Okumadan Geçme

Facebook

19 Nisan 2017 Çarşamba

İtiraf

Ben iyi bir insan mıyım? Hiç sanmıyorum. İyi bir insan olsaydım, balkonun demir parmaklıkları önünde içtiğim sigaranın küllerini alt katın balkonuna girme ihtimalini düşünerek dışarıya doğru savurmazdım. Evet aslında alt katımızda oturanlar, kendilerinden bazen yüksek seslerde gürültü yaptıkları gerekçesiyle, bazen binada kusup kustukları yeri temizlemedikleri gerekçesiyle şikayet ettiğimiz, binadaki 4 farklı evde toplamda en az 60-70 kişiyle oturan, muhtemelen Türkiye'de oturma izinleri de olmayan Kırgızlar değil de binadaki biz ve diğerleri gibi komşuluk ilişkisi içinde olduğumuz birileri olsaydı o sigara küllerini aynı rahatlıkla aşağıya savurmazdım. Ama alt katımızdakiler bizim hali hazırda bir sürü sebeple şikayet ettiğimiz kişiler olduğu için bu aymazlığı yapmaktan kendimi geri almıyorum. Bunu yapabiliyorken başka kötülükleri yapmaktan beni alıkoyan şey ne peki. Küçük düşme, hor görülme, ayıplanma korkusu mu? Bi' vicdanım, bi' ahlakım yok mu benim. Ya da var da bu yaptığım kötülüğü engelleyecek kadar değil mi? Bu kötülüğü yapmam için alt katımızda oturanların bana nadiren verdiği rahatsızlığı vatandaşımız olmamalarının da etkisiyle paravan olarak mı kullanıyorum. Ne kadar da ikiyüzlü bir insanım. Dürüstlük, ahlak, iyi niyet nerede kaldı. Mahalledeki çocuklar küfür ederken, içinden sürekli "töbe töbe" diyen çocuk nerede? Tam olarak kirleten şey neydi beni, nerede başladı. Eskiden ölen herhangi bir insan için bile kim olduğu, niye olduğundan bağımsız üzüntü duyan ben, artık çok acıklı bir hikayesi yoksa böyle bir hissiyata sahip olmayacağımı biliyorum. Neden bu hale geldim. Verdiğim ve vermediğim tepkiler neden bu kadar dengesiz. Niye hakedene hakettiği karşılığı vermedim ve vermiyorum. Saygıdan mı? Saygıdan olsa karşılıklı olması gerekirdi. Sevgiyi boşver, onun hakkında herkes bir şeyler söylüyor, herkes en yücesine kendisinin sahip olduğunu iddia ediyor. Saygı neydi? Bencilliğin kemire kemire öldürdüğü, dillere pelesenk olduğu kadar ne değer gören ne de gösterilen bir şey bugünlerde.


29 Kasım 2016 Salı

The Big Çakowski

İngilizce'ye dair hatırlayabildiğim ilk anım mahallenin sevimli ve süper zeka çocuğu Soner'le aramızda geçenlerdi. Soner okuma yazmayı okula gitmeden öğrendiği için ilkokul 1. sınıfı okumadan 2. sınıfa atlamış bi' arkadaşımızdı. İngilizce'yle alakalı bildiği tek şey araba isimleri ya da içtiği kolalar olan çocuklardık biz. İlkokul 5. sınıfı bitirdiğim, anadolu lisesini benim de anlamadığım bir şekilde kazandığım yılın yazındaydık. Evet anadolu lisesine ilkokul 5'ten sonra girilen zamanlardı, anadolu lisesini 7 yıl okuyan son nesildik hem de. Soner'den bi' atari kasedi almıştım evde oynamak için. Vurdulu-kırdılı bi' oyundu, atariyle ve bu tip oyunlarla hiç alakası olmayan annemi de yanıma almıştım ve oyunu beraber bitirmiştik. Sonra da Soner'e oyunu bitirdiğimi ispat etmek için "oyunun sonunda Tıhe End yazdı olum" gibi kanıtlar sunuyordum. Bunu dememle beraber Soner "tıhe end değil lan, dı end. Bi de anadolu lisesini kazandın" diyerek eziyordu beni. O an Anadolu Lisesi'ni kazandığım andan itibaren otomatik olarak öğrenmem lazımdı ingilizce'yi gibi bir düşünce yerleşiyordu beynime. İngilizce'ye olan tanışmam nasıl olduysa devamında olanlar da öyle tatsız anılar olmuştu.

 Anadolu lisesindeki ilk yılımızda hazırlık okuyorduk malum. Daha okulun ilk günlerinde hazırlık binasının oradaİngilizce'yi yalayıp yutmuş, sindirip sıçmış üst sınıf öğrencileri, bize "vatsyorneym, veraryufırom" gibi sorular soruyorlardı. Amaç kendilerini tatmin etmek miydi, yoksa karşısında ingilizce bilmeyen kişiyi bulmuşken rahat rahat pratik yapma düşüncesi miydi bilmiyorum. 11 yaşında çocuklar olan bizlere haftada 24 saat İngilizce dersi veriyolar ve beyin kancıklaması geçirmemizi sağlıyorlardı. İngilizce'yi öğretmenlerimizin katkıları haricinde, Betty Schrampfer Azar'ın Fundamentals of English Grammar kitabı ve Milliyet'in vermiş olduğu Redhouse resimli sözlükten öğreniyorduk. O resimli redhouse sözlük, ergenliğe yeni giren bizleri memeyle tanıştıran sözlüktü aynı zamanda. 805-806. sayfa civarında masaj kelimesini açıklarken sırtı dönük çıplak kadın fotoğrafı, 429-430. sayfa civarında da pregnant kelimesini açıklarken göğüsleri de gözüken hamile kadın fotoğrafı vardı. Fotoğrafların hangi sayfada olduğunu net olarak yazamama sebebim ise, sözlükte o sayfaların -muhtemelen sınıf arkadaşlarım tarafından- koparılmış olması.

 Derslere katılımı her zaman minimum düzeyde olan, aşırı derecede tembel bi' öğrenciydim. Bu halim hazırlıktaki İngilizce öğretmenimin de dikkatini çekmiş olmalıydı ki, sınıftaki herkesin parmak kaldırıp hocanın sorduğu soruya cevap vermek istediği derslerden birinde, tek parmak kaldırmayan beni kaldırıp "Hasan, where is your finger?" sorusunu yöneltmişti bana. Ben elimi ve parmağımı gösterdikçe o aynı soruyu sormuştu. Defalarca, defalarca. O sordukça ben parmağımı gösteriyordum, sınıftakiler gülüyordu, o soruyordu, ben parmağımı gösteriyordum, sınıftakiler gülüyordu. Bu kısır döngü nasıl sona erdi hatırlamıyorum. Muhtemelen sesli ve de İngilizce bir cevap vererek kurtulmuşumdur bu paradokstan. Yine aynı şekilde herkesin parmak kaldırıp benim parmak kaldırmadığım, mala bağladığım, canımın bir şeylere sıkkın olduğu derslerden birinde -o yaşlarda neye sıkılıyosa canım, haftada 24 saat İngilizce ders görmenin verdiği bunalıma yoruyorum şimdilerde-, cümlenin içindeki boşluğu doldurmalı soruları cevaplıyordu sınıf, fill in the blanks yapıyoruz yani. Yine sınıfın tek parmak kaldırmayanı hoca tarafından kurban ediliyordu ve sözü ben alıyordum. Sıra arkadaşım Mehmet hemen kendi kitabını benim önüme çekip gösterdi cevabı, okudum okudum ve "mayn" demem gerekirken "mine" dedim, yine tüm sınıf kahkahalarla güldü, bense İngilizce'den biraz daha soğudum.

İçinde İngilizce olmayan ama çılgın İngilizce'cimiz Hasibe'nin olduğu, hayatımda aldığım en cevapsız soruyu yaşadığım gün. Sınıftan Semih diye bir arkadaş-nasıl bir arkadaş olduğuna da değinicem- tebeşir tozundan saçlarımızın beyazladığı günlerde, kara tahtaya "davar hasso" yazmış Hasibe'nin dersinden önce. Bunu yapma amacı da bana takılmak, "tease" yahu "tease", umursamaz tavırlarıyla nam salmış olan ben, hiç siklemiyodum tabi onun bu takılmalarını. Ben siklemedikçe de böyle zıvanadan çıkıyodu. Neyse işte, "silin lan tahtayı" sesleri arasında Hasibe sınıfa girdi, kara tahtadaki yazıyı gördü, kendinden bekleneni yaptı ve tahtada yazanları üzerine alındı, "bunu kim yazdı?" dedi, ses yok tabi. "Eğer yazan ortaya çıkmazsa bütün sınıfı disipline vercem" dedi. Hala ses yok, sınıftaki inekleyen kızlar korku dolu gözlerle, bi Semih'e bakıyolar, bi bana bakıyolar. Birisi kahramanlık yapacak ve sınıfı kurtaracak disipline verilmekten. Bi anda ben nasıl gaza geldiysem ayağa kalktım ve en dememem gereken şeyi söyledim: "Hocam benim için yazmış olabilirler". Hasibe'den gelen kroşe: "Niye oğlum, davar mısın sen?" Hasan'ın iç sesinden gelen ama dile getiremediği aparkat: "Sen davar mısın da üstüne alınıyon?". Hasan'ın dile getirebildiği bir şey de olmadı o ders saati içerisinde zaten. Semih de o zamanlar pijin önde gideniydi. Şimdilerde ise çok efendi bir insan, avukat kendisi, bürosu bile var, barosu da vardır kesin. Bazen düşünüyorum, "Semih'in yanına gidip, o gün bana yaşattığı psikolojik travma nedeniyle, kendisine tazminat davası açmam için avukatlığımı yapmasını istesem mi?" diye. Şu içinde bulunduğum yoklukta gayet gideri var bence.

Bir de çılgın Hasibe'yle İngilizce film izleme seansımız var. Daha o yıl ilk kez izleyecektik İngilizce filmi. -cektik dedim çünkü izleyemedik. Film başladı, bir odada bir erkek ve bir kadın. Başladılar öpüşmeye, öpüşme sahnesidir 3-5 saniye sonra geçer gider di mi. Geçmedi işte, öpüştükçe soyundular, soyundukça öpüştüler&seviştiler. Sahne devam ettikçe sınıfın erkeklerinden huağğğhğhğhğfdğgdfğg sesleri yükselmeye başladı. Sonunda Hasibe Hoca bu bitmeyen sahneye ve tepkilerimize daha fazla dayanamadı, patladı ve filmi kapattı.

Hazırlıkta İngilizce'yi çözen bücürler olarak ortaokulda Fen Bilgisi ve Matematik derslerini İngilizce görüyorduk. Daha n'olduğunu anlamadan orta 1'deki ilk Fen yazılısından 08 almıştım. Bu 8 puanda Fen Bilgisi dersinin içindeki ilk konuların Biyoloji konuları olmasının etkisi tabi ki de var. 8 puanı "photosynthesis" "mitochondria" yazıp almış olmam muhtemel. Dersimize giren Zarife Hoca 1'den 10'a kadar "one, two, three, four, five, six, yedi, sekiz, dokuz, on" şeklinde sayardı, benim aldığım 08 neden bu kadar gözünüzde büyüdü ki, hiç mi puan almayak. Hem hanginiz "yirmibir grams, üç doors down, the number yirmiüç, oniki angry men, beşyüz days of summer, elli first dates, district dokuz" demediniz ki?
Matematik yazılısında da kesirli sayıları sıralama sorusu vardı. "Ulan burda acaba büyükten küçüğe mi diyo, küçükten büyüğe mi diyo" diye düşünürken %50 şansıma güvenip birini seçmem ve kara bahtım kör talihim neticesinde yanılmam şaşırtıcı değildi.

İşte böyle.

Yeah, well, you know, that's just, like, your opinion, man.

30 Ekim 2014 Perşembe

Peki peki anladık

Her sabah yürüdüğü yolda o da  o yoldaki diğer insanlar gibi küçük ve yavaş hayatını devam ettirebilmek ve asgari ücret kazandığı işine geç kalmamak için büyük ve hızlı adımlar atıyordu. Hayatları yavaştı çünkü; kazandıkları parayla ödemeleri gereken borçları olması gerekenden daha geç ödüyorlardı her zaman, her zaman hayatın gerisindeydiler ve ara gittikçe açılıyordu. ve hayatları küçüktü çünkü; büyük şehrin küçük insancıklarıydı her biri denizin dibindeki kum tanecikleri gibi. Bu küçük insancıkların her biri herşeyin en iyisini biliyordu muhakkak. Hepsinin her konuda söyleyecek sözü, kendi düşündüğünün doğruluğunu onaylatacak iddiaları vardı, "bilmiyorum" sözcüğü lügatlarında yoktu. Yapılan işin en doğrusunu, nasıl yapılması gerektiğini bilenler onlardı ama bildikleri sadece bu değildi, siyasetten spora ne kadar muhabbet varsa her birinde kendilerine dikte edilenleri savunuyorlardı bu kokuşmuş ülkeye dair. Televizyonlardan, gazetelerden, aile büyüklerinden, asker arkadaşlarından, krem peynirden vs. dikte edilenler. Düşünüp taşınıp karar vermek yerine, söylenenler üzerinden sağlanan karma bir inanç özgürlüğüydü sahip oldukları şey. Mesela biri Trabzonluydu 50'li yaşlarında, muhabbet nereden açılmışsa açılmış "Trabzon Hun İmparatorluğu vardı bizim orada eskiden" diyordu, Atilla veya Cengizhan ya Trabzonluydu ona göre ya da Trabzon'u fethedip Trabzon Hun İmparatorluğunu kurmuşlardı. Hun'luk Trabzonlularda aileden geliyordu yani yine ona göre. Sonra "Hun değil abi Rum'du o" diyince "Hun mi Rum mi? Rum haa, öyle daa he" diyordu. "Belki bizim kökenimiz de Rum'dur abi nerden bilecez" diyince de "yok yaav, öyle olsa bilirdik Rumca'yı amina goyayiim" diyordu şivesini yediğim. Rum olmayı çok kötü, Türk olmayı gurur duyulacak bir şey olarak görüyordu. Sivas'lı bir yiğido vardı bir de, yersen yiğido, Yiğid O, keşke olaydı. En çok kendisi çalışıyordu, her işe kendisi koşuyordu, yaptığı işi en düzgün o yapıyordu, yersen. Yapmayı alışkanlık haline getirdiği hatalı ve yanlış işleri kendisine söylendiğinde "ya bişeey olmaz yaa, ondan banane, ben mi yapacam" diyip geçiştiriyordu yiğido. Karşılık olarak "sana bişey olur mu olmaz mı diye sormuyorum amınakodumunoolu, onu öyle yapma bi daha, o ürün öyle gitmez diyorum" diye içinden geçiriyordu her sabah büyük ve hızlı adımlarla işe gitmeyi alışkanlık haline getirmiş olan karşısındaki. Onun bu sözlerini-ben mi yapacam- askerden yeni gelmiş olmasına bağlayabilirdi. Onun bu tavırlarını ise, diğer çalışanlara olduğu gibi ona da zerre değer vermeyen, yaptığı işin hakkını maddi ve manevi olarak vermeyen, (tabiri caizdir)verdiği 3 kuruş para karşılığında insanların ağzına sıçan patronlarına da bağlayabilirdi ama hayır esas sorun bunlar değildi.  Klasik yurdum insanıydı işte, en üsttekinden en alttakine herkes gibiydi, her işi götünün kenarıyla yapmaya alışmış, birlikte yaşadığı ve çalıştığı insanlara saygısı olmayan, kendinden başka hiç kimseyi düşünmeyen, hiçbir vasfı ve yetkisi olmamasına rağmen kendinden 10 gün sonra işe başlamış ve ondan 20 yaş büyük iş arkadaşına ustalık taslayıp "onu getir, bunu götür" şeklinde emirler yağdıran, çay sırasına girildiğinde kendince kurnazca davranarak herkesin önüne kenardan geçerek çayını alan -bunu her çay molasında tekrar eden- biriydi. Yarın bir gün patron olsa, o sövdüğü patronlarının bir kopyası olacaktı. Bu adam pazarda limon satsa, "abla vallahi çok güzel limon, sulu, bunu al beğenmezsen ben burdayım gel haftaya" diyip çürüğü çarığı kakalayacaktı. İşini düzgün ve hatasız yapmaya çalışan kişiler onun gözünde "bu fabrikayı sen mi kurtaracan amuuaagoyum, artise bak" kişileriydi.  Öyle görmüştü, öyle öğrenmişti belli ki, başka yerlerdeki ustaları da öyleydi, ustalarını yönetenler de, o fabrikaları yönetenler de, fabrikaların sattığı malları alıp başkalarına satanlar da. Hepsi aynı kişilerdi işte, hepsi, ülkeyi yönetenler de aynı kişilerdi, 5 kişiyi yönetenler de, yönetilenler de. Yozluk bir kişide değildi ki, herkesteydi, "neden bu ülke böyle?" diye sormak anlamsızdı, "nasıl bu hale geldik?" diye sormaksa belki saatlerce sürecek muhabbetin boşa çene patlatma malzemesi olurdu. Bu ülkede "ahlak" denen şey sadece kadın üzerinden değerlendirilir hale gelmişti, diğer tüm ahlaki değerler yüksek hızlı tren rayları gibi değişiyordu. Değişirken can alıyor, birilerinin cebinden alınanlarla birilerinin cebi şişiriliyordu..


Akşam iş çıkışında eksi ikibinbeşyüz liralık kullanım hakkı olan kredili mevduat hesabından biraz daha para çekeyim para kalmadi bu ay diye geçiriyordu içinden. Bankamatiğe taktığında kartını -1984 liralık bakiye karşılıyordu onu. Her akşam yürüdüğü o yolda büyük ve hızlı adımlar yoktu artık, sadece yorgunluk vardı. Ayaklarının altındaki, kollarındaki, parmaklarındaki ve omuzlarındaki ağırlığın verdiği yorgunluk.

20 Mart 2013 Çarşamba

Neverland'e gitmiyoruz ki.

Gece geç saatte gelirsin durağa, seninle beraber 3-5 kişi daha vardır otobüs bekleyen. Duraktaki 3-5 kişi olur 10-15 kişi ve gelir bi' otobüs, senin dışındakiler biner o otobüse giderler, kalırsın tek başına durakta, beklersin senin otobüsünün gelmesini. Sen beklerken başka insanlar gelirler yine, beklerler kendi otobüslerinin gelmesini. Yine 10-15 kişilik kalabalığa ulaşmıştır durak insanları azımsanmayacak bir süre geçtikten sonra ve yine bi' otobüs gelir, yine seninki değildir, yine herkes biner gider. Sen yine kalırsın bir başına durakta. Sen son otobüsünü kaçırmışsındır, hiç gelmeyecektir senin otobüsün, ya kalacaksın o durakta ya da gideceğin yerin en yakınından geçen herhangi bi' otobüse binip gideceksin. O kadar bekledikten ve kaçırdıktan sonra gecenin en köründe, gelir mi öyle bi' otobüs daha, ya da binmek ister misin sen herhangi bi' otobüse?

28 Şubat 2013 Perşembe

Kelebektim, tırtıl oldum.

Bu mısra Kelebeğin Rüyası adlı filmden hemen sonra yazılmıştır. Filmle hiçbir alakası yoktur. Sadece mısradır.

İnsan mı incelir zamanla,
Yoksa gevşer mi donun lastiği,
Niye durmaz ki alıştık götte don,
Böyle mi yazılmış bizim için son.

8 Şubat 2013 Cuma

Bizim Büyük Çaresizliğimiz

O zamanlarda da en az bugünkü kadar mutsuzduk. Okulunu fazlasıyla uzatmış, okuldan ve hayattan fazla bir beklentisi kalmamış adamlardık.

ÇGHB'daki teknik direktör skecini izlerken "look at the tabela bak berabere oldu" deyişini "Nükhet Duru'lu bişey diyo ama ne" diye çözmeye çalışıp gülme krizine girmemiz. Yerde sürünüyorduk gülerken, bırak gözümüzden yaş gelmesini, karın ve yüz kaslarımız kasılana kadar, yüzümüzde o güldüğümüz ifade saatlerce kalacakmış gibi olana kadar gülmüştük. Birbirimize o denli açıldığımız ilk gece, sabah 10'a kadar muhabbet ettiğimiz gece hani, hayatımda hiç unutamayacağım gecelerden birisi. Hayata karşı umutsuzluğumuzdan, beklentisizliğimizden, insanlara karşı nefretimizden, sorguladığımız herşeyden bahsettiğimiz o gece. Sen evin en küçük çocuğuydun, bakkala bir şey almaya hiç gönderilmeyen, bense en büyük çocuğuydum evin, bakkaldan alınacak şeyleri almaya gönderilendim her zaman. Sen doğudan gelmiştin, ben batıdan gelmiştim Kayseri'ye. Farklı şehirlerden aynı şehire gelmiştik ve aynı yolda yürüyorduk senle. Bunun tespitini de Ciğerci Mehmet'te yediğimiz yemeğin ardından yaklaşık 3 saat süren konuşmamızda yapmıştım ben. Sahi o gün orda yediğimiz yemekten sonra 3 saat boyunca oturmamıza ne demişti acaba oranın çalışanları, çok küfür yemişizdir, ne dicekler başka.

Parasızlığımızdan kesilen internet yüzünden kendimizi doğaçlama video çekmeye vermiştik 2-3 gün boyunca. O dönemde ortaya çıkan nadide eserimiz Sanattan Bir Gıdım'ı izledim geçenlerde, aynı anda güldüm ve ağladım. Bu yazdıklarım da onu izleyince çıktı ortaya aslında.
Yüzyılın takımı, muhteşem Barcelona'yı izlerken, o takıma bile kusur buluyorduk. O takımın kusuru tabiki de sağ taraftan yaldır yaldır gelen Dani Alves'in, yaptığı ortaların en az yarısının tribüne gitmesiydi. İki gece peşpeşe sigara içmek için salona geçtiğimizde, televizyonu zaplarken TV8'de The Pianist'e denk gelmiştik, ikisinde de sonuna kadar izlemiştik belki 10. izleyişimiz olmasına rağmen, bırakamamıştık bi türlü.

Sen bana göre daha da garip adamsın, hani bana hep der dururdun "ne adamsın lan" diye, sen benden daha da ne adamsın ama ben sana hiç dememiştim bunu. Al işte şimdi diyorum "ne adamsın olm lan". Ararım açmazsın, mesaj atarım cevap atmazsın, bir buçuk yıl oldu hiç konuşmadık. Anlıyorum ama açmamanı da, açsan nolacak ki? Son görüştüğümüz zaman, benim Kayseri'den pılımı pırtımı toplayıp Düzce'ye döndüğüm, senin benim çok iyi ses veren kulaklığıma binbir acitasyonla çöktüğün gün. Hala o kulaklık kadar iyi bi kulaklık bulamadım lan ben.

Parasızlığımızı, tütün sarmalarımızı, tütün gibi tükenen zamanı.. Çok özledim lan, çok. Çok dağınık yazdım, çok da dağınık adamım zaten, anlarsın sen beni.

Ben bu yazıyı yukardaki haliyle yazmış ve henüz yayınlamamışken sen aradın geçenlerde. 50 dakika konuştuk lan telefonda, telefonda konuşmayı sevmeyen sen ve ben.

9 Ocak 2013 Çarşamba

Bizim Küçük Çaresizliğimiz

Hatırlıyo musun  dostum, geçen yıl ben askere gitmeden biraz önceydi, yine ikimizin de işsiz, güçsüz ve parasız olduğu zamanlar, çarşıda buluşalım diye aradığımda seni, "çarşıya inecek dolmuş param bile yok" demiştin, ben de sana "gel, ben durakta beklerim seni, parayı inince veririz" demiştim ve gelmiştin sen, bunu yapmıştık. Bugünlerde sen beni çağırsan gel buluşalım diye, o gün senin bana söylediklerini ben sana söylerim.

Bugünlerde yaşadığımız zihinsel zorluklarımız var yine. Sen 7 aydır işsizsin, ben askerden geldiğimden beri 2 aydır işsizim. İş bulmak adına de pek çaba gösterdiğimiz söylenemez, hiç sevmediğimiz bir meslek var elimizde bir kere. Bu çabasızlığına, boşvermişliğine daha fazla dayanamayan babanın sabrının taştığını, "iş bulmam için cumaya kadar süre verdi, eğer bulamazsam siktiri çekecek evden kovacak heralde" diyerek dile getirirken sen, "gülerek ağlamayı öğrenmişiz iyi ki" dedim. Yoksa çarşının orta yerinde ağlayan 26 yaşında iki adam kötü bir izlenim verebilir, rahatsız edebilirdi diğer insanları. Diğer insanlar demişken, napıyor bu insanlar, biz napıyoruz? Neyin peşindeyiz? Sadece kendi çabamızla, bir tanıdık araya girmeden(hadi biraz daha açık yazayım, bir dayımız olmadan) bir iş bulabileceğimize olan inancımız her geçen gün azalırken, aslında yeterince çaba da göstermiyoruz ve bunun suçunu, kapitalizmin köpeği olmamızı gerektiren mesleğimize atıyoruz. Haksız da değiliz aslında, çok boktan bir bölüm okumuşuz, ama bu bizi haklı da çıkarmıyor. Bizim gibi binlerce insan var, okuduğu bölümü sevmeyen, ama sonrasında bölümüyle alakalı değil de, sevdiği şeylerle, hayalleriyle ilgilenen, onların peşinden koşan. Bizdeki yanlışlık ne, biz neden hiçbir şey yapmadan bekliyoruz? Söylesene dostum; biz ne zaman dışlandık bu hayattan bu kadar? Durdukça, bekledikçe ve hiçbir şey yapmadıkça ne değişiyor? Biz böyle kaldıkça, sistemin içine girmeye mahkumuz. Er ya da geç bu olacak, ne kadar istemesek de, olacak.

31 Aralık 2012 Pazartesi

This Is The OLD Shit

 Askerlik başlamamışken henüz; nasıl yapıcam düşüncesi vardı kafamda. Nasıl yapıcam derken, şu malum şekilci davranışları var ya askerliğin. Hazır olda durmalar, selam vermeler, herşeyin bi şekil disiplini içerisinde yer alması filan. Hayatında en sevmediği şeylerden biri şekilcilik olan benim için bunlar tedirgin ediciydi. Biraz boşaymış bunlar sonradan anladım, bi şekilde yapıyosun istenileni, ya da yapman gereken yerden kaçmaya çalışıyosun fırsatını bulduğunda götüm götüm, benim gibi.

Yaptığım askerliği 3'e bölebilirim, 3 farklı yerde, farklı insanlarla, farklı uğraşlarla geçirdiğim günler olarak. İlk dönem Polatlı'daki halk diliyle acemilik, askeri dille asteğmen adayı öğrencilik dönemi. Öncelikle Polatlı'ya dair, yazmazsam içimde kalacak; dünyanın en gereksiz yerleşim yerlerinden birisi olduğunu düşünüyorum kaldığım 80 günlük süre içerisinde. Ki o kaldığım süre 2011 Aralık - 2012 Mart arasıydı. Şu hepinizin ağzına sıçan, Polatlı'daki bizlerin ise soğuğa karşı düşüncelerini bir adım öne taşıyan kış dönemi. İlk günlerde karşılaştığımız ortam, herhangi bir şeyi düşünmemize bile olanak vermiyordu. Koyun gibi oradan oraya sürülüyor, ne denirse onu yapıyorduk. 10 erkek kaldığımız koğuşta ilk 4-5 gün boyunca hiç futbol ve karı kız muhabbeti dönmemesini çok garipsemiştim. Sonrasında dönen karı kız muhabbetiniyse daha çok garipsemiştim. İlk günlerde yüzüne bakılmayan kadın teğmenler, son günlerde bazılarının gözüne Adriana Lima gözükmeye başlamıştı. Düşünün işte ne hale geldiğimizi psikolojik olarak. Yemin töreninde giyeceğimiz, içinde nazi subaylarına selam çaktığımız, subay kıyafetlerini ütülerken, sırtımı ütüyle yakmıştım. Üzerimizde ütülüyorduk evet, sadece benim sırtımın yanmış olmasının sebebi ise, eli ağır arkadaşa denk gelen tek kişi bendim. Yanığın ardından 4-5 gün boyunca revire gidip geldim sabahları. Revire gittiğim sabahlardan birinde, sabah 7'de NTV'de "Güne Başlarken" programının başladığını görünce, NTV bile güne başlamadan güne başladığımızı farkettim. Polatlı günlerine dair yazacak, anlatacak, gözlemlenmiş çok daha fazla şey var aldığım notlarda ama, şimdi bunları anlatmanın pek anlamı yok.

2. dönem Kıbrıs'ın bi köyünde geçen 3 aylık süreçti. Her şeyin bir senaryodan ibaret olduğu, herkesin üzerine düşen rolü oynadığı, oynamaya çalıştığı, benimse hiçbir şeyi sallamadığım, sallamayışımı da belli ettiğim günlerdi. Karşılaştığım bu duruma karşı yapabileceğim en iyi şey, askerl..

Ya ben bu yazıyı aslında sırf  askerde geçen 2012 yılını kapatmak için yazıyorum ve çok sıkıldım daha fazla da devam edemicem. Eğer yaşarsam, 15-20 yıl sonra 2012'ye dair hatırlayacaklarım sadece askerlikle alakalı şeyler olacak, ve askerlikten şahsıma kalan güzel dostluklar, "gibi gibi gibi" lafı ve bir işe yaramayacak olan "para saymayı öğrenmek". Evet 3 döneme ayırdığım askerliğin 3. döneminde, kantinde kasa subayı olarak görevlendirilmiştim. Askere gelmeden önce kantin subayı olursun belki dediklerinde hayalimde canlanan şey; askerlerin takıldığı bi kantin gibi bi yer olur, ben de orda takılırım akşama kadar, bi sandalyede oturur onları kolaçan ederimdi. Halbuki askerde kantin dedikleri şey, sivil hayatta market olarak bildiğimiz yermiş. Bu da kızlara ve henüz askerliğini yapmamış erkeklere gereksiz bilgi olsun. Hadi eyvallah.

10 Eylül 2012 Pazartesi

Ben bu oyunda, bogulurum dedee.

Bu dunya icin gerekli bi adam degilim, yasamamin ve yasamimin dunyanin ekolojik dengesine bi katkisi yok. Kendimi hicbir yere ait goremiyorum, yakistiramiyorum. Hala hicbir seyden gram keyif alamiyorum. Bos ve beklentisiz hayatimi, benden beklentisi olanlar varken nasil surdurebilecegimi bilemiyorum. Buyuk bir zitlik ve carpismanin ortasinda kutupsuz elektronlar gibiyim, hissedemiyorum.

6 Eylül 2012 Perşembe

Yol Hikayeleri #8 Konya'dan Hindistan'dan


Çok zaman olmuştu anlatacak bir yol hikayesi yaşamayalı. Konya yollarından çıktı hikaye. Mehmet'le beraber Ersin'in düğününe gitmek için Ankara'dan hızlı trenle Konya'ya gittik. (Ersin evlendi evet, bir zamanlar buralardaki satırların ortağı) Düğüne gidiyoruz diye de Ankara'dan gömlek kravat almıştık, giderken giyiverdik. Gömleği, kravatı asıl alma sebebimiz düğün değildi aslında, gelecekteki muhtemel iş görüşmelerinde giymek üzere hazır düğüne de denk gelmişken alalım dedik. Neyse efenim, yazmaya yazmaya körelmiş olduğumu da hissediyorum zira yazdığımdan zerre keyif almıyorum çok sıkıcı devam ediyo yazı. Konya'ya indik, taksiye bindik düğünün olacağı otele gitmek için. Çekmişiz ya gömleği kravatı bi de otele gidiyoruz, taksici hemen "iş için mi geldiniz" diye sordu tabi. İşadamı havasına bürünerek gelmiştik yani Konya'ya. Otele gittik, düğünde çokça sıkıldık, oynama muhabbetleri olduğu anlarda sıkça sigara içmeye kaçtık, filan fistan. Sonlara doğru öyle sıkıldım ki, Mehmet'e "bi daha hiç bi düğüne gitmeyek la, kimin olursa olsun" dedim. Gittiğim bana yeter, ayy her tarafım ağrıyor.

Bu kadar ıvır zıvır anlattıktan sonra esas yol hikayesine geçeyim artık. Gece 12'ye doğru otogara gittik. Mümkünse Düzce'ye, değilse önce Ankara'ya sonra Düzce'ye gidicez. İkisi de mümkün olmadı, otobüsler dolu, en erken otobüs de sabah 7'de diyo tüm firmalar. Umutsuz ev adamları olarak bekliyoruz, derken Pala Dayı çıkageliyor ortalıkta bağırıyor. "Ankara yolcusu kalmasın ankara yolcusu kalmasın" diye. Gidip sorayım adama "yer var mı acaba" diye yaklaşıyorum, "var" diyo hemen koşa koşa gidiyoruz. En azından bi 403'e bineriz diye beklerken Ford minibüse bineceğimizi anlıyoruz. Pala dayı 14. kişiyi bulmak için çabalarken minibüstekilerden biri "bu servis di mi bunla gitmicez, can güvenliğimiz yok bunda yaauuuv" bıdı bıdısı yapıyo. Yauuvv derken Okan Bayülgen konuşuyo zannedersiniz öyle vurgulu söylüyor adam. Herif hala anlamamış korsan minibüsle gideceğimizi. Son yolcuyu da buluyo Pala dayı, 14 yolcunun 2'si kız, kızlar öne oturuyorlar. Kız dayanışması oluyor hemen aralarında ortamın da katkısıyla. Can güvenliği geyiğine giren herif kızların oturduğu ön tarafın arkasında oturuyordu. Artık elini kolunu filan nasıl attıysa ön tarafa, mola verildiğinde kızlardan biri dönüp çemkiriyo adama "kötü niyetli olmayabilirsin ama dikkatli ol" falan filanlı sözlerle. Kulaklığın ardından duyabiliyorum zar zor bunları, hemen ardından diğer kız da söylüyo bişeyler, sonra mola yerinde kol kola giriyolar, çay içiyolar, 5 dk'da kankaya bağlıyolar muhabbeti. Mola demişken, yola çıkmadan önce aldığım Çokonat'lardan birini Mehmet'e vermiştim al ye diye, "molada yerim amcoğlu" demişti Mehmet de. Espri yapmıştı aklı sıra, minibüsümüzün mola vermeyeceğini düşünüyorduk. İş adamı gibi geldik, mülteci gibi geri döndük Konya'dan sonuç olarak. Sıkış tıkış, uyumanın imkansız olduğu, ama yanımdaki insanüstü varlığın uyumayı başarabildiği bu yolculuğun ardından AŞTİ'ye geliyoruz.

Yanımdaki uyuyabilen vatandaş.


Çakma iş adamları.


Uyumaya çalışan bir adet Mehmet.


Ve yolculuğun sonu..


Ankara'dan Düzce'ye gidecek olan ilk otobüs 3 saat sonra. Çaresiz beklicez, e tabi uyumak şartıyla. AŞTİ'yi bilenler için söylüyorum, deniz tarafına bakan kaleye Gençlerbirliği hücum ediyor. Ne diyorum lan ben? AŞTİ'yi bilen bilir işte giden otobüs katında, oturmalık yerlerde geceleri uyunur. Biz de aynısını yapıyoruz. Ama ben hala gömlek ve kravatla duruyorum. İşadamı görüntümden taviz vermiyorum asla. 40 yılın başı böyle giyinmişim, çıkarmam lan o kravatı çıkarmaaaam. O halimle yatıyorum o oturma yerlerinden birine AŞTİ'deki. Baya da güzel uyumuştum he, Mehmet dürtüyo hadi vakit geldi gidelim diye. Uyanıyorum, karşı bankta bi kız çok da sempatik bi şekilde gülüyo, bana bakıyo, "noluyo olm rüya mı görüyorum ben, bu kız bana niye gülerek bakıyo böyle" derken, gömlek kravat geliyo aklıma. O vaziyette giyinen adamın ne işi var mülteci havalarında AŞTİ köşelerinde. Güler tabi insanlar. Sonra bu AŞTİ'deki gülme muhabbetinin aynısını Düzce'ye gittiğimiz otobüsten inerken tekrar yaşıyorum. Bu kez Düzce'ye gelmişiz, muavin uyandırıyo bizi, yan koltukta oturan bi kız, yine çok sempatik ve güzel gülümsemesiyle bana bakıyor. Lan diyorum hep böyle zamanlarda gülersiniz zaten.

* Bu kadar boktan bi hikayeyi nasıl bu kadar uzun anlatabildim şaşıyorum kendime. Hayır, ben de o kaçtığım kafa açan adamlardan oluyorum diye korkmaya başladım.

19 Temmuz 2012 Perşembe

Bi sus da..

Geveze insanları sevmiyorum. Hele iş nedeniyle katlanmak zorunda olduğumda. Size sürekli birşeyler anlatıyorlar ve sizden sürekli dinlemenizi bekliyorlar, konuşmanıza da izin vermiyorlar. Kendileri düşünmedikleri gibi, sizin de kafanızı dinlemenize ve düşünmenize izin vermiyorlar. Bu tip insanlar konuşurken takip edemiyorum genelde. Takip ediyormuş gibi ilgili görünüyor, ama ne anlattıklarına dair hiçbir şey bilmiyorum konuşmanın sonunda. İki tip oluyor bu insanlar bir de. Bir kısmı ciddi şeyler konuşan geveze tayfa, diğer kısmı ise aklınca sürekli espri yaptığını düşünen bir konuşup 10 gülen geveze tayfa. Ciddi olanlara "tabi sen de haklısın, hıhı evet" gibi tepkiler verip hiç konuşmayarak -bir süre sonra anlattıklarına karşılık bulamayacak ve gidecek-, sürekli gülerek bir şeyler anlatanlara da karşımda dünyanın en komik adamı filan varmış gibi zorla gülerek karşılık veriyorum. Sonuç olarak siz hiç karşılık vermediğinizde eninde sonunda susuyorlar ve gidiyorlar. Ama bir sonraki sefer için kurtulamıyorsunuz. Artık tek çare yanından bi şekilde kaçmak oluyor, onu da iyi beceriyorum.

Not: Bu yazı 7 aydır askerde karşılaştığım bazı insanlar sayesinde yazılmıştır.

27 Nisan 2012 Cuma

Lale Devri - Konuk Yazar #2

Benim bi' bok yazdığım yok bi' aydır. Önder can simidi gibisin bebeğim. Konuk yazarlık muhabbetinde 2. yazı da Önder'den. Yine yalnızlık mevzu bahis. Ve işte Önder'in yazısı, anderun mastisi, alın yazısı, canısı, canısı...

------------
Saat tam 00.00. Yorgunluktandır diyorum akşamdan beri ama içimdeki sıkıntı farklı gibi. Depresyon durağı bu saatler aslında. İnsan ne düşünse ,ben, karanlığa kayıyor. Zaten geceleri hep karanlık değil mi? Belki de sıkıntım gündüz pek düşünmemek ,düşünmeyi gece yaparsan olacağı bu.
Tepkim ne benim? Basit bir hayatı yaşamayı bile beceremeyen bi insan oldum çıktım. Herşey karmaşık, hep yanlış zaman bana sorsan. O doğru zamanı bulamadım arkadaş. Yanlış yapmamak adına birşey yapmayanlardanım ben. Kaç yaşına geldim, 26… şimdi ucuz depresif söylemlere girmek de istemiyorum. Bu tepkime rağmen aslında ben o kadar da karamsar değilim. Sadece iyimserliğim karamsar duruyor. Burda bir aforizma girmeliyim; eğer iyimserliğin bile gölgede kalıyorsa ışıksızlıktan şikayet edemezsin.

Süslü laflara ön yargılı bir adamdan nasıl bir aforizma bekliyodun ki? O kadar yazı yazdım neden yazdığımı ben bile anlamadım ki sen, bunu okuyan varsa o, sen nerden anlayacaksın. Sen de haklısın.
Ciddiye almadığın hayat neden seni ciddiye alsın ki? İçinde olduğun boşluk,parasızlık ve tabi yalnızlık için hayatı suçlama. Sincap ciddiyetinde yaşasam ya da bir kirpi daha mutlu olabilirdim. Sadece hayatımı sürdürmek, daha fazla yaşam!

Basit ve etkili yaşam. Yalnızlıktan şikayet ederken, birilerinin seni görmesini istersin ya. Neden kendini göstermeden bunun olmasını beklersin? Ya da yaşama sevincinden götürdüğünü düşünürken zamanın, neden saate bakarsın ki? Sana bakmasını isterken bir çift gözün, neden bakmaya korkarsın onlara? Bunları daha da sıralarsın kolayca. Hoş, boş konuşmayı kendine şu andaki en önemli aktivite seçmiş bir insan olarak haklılığım yada doğruluğum kesinlikle görecelidir. Ve genelde haksız çıkma gayretim de vardır endişelerimde. Hayata dair endişelerim umarım sadece benim hüsnü kuruntularımdır. Aslında bu iyimser bir söylem bile sayılabilir aslında. Ama yine de gölgede kaldı farkettiğin üzere.

Yalnızlıktan bahseden o kişilerden olmak istemem aslında bu kadar yalnız hissetmesem kendimi. İşin kötüsü, yalnızlığıma tam anlamıyla son verecek birileri vardır elbet. Ya da bazıları vardır ki, onlar yalnızlığımı daha mutlu yaşamama müsaade ederler,ancak yine benden uzaktadırlar. İşin ironik tarafı, bu kadar yalnızlıktan dert yanıp kurtulmaya çalışan biri olan ben, yalnız olmama ile ilgili bir şey bilmiyorum. Ve burda bir aforizma daha girer; yalnızlık insanlığını kemiren bir tırtıldır,kelebek olmaktan uzak. Aforizmadan aforizmaya ya da tepkiden tepkiye sıçrıyorum. Aslında yaptığım sandalyede oturmak. Garip di mi?

Konuşursun konuşursun heyecanlı da sonunu getiremezsin ya. Sonuna gelince ne diyeceğini bilemezsin. Sonuna gelir başını unutursun ya da karşındakine böyle fişi o anda çekilmiş gibi bakarsın. İşte o vurucu sonu bulamadan bitiriyorum bu yazıyı da. Zaten anlayan için yeterince vurucu olmuştur. Hadi selametle…

13 Mart 2012 Salı

İstanbul'da Bir Gece

Başlığı "One Night In İstanbul" şeklinde ingilizce atsaydım daha afili olurdu di mi? Böyle film adı gibi filan. Niye böyle saçmalayarak girdiysem yazıya. İstanbul'da bi gece sabahlama isteğim 1-2 yıl öncesine dayanıyor. O zaman yanımda biri olsun da beraber yapalım bunu istemiştim. "Manyak mısın olm ne sabahlaması" şeklinde tepkiler almıştım. (Evet aslında manyağım da cevap olarak vermemiştim bunu kimseye.) Yani bunu yapmak için bi yandaşım olamamıştı, tek başıma da yapamamıştım, o aralar İstanbul'da tek başıma bulunmadığımdan. Geçtiğimiz hafta sonu bu fırsat elime geçti. Bu kez yalnızdım, "hadi gel sabahlayalım bu gece dışarda" diyeceğim birisi yoktu, "manyak mısın" diyecek birisi de yoktu.

Geceye 4. Levent'teki Kaşıkçı Pilav'da 1 çorba, 2 tabak da tam salatasız pilav yiyerek başladım. Çok hayvani bir performans, zaten bitirirken nefes alacak yer kalmamıştı içimde. Kesmeşeker konserinin de bu geceye denk gelmesi ayrı bir özellik kattı bu geceye. İlk kez bi' konsere de tek başıma gitmiş oldum sanırım, izin verdi yalnızlık diyelim. Metin Kurt gibi yalnızdım konser salonunda, uçsuz bucaksız azınlığın arasında. Gayet iyi bir konserden sonra, güzel insan Cenk Taner'e "eyvallah kaptan" dedim çıktım. Gece 1'de İstiklal'de atacağım 8-10 turdan ilkini atmaya başladım. "Kafası bi' dünya" bi' dünya insan vardı caddede. Kendi arasında kavga edenler, başkalarıyla sürtüşüp kavga edenler, dayak yiyip hırsını telefon kulübesinin camını kırarak alanlar.. Ön sevişenler ve onlara laf atanlar, doğu şivesiyle; "amınag goyyim İstanbul değil kerhane. Gidin okul bahçesinde yapın bari amınag goyyim" şeklinde.

Hava da baya soğuktu; şansıma sıçayım; kışın günler kısa diye kışın askere gidip de son 40 yılın en soğuk kışını bulan benim için normal tabi bu. Soğuktan biraz kaçmak için bi dönerciye girdim döner yedim, 1 saat oturdum. Çıktım 2-3 tur daha attıktan sonra yine çok üşüyünce, başka bi' yere girip tatlı yedim, 1 saat de orada oturdum. Saatler ilerledikçe açık olan yerlerin sayısı da azalıyodu iyice. Tam Burger King'e oturmaya niyetlenmiştim, kapatıyolardı. Ne güzel "Taksim'deki Burger'a işemek için giren" yüzlerce insanın arasında oturcaktım. Bişeyler yeme zorunluluğum da olmayacaktı, çatlıyodum zaten yemek yemekten. Dışarda bi süre daha dolaştıktan sonra saat 4'e doğru bi dönerciye daha girdim, bi döner daha aldım(OHA). Yarım saatte filan gıdım gıdım yedim bitti, mekan da 24 saat açıkmış, "iyi" dedim, buradan çıkmam artık. Sonra da o akşam aldığım 4 kitaptan Sherlock Holmes'u okumaya başladım orada. Dönercide, gecenin 4'ünde kitap okudum ya ben, bu hayatta her şey olur. (Düzenli kitap okumaya çalışmaya da başladım evet. Üstüne de kitap arşivi oluşturmaya yönelik çalışmalara başladım, para beni bozdu azizim, yıldırımım.) Sonra yanıma 6-7 kişilik kızlı erkekli bi grup geldi, tek başıma oturduğum masaya kuruldular, başka yer olmamasından mütevellit. Mütevellit güzel kelime. Neyse yanıma oturan bu gençler baya bağıra çağıra kopa yarıla konuşurken ben hiç istifimi bozmadan kitabımı okumaya devam ettim. Kızlardan bi' tanesinin boyu 1.51'miş, günümüz Türkiye'sinde olağan durumlar bunlar aslında. Ona sürekli cüce diyip duruyolardı, onun üzerinden espri filan yapıyolardı, kız da kendisiyle taşak geçiyodu zaten. Aralarında konuşmasında bi kırıklık olan çocuk vardı, hafif bi gay'lik sezinledim yani. En çok bu çocuğun söylediklerine gülüyolardı, cüce esprilerini de bu eleman yapıyodu. Ben o sırada kitap okumaktan sıkıldım, zaten bu yanımdakilerin sesinden okuduğumdan da bi' bok anlamamaya başlamıştım. Nokia'nın yılan oyununu oynamaya başladım telefonda. Telefonum da sadece mesaj gönderen ve konuşmaya yarayan telefonlardan işte. Ben yılan oynarken o cüce kız bana doğru baktı "bu nabıyo ya?" dedi. Siklemedim, hiç istifimi bozmadım, duymazdan geldim, umursamaz tavırlarımla ünlüyümdür zaten. Neyse bunlar konuşurlarken birden babalarına sövmeye başladılar. Biri "benim babam dünyanın en şerefsiz adamı", diğeri de bunun peşine "benim babam dünyanın en büyük orospu çocuğu" dedi. "Orospu torunusun yani sen" dedim içimden. Cüce olan da bunlara benzer bişeyler söyleyip cüce olma sebebinin babası olmasından yakındı ve yine babasına sövdü. Onlar babalarına böyle söverken araya girip "aranızda babasını kaybeden yok di mi?" diye sormak geldi içimden. Sonra peşine bir kaç şey daha söylemek. Sonra vazgeçtim, ne söylesem fark etmeyecekti nasılsa, henüz onlar bunları bilmiyor. Kendileri yaşayıp anlayacaklar bazı şeyleri. Yaşasınlar da anlasınlar madem dedim. Bu cüce olan kızın babası Julia diye biriyle nişanlıyken nişanı atıp anasıyla evlenmiş. Anasının boyu da kısaymış o yüzden kendisi de bu kadar kısa olmuş. Julia da maşallah dalyan gibi karıymış heralde öyle diyodu. Neyse bu Julia babası nişanı attıktan sonra beddua etmiş babasına bunun. O bedduada bu kızın 1.51 olmasında etkiliymiş anlattığına göre. "O Julia'yı bulucam" diyip duruyodu. Julia'nın 91'li bi kızı mı ne varmış. 91'li olan ve annesinin adı Julia olan birini tanırsanız, şu 1.51'lik kıza haber verin de rahatlasın. Şu Julia'nın adı da Maria olsa çok daha güzel olacaktı be.

Saat 6'ya doğru hava hafif aydınlanmaya başlamışken çıktım oradan da "buradan uzaklara gidicem" nidasıyla, kafamı sikti bu cüce ve grubu. Tüm gece eğlenen on binlerce insanın kirlettiği caddeyi temizleyen çalışanları gördüm son olarak Taksim'de bu gecenin sonunda. Birileri Cumartesi gününün en güzel saatlerinde eğlendi ve sonra Pazar günü sabahın 5-6'sında da birileri oraları temizlemek için harıl harıl hızlı bir şekilde çalıştı. Hayatın insanlara sunduğu şeylerden bir kesitti işte bu da. Olmak istenen yer, mecburen olunan yer.

Böyle şeyler işte, neredeyse bu yazı kadar sıkıcı bi' gece geçirdim konser dışında, Konya'dan Hindistan'dan, Anya'dan Konya'dan bahsettim gereksiz yere. Ama iyidir iyi. Sonuçta yapmak istediğim şeyi yaptım. Gece boyunca yaklaşık olarak 20 km yol yürüdüğüm için ayaklarım hala ağrıyor. Acıların kralıyım. İstanbul İstanbul. Fısıldıyordun bir şeyler, duymuştum şehirdeydim, "gene gel" diyordun. Peki ne olacak benim bu halim? Ne olacak, tek kişiyim ben hala. Tut beni düşmeden.

Feridun Amca, herşey çok saçma. 
Yaşam geliyordu üstüme, hiç yer yoktu kaçmaya.


29 Şubat 2012 Çarşamba

29 Şubat 2012

"The Day That Never Comes" Yazmıştım 2 ay kadar önce bi' ara, bi' kağıda. Ha işte o hiç gelmeyecek gibi duran gün geldi nihayet. Şimdi o günle 29 Şubat arasındaki bağlantı, 29 Şubat'ın bir başka açıdan görünümü filan yazcam bi' şeyler. Kafam karıştı, çok bilinenli bi denklem oldu bu.

29 Şubat Facebook Mağduru diye salak bi' yazı yazmışım geçen sene bu zamanlar. Orada detaylı şekilde yazıyo hikayenin çoğu. Facebook'ta doğum günü tarihini 29 Şubat yapmıştım 3 yıl önce filan. Doğum günü kutlamalarını sevmemem nedeniyle, bir de merakımdan dolayı yapmıştım bunu. Merak ettiğim şey de 29 Şubat 2012 geldiğinde kutlayan olup olmayacağıydı.

2 aydır 29 Şubat'ı bu kadar bekleme sebebiyse; acemiliğin bittiği, asteğmenliğe geçiş yapılan, 2 hafta dağıtım iznine çıktığımız gün olması oldu. Ve tabii 2 ay aradan sonra 2 hafta izne ayrılmak, son 40 yılın en soğuk Ankara kışından sonra olunca bi' de, yeniden doğma etkisi yarattı biz 343. dönemlerin bünyesinde. Ben bunu 3 yıl önceden görerek ayarlamışım işte. Varın anlayın siz ne kadar ileri görüşlü olduğumu. (OHA) (Buraya dilli milli bi smiley de giderdi evet.)

Doğum günü kutlamalarıyla alakalı olarak ise; kutlayanlar sağ olsunlar, var olsunlar, teşekkürler hepsine. Hepinizin kutlamasını izne çıkışımın kutlaması sayıyorum. Ahahah, kutlamayı da istediğim şeyin kutlamasına çevirdim ya. (OHA 2) Ama şimdi değinmeden geçemeyeceğim bir durum var: Bu kanka ayağı harbiden göt ayağı he. 3-4 yıldır hiç görüşmediğim, öncesinde de çok az muhabbetim olan adam "kanka doğum günün kutlu olsun" yazmış. Böyle durduk yerde her önüne gelene, her şartta kanka diyen adamdan korkacaksın abi.

29 Şubat'la olan sınavımı da böylece tamamlamış bulunuyorum. Daha da bi olayım olmaz heralde bununla alakalı.

22 Ocak 2012 Pazar

Peşpeşe 5 tane yazı yazdım, 3-4 ay benden bişey çıkmaz artık. Bi de hepsi askerlikle alakalı, çok sıkıcı, çok banal, ay öf.