukta, 8 saat boyunca ayakta dikilerek ders gördüğümüz oldu. Derslerin arasındaki 10 dakikalık istirahatlerde, kendini ısıtamayan ufacık kaloriferlerle 10 kişi ısınmaya çalışıyoduk. Tüm bunların üstüne bi de sabah 6:50 ile 7:20 ve akşam 19:30 ile 20:10 arasında serbest çalışma adını verdikleri, katılmanın zorunlu olduğu etüdler var. Bu mu lan rahat? Ben üniversitedeyken her gün 8 saat derse girseydim, bilim adamı olurdum, alim olurdum. Burda devamsızlık yapma hakkı da yok. Ders olan yerde sınav da oluyor haliyle. 2 gün sonra ilk sınavımıza gircez buradaki. Herkes çalışma salonunda oturmuş ders çalışırken, ben bu satırları yazıyordum 3-5 kişinin okuyacağı.

14.01.2012

Şimdi burada birkaç da fotoğrafımı paylaşmak isterdim şunun gibi;

ya da şunun gibi;

Şaka lan şaka, ne isticem.

O değil de, senelerdir topçu olmak vardı diyip durduk arkadaşlarla. Topçu oldum evet ama, kastettiğim topçuluk bu değildi lan!

Şubat sonuna kadar Ankara Polatlı'dayım. Sonrasında gideceğimiz yer için kura çekicez, yine Göteborg'la eşleşmesek bari.

Son olarak; "bana asgari ücret versinler, ömür boyu öğrenci olurum, hatta öğrencilikten emekli bile olurum" demiştim daha üniversite bitmemişken. Sessiz ve sadece kendi çevremdeki insanlara söylemiştim ama birilerinin kulağına gitmiş ve ciddiye almışlar galiba.

Askerlik #3 Nefret

Arada bir dünyevi zevklere kaptırıyorum kendimi. Film izliyorum, futbol oynuyorum filan. Sonra geçiyo. Sonra geliyoruz kürkçü dükkanımıza. İnsan öldürmeyi öğretmeye çalışıyorlar bize. Başka yerlerde, başka insanlara beni öldürebilmesi için bir şeyler öğretiyorlar. Tüm bunları düşününce ben yine yaşamak istemiyorum. Bize bunları öğretirken övünüyorlar bazen, yaptıkları (sağdan soldan kopyalayarak) silahlarla. Şu kadar km menzilli, bu kadar alanda etkili diye. Bu silahlara harcanan paralardan bahsediyorlar. O paralar aç insanlara yardım için kullanılsa, insanların eğitimi için kullanılsa, o silahlara hiç ihtiyaç duyulmasa. En azından bir dünya hayal etseydim buna benzer bir hayal olurdu sanırım.Ama insana ve insanlık tarihine bakınca da böyle bir dünyanın olmadığını ve olamayacağını da biliyorum. İlla ki rahatsız birileri çıkıyor ve oluyor savaşlar. Bunlar olunca da orduların varlığı da kaçınılmaz oluyor.

Ben bir savaşın ortasında kalsam ve ölecek ya da öldürecek pozisyonda kalsam öldüren olamam kesinlikle. Dünyayı, ülkeleri yönetenlerin bilmediğimiz çıkarları uğruna, insanların birbirini öldürmesini de anlayamıyorum. Bir insanın eline zorla silah verilmesini, askerlik yapması için hayatından 15 ay çalınmasını (uzun dönem erler), vatani görev, kutsal görev adıyla o insanlara tuvaletlerin, yerlerin temizlettirilmesini anlayamıyorum. Aslında anlaşılmayacak bir şey yok, bedava iş gücü, anlayamadığım bu zihniyet.

İşte tüm bu anlattıklarımı düşünüyorum ara sıra, canım sıkılıyor, daralıyorum. Tarih boyunca savaşları çıkaranlara sayıp sövüyorum. - 25 derecede yapılan eğitimlerde; insanların savaşmak için çektiği eziyetleri bizzat yaşadığımda, insanlığın ne MAL olduğunu anlıyorum bir kez daha. Yaşadığım bu dünyayı hiç sevmiyorum. Yaşamaktan genel olarak hiç keyif almıyorum, sadece günler geçiyor. Buradaki arkadaşların "bu askerlik bitmez" isyanları arasında içimden hep "biter, bu da biter, her şey biter,, bu dünyada bitmeyen bir şey yok" diyorum. Şimdilik içerisindeki bu anlayışa çok zıt düştüğüm bu günlerin bitmesini bekliyorum.

İnsandan örülmüş duvarlar içindeyim.

09.01.2012

Askerlik #2 Başlangıç

Teslim olmamla beraber, tamamen farklı bir dünyaya girmiş olmanın verdiği yabancılık hissi, çekingenlik vardı. Kamuflajları almaya gittiğimizde üniversitede aynı bölümde bir üst dönemim olan arkadaşımı gördüm. Ben 7 yılda bitirmiştim ya, o 8 yılda bitirdi, aynı senede bitirdik yani. Bitirdiğimiz kesinleştikten sonra da helalleşmiştik, ama hayat bu ve tesadüflerin ne zaman ne yapacağı belli olmuyor işte. Askerliğimiz aynı yere çıkmıştı, aynı bölükteydik ve üstüne üstlük aynı koğuşa da düşmüştük.

2 haftalık askerliğin yarısı beklemekle geçti heralde. Kıyafet alırken bekle, fotoğraf çektirirken bekle, yemek sırasında bekle, revire kontrole git bekle, içtimada bekle- günde 4-5 tane içtima oluyordu heralde bu 2 haftalık süreçte, nasıl bir çileydi-. 2 haftada 100 küsür tane imza atmışızdır önümüze konan kağıtlara. Kimisi de okuyup imzalama derdine düşmüş. Sanki imzalamama gibi bi' hakkı varmış gibi?! Arada bir okunan talimnamelerde yasaklardan bahsediliyor. İlk 3-4 cümleyi dinledikten sonra; "sıçmak da yassak mı gurban diyesi" geliyor insanın.

Askerlikle alakalı herkesin söylediği ortak şeylerden ilkidir heralde "askerde mantık yok" klişesi. Askerde madem mantık yok, daha kolay geçmesi için hiçbir şeyde mantık aramayacaksın ve hiçbir şeyi sorgulamayacaksın bu neden böyle diye. Ki aslında bazı şeylerin de mantığı var kendi içinde bakınca. O kadar kişiyi bir arada disipline sokmak için yapılan bazı şeyleri anlayabiliyosun. Bu dediğime inandım mı ben de bilmiyorum. Askere gelmeden önce en çok askerdeki şekilci davranışlar nedeniyle çekincelerim vardı. Askerlik şubesine gittiğimde şube başkanına çay götüren askerin odaya girerken ve çıkarken her defasında hazır ola geçip selam vermesi, sürekli herkese komutanım demek filan. Benim hiç gelemediğim türde şeyler bunlar. Ama bir süre sonra mecburen yapıyosun ve uyum sağlıyosun. Çok esnek yaratıklarmışız bunu anladım.

Mantıktan bir haber yok yine bana.

Arada bir kendimi La Vita é Bella filmindeki gibi düşünüyorum. Bunların hepsi bir oyun! Askerdeyken aklıma takım dendiğinde; TS,GS,FB veya BJK değil kaçıncı takımda olduğum, manga dendiğinde ise; japon çizgi romanları ya da müzik grubu değil kaçıncı mangada olduğum geliyor.

En çok özlediklerim; yalnız kalmak, müzik dinlemek, film izlemek, doya doya uyumak. Özellikle topçu marşından gına geldi. Yemin töreninde söylemek için ezberledik, millet gaza geldi, sabah akşam marşı söylüyo. Tam dilime sevdiğim bi şarkıyı dolamış oluyorum, pat yine topçu marşı. Sabah akşam beynimde topçu marşı çaldı 18 gün boyunca.

Ben askere gelirken; biraz kafamı dinlerim, askerlik sonrası ne yapacağım konusuna ağırlık veririm filan diyodum ama, burda insan kendisiyle başbaşa kalıp da düşünemiyor hiçbir şey kolay kolay. Hatta bildiğim şeyleri unutuyorum bazen. Garip bi kafa.


26.12.2011

Lan o bu değil de ben 40 gündür filan her sabah yatağımı topluyorum burada. 25 yıllık yaşamımda 10 kez yapmadığım ve askerlikten sonra -kaç yıl yaşarsam artık- 10 kez daha yapmayacağım şey.

Askerlik #1 Veda

Askere gelmeden önce evdeki son gecemde sanki bir daha o eve geri dönemeyecekmiş gibi hissediyordum. Biliyorum saçma ama öyleydi. O son geceyi hiç uyumadan geçirdim. Saatler ilerledikçe eve dönemeyecekmişim hissi daha da yoğunlaştı. Bir nevi idam saati belli olan bir mahkumun son saatlerini yaşaması gibi. Onlarca kişiden askerlikle alakalı duyduğum yüzlerce farklı şeyin etkisiydi bu heralde. Biraz da benim ara sıra gelen bohemlerin sonucu. En biraz da, sağlık durumu son aylarda kötüye giden anneannemin elini öperek veda ederken " ben belki bi daha göremem oğlum seni" demesinin etkisiydi. Birçok şey mideme bıçak gibi saplandı o son gece. Annem ve kardeşlerimle yaptığım o son kahvaltıda tek bir lokma yiyemedim.

Evden çıkıp otogara gitmek için servis beklerken, annemin kendini daha fazla tutamayıp ağlaması ikinci darbeydi. Annemin saklamaya çalıştığı gözyaşları, benim içimi yakıyordu. Hayatımda ilk kez bir yere yolculuğa çıkarken peşimden ağlayan kişiyle beraber ağladım ben de; "n'olur ağlama annem" derken hıçkırıkların arasında.

O son gecede ve sabahta şunu bir kez daha kesin olarak anlar insan: Annenin bir damla gözyaşının akmaması için bile yaşamalısın bu dünyada. Ve annenin ağlamasını engellemelisin hep. İnsan kendinden defalarca ümidi kesmişken, vazgeçmişken kendinden, bir sürü yanlış yapmışken bile annesi sonuna kadar güvenir, inanır evladına. Sen ne yaparsan yap,herşeyden vazgeçmiş ol, o senden yine de vazgeçmez.

26.12.2011

12 Aralık 2011 Pazartesi

Karartma

Renklerle alakalı bi' mim vardı milattan önce. Sweet Leaf orada benden de bahsetmişti. Paylaştığımız o hüzünlü şeyleri umarım çabucak atlatır. Çok istiyorum bunu. Siz de çok isteyin, herşeyin iyi olmasını O'nun için. Bu yazıyı okuyanlar dua etsin, hiç tanımadığı biri için, iyi olmasını dilesin ve iyi olsun. O'nun için renklerle alakalı olarak diyeceğim şey şu: en aklı başındalığı hangi renk temsil edebiliyorsa, o renktir ruh rengi. İzlediğim, takip ettiğim diğer blog yazarları için de yazmak isterdim bir şeyler ama, vaktim daraldı iyice, sabaha yolculuk var, hayata biraz ara verme zamanı geldi artık. Ara sıra çok saçma şeyler anlatmak üzere uğrayacağımı ümit ediyorum. Hoşçakalın. Renkli hayatlarınız olsun.

10 Aralık 2011 Cumartesi

Hayata Dair İç Gıdıklayan Klişeler #1 Sazan.avi

Bu klişe öyle böyle bir klişe değil. Askere giden er kişinin bunu çeşitli ortamlarda duyurma amacıyla yazma şekli. Ben buna daha çok MSN iletilerinde rastlardım. Çarşı izinlerinde internet kafelere akın eden gençlik, her MSN açışında gözümüze sokardı birliğini, ne komutanlığında olduğunu, ilini falan. Artık MSN kullanımı neredeyse ortadan kalktığı için, facebook ve Twitter'da görebilmek mümkün benzerlerini. Ama en favorim şu tipte olanlar: "20 seNeLik diZi 15 ayLık rEkLaMa giRdi ;););) ---89/4 kRaL DewRe KoManDo seRqan!--- ŞAFAK 450" a.k.a. ferihAnonim.


Sazan başlığını atma sebebim de, benim Ağustos dönemindeki deney'im sonucu. Yaptığım çok ayıp, bi de caps aldım üstüne. Van'a giden herhangi birinin yazdığını kopyalamıştım o zaman, oltaya kimler düşecek acaba diye.

Bu hikayenin içinde bir de hayata dair iç burkan bir detay var. Ben bunu o zamanlarda görüp yazdığımda Van'a asker olarak giden, bu iletiyi yazan o kişi, Van'da büyük depremi yaşadı. Umarım iyidir şimdilerde o kişi de.

8 Aralık 2011 Perşembe

Figüran

Hayatımıza, düşüncelerimize ve kişiliğimize etki eden çoğu şey bizim seçimimiz değil. Seçimimiz gibi gözükenler de, aslında değil. Başardıklarımız, yaptıklarımız da öyle. Başardığımız, yaptığımız şeylerdeki payımız, aslan payı değil yani.

Gone Baby Gone filminin açılış konuşmasında şu sözler geçiyor: "Sizi siz yapanın, seçemedikleriniz olduğuna inanmışımdır hep. Yaşadığınız şehir. Mahalleniz. Aileniz. Buradaki insanlar bunlarla gurur duyar sanki kendi başarılarıymış gibi. Ruhlarını çevreleyen bedenler. Etraflarını saran şehirler. Ömrüm boyunca bu blokta yaşadım. Bu insanların çoğu öyle."

Evet, hayata başlamamız ve sonrasında olan çoğu şey seçimimiz değil. Aileden, yaşadığımız şehre. Bir çok insan memleketiyle, yaşadığı şehirle gurur duyar, belirli sıklıklarla bunu dile getirir. Ama bunların daha da ötesinde aslında, bizim seçmediklerimizin hayatımıza etkisi.

İnsanlar yaptıkları, başardıkları şeyleri hep kendilerinin yaptığını, başardığını düşünüyor ama aslında çoğu zaman kendi yaptıkları diğer etkileyen onlarca faktörün yanında çok önemsiz. Misal 10 yaşında bisiklet sürmeyi öğrenen bir çocuk sadece pedalı çevirip, dengede durmayı başarıyor. Sonrasında da bisiklet sürebildiği için övünüyor ve belki de bir başka arkadaşına hava atıyor bu sayede. Ama o bisikletin oraya gelmesinde payı olan onun yaptığından çok daha fazla şey var. Yaşadığı tarih, çevre, ona o bisikleti alan ailesi vs. Aynı şekilde o çocuğun bisikleti sayesinde hava attığı diğer çocuk mesela. Ona bisiklet al-a-mayan ailesi farklılıkları ve değiştiremedikleri, seçemedikleri şey. Aslında bu örnek pek olmadı, anlatmak istediğimi tam yansıtmadı ama, bi türlü toparlayıp da başka bir örnek bulamadım. Her neyse işte, anlatabildiğim kadarıyla böyle. İnsanın hayatındaki yaptıklarında doğduğu ve yaşadığı yerin, çevresinin, geçmişinin, kendisinin dışında gelişen olayların etkisi çok daha fazla yani. Yani aslında insan, kendi hayatının bile figüranı, başrolü değil.

6 Aralık 2011 Salı

Gölgede Kalanlar #1 - Flört

Uzun zamandır aklımda olan bir şeydi "Gölgede Kalanlar" adı altında çok fazla bilinmeyen grupları, filmleri yazmak. Başlangıç Flört'e kısmetmiş.


Kim Bunlar adıyla tanımıştık onları aslında 90'ların ortalarında. Atabarı'nı söylemişlerdi, klip çekmişlerdi ve tanınmışlardı. Daha sonra isim değişikliğine giderek "Flört" oldular. 2003-2004 civarıydı Flört ismiyle onları tanımam. Lisedeyken Radyo D'de Maximum Rock'ta haftanın en sıkı 10'lusunda "Cemiyette Pişiyoruz" şarkılarını duymuştum ilk olarak. "Ulan kim bunlar kim bunlar" diye arayıp dururken aslında onların eski "Kim Bunlar", olduğunu öğrenmek hoş bir sürpriz olmuştu. Daha sonra albümlerini de edinmiştim ve gerçekten güzel şarkıları vardı. Gördüklerinden daha fazla ilgi, alakayı hakediyorlardı bence. O dönemler çokça çıkan bir sürü gruptan, isimden daha kaliteli, daha iyi işler yapmışlardı. Yalnızlık Mevsimi, Rasta Baba, Yola Devam şarkıları 2001 yılında grupla aynı adı taşıyan Flört albümünün benim için öne çıkan parçalarıydı. Bir şarkı daha var benim için öne çıkan ama, onun hakkındaki kelamı en sona bırakıyorum.

2003 yılının sonlarında ise Flört adıyla ikinci albümleri olan Cemiyette Pişiyoruz albümünü çıkardılar. Bu albümde ise; albüme adını veren Cemiyette Pişiyoruz, Bir Tek Sen Gelmedin, İstanbul, Modern Ortam Romantikleri, Şakalar, Bize Dervişler Geldi öne çıkan parçalar oldu, yine benim için.

Bu iki albümden sonra uzun bir ara veren grup 2010 yılında Demli isimli albümüyle geri dönüş yaptı. Bu albümde ise Toprak Ana, Uyanman Lazım, Kafayı Yedim, Sevmez Olaydım, Eski Dostum en çok dinlediğim şarkılarıydı.

Grubun web sitesinden daha detaylı bilgi edinmek mümkün: http://www.flortmuzik.com

En sevdiğim ve en çok dinlediğim şarkıları Yola Devam. Şarkının bir de yeni versiyonunu yaptılar bu yıl. Bu hali de değişik ve güzel olmuş bence. Dinlemek isterseniz:

Gökyüzüne fırça fırça boya sürerdim
Altına imzamı atıp eve dönerdim
Şeytana kurşun sıktım, yine ölmedi
Başım döndü ben döndüm, kimse görmedi
Hadi yola devam bu usta
Hadi yola devam be kaptan
Aramızda koca dağlar
Hadi dümenin başına kaptan

Gelelim ilk albümlerindeki o en anlamlı şarkıya.(Geldik o malum şarkıya arkadaşlar) "Onun Adı Hasan" şarkısı tabi ki. Sanki benim için yazmışlar şarkıyı. Bu şarkıyı dinledikçe beni hatırlayın dicem ama, internette hiçbir yerde yok, elinizde yoksa dinleyemeyeceksiniz. Fizy'de vardı, ordaki de silinmiş sanırım. Ben açamadım. Zaten boşverin, beni hatırlayıp da n'apcaksınız di mi ama?

1 Aralık 2011 Perşembe

Gece Vardiyası

video
Önder ve ben, 1.5 yıl öncesi. Gece vardiyası, gündüz vardiyası demeden çalışmıştık fabrikada. Ben bu video'yu gece çektik diye hatırlıyordum ama, gündüz çekmişiz galiba, arkadaki camlardan sızan ışıkları görünce. Aslında tam gece kafasıymış bizimki. Bize her an geceymiş. Kafamız hep güzelmiş. Forklift'e bak hizaya gel.

Düzeltme: Önder gece çektiğimiz konusunda ısrarlı.

23 Kasım 2011 Çarşamba

Öl(d)üm


Ölümü ilk kez, aynı adı ve soyadı taşıdığım dedemin ölmesiyle, kısmen öğrenmiştim, 5 yaşımdayken henüz. Dedem ölürken yanındaydım babamla beraber. Dedemin ölümüne ağlayan babamın kucağında ağlamıştım ben de. Kendisini nerdeyse hiç tanıyamadan ölmüştü dedem. Dedim ya 5 yaşımdaydım daha. Bizden yaklaşık 1000 km uzakta yaşayan dedemi toplasan 10 günlük süre kadar görmüştüm o yaşıma kadar. Dedemi tanıyabildiğim kadar anlayabilirdim ölümü ve dedemin ölümünü. İşte bu yüzden, ölümün ne demek olduğunu tam olarak 10'lu yaşlarımın başındayken anlayabilmiştim. Muhabbet kuşumuz vardı bir tane, o dönemlerde herkesin beslemesi çok moda olan. Başka bir şehre gidiyor olduğumuz için, halama bırakmıştık kuşu. Halamlar pencere açıkken kuşu kafesinden çıkarmışlardı ve kaçmıştı. Detaylı olarak da anlatmıştım. O muhabbet kuşunun öldüğünü görmemiştim ama, artık yoktu hayatımda. Hem bir muhabbet kuşu ne kadar yaşayabilirdi ki dışarda savunmasız bir şekilde. 1-2 muhabbet kuşumuz daha olmuştu sonraları ama, o günden sonra bir daha aynı şekilde muhabbet kuşu sevemez, bir kuşla şevkle ilgilenemez oldum.

Kuşun kaçmasından bir süre sonra da tavşan almıştık. Tavşan besliyordum ve onunla ilgileniyordum. Sebebini anlamayamadık. Bir gün o çok hareketli, durduğu yerde durmayan tavşan oturdu yere. Tüm çabalarımıza rağmen bir adım bile attıramadık o gece. Sabah kalktığımızda öldüğünü gördük tavşanın. İkinci kez bir ölüme ağlamıştım. O günden sonra bir daha tavşan da beslemedim hiç. O sabah okula gitmeden önce bir de hikaye yazmıştım tavşanın ölümü üzerine.

Biraz daha zaman geçti. Diğer dedem öldü bu kez. Babamın babasına göre biraz daha tanıma fırsatı bulduğum annemin babası. Yine ağladım ben. Ölüm ne demek olduğunu bir kez daha göstermişti. Bu kez çok daha acı şekilde göstermişti.

1-2 ay daha geçti. Çok sevdiğim Barış Manço öldü. Ama sesini duyabiliyor, şarkılarını dinleyebiliyordum hala. Benim için bir yerlerde yaşıyordu yani.

Bir yıl daha geçti. Filmlerini bıkmadan, defalarca aynı keyifle izlediğim Kemal Sunal öldü. Onun da filmlerini izleyebiliyordum hala.

5 yıl daha geçti. Biraz daha bilinçli olduğum yıllardı artık. 2005'te Kazım Koyuncu öldü. Çok genç yaşta öldü. Onun da şarkılarını dinleyebiliyordum hala. Dinleyebiliyordum ama, çok daha fazla canımı acıtıyordu bu ölüm. Bir gecede 100 küsür kez Yalnızlığı Anla'yı dinledim sesinden. "Bir boşluk ki nasıl insanla dolsun" diyordu. Dolamazdı. Dolmadı ve dolmayacak da.

2 yıl daha geçti. Babam öldü bu kez. Benim hep iyileşeceğini bildiğim, ölümü hiç konduramadığım babam. Aynı babasının yakalandığı hastalığa yakalanmıştı. Ben hep iyileşecek biliyordum hastalık sürecinde. Hastalığı tamamen atlattığını sanıyordum. Sonra sabah gelen bir telefonla, babamın 16 yıl önce dedemin durumu ağırlaştığı için katettiği 1000 kilometreye yakın yolu, ben katettim bu kez. Babam babasını son kez yaşarken görebilmişti o yolculuk sonunda. Ben de yolculuk boyunca en azından bu ihtimali düşündüm. Ama göremedim. Daha iyi olan bu muydu, değil miydi hala bilmiyorum. Ölüm söz konusu olduğunda iyi diye bir şey yok aslında ya. Daha iyi diye nitelendirebileceğimiz bir durum değil yani bu.

Tüm bu ölümler arasında 2005'e kadar olanlar, 2005 ve sonrasındaki ölümlere göre daha az yaralar açmıştı. 2005'teki ölüm ağır yaralı konumuna getirirken bünyemi, 2007'de benim ruh ölümüm gerçekleşti. Ve ben hala dirilemiyorum. Ama tam olarak ölemiyorum da.

Hepinizin bildiği şu meşhur şiirde demiş ya şair "bağlanmayacaksın" diye. Nasıl bağlanmayacaksın ki? Anneye, babaya, kardeşe, dosta, sevgiliye, bağlarını sevgiyle kurduğun herhangi bir şeye nasıl bağlanmayacaksın? Mecbursun, bağlanacaksın, bağlanıyorsun işte, ama şunu da unutmayacaksın: "Hastalandığın için değil, doğduğun için öleceksin." Ne olursa olsun öleceksin. Ölümlere rağmen yaşayabilmelisin.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...