12 Aralık 2011 Pazartesi
Karartma
10 Aralık 2011 Cumartesi
Hayata Dair İç Gıdıklayan Klişeler #1 Sazan.avi
8 Aralık 2011 Perşembe
Figüran

6 Aralık 2011 Salı
Gölgede Kalanlar #1 - Flört

Kim Bunlar adıyla tanımıştık onları aslında 90'ların ortalarında. Atabarı'nı söylemişlerdi, klip çekmişlerdi ve tanınmışlardı. Daha sonra isim değişikliğine giderek "Flört" oldular. 2003-2004 civarıydı Flört ismiyle onları tanımam. Lisedeyken Radyo D'de Maximum Rock'ta haftanın en sıkı 10'lusunda "Cemiyette Pişiyoruz" şarkılarını duymuştum ilk olarak. "Ulan kim bunlar kim bunlar" diye arayıp dururken aslında onların eski "Kim Bunlar", olduğunu öğrenmek hoş bir sürpriz olmuştu. Daha sonra albümlerini de edinmiştim ve gerçekten güzel şarkıları vardı. Gördüklerinden daha fazla ilgi, alakayı hakediyorlardı bence. O dönemler çokça çıkan bir sürü gruptan, isimden daha kaliteli, daha iyi işler yapmışlardı. Yalnızlık Mevsimi, Rasta Baba, Yola Devam şarkıları 2001 yılında grupla aynı adı taşıyan Flört albümünün benim için öne çıkan parçalarıydı. Bir şarkı daha var benim için öne çıkan ama, onun hakkındaki kelamı en sona bırakıyorum.

1 Aralık 2011 Perşembe
Gece Vardiyası
Önder ve ben, 1.5 yıl öncesi. Gece vardiyası, gündüz vardiyası demeden çalışmıştık fabrikada. Ben bu video'yu gece çektik diye hatırlıyordum ama, gündüz çekmişiz galiba, arkadaki camlardan sızan ışıkları görünce. Aslında tam gece kafasıymış bizimki. Bize her an geceymiş. Kafamız hep güzelmiş. Forklift'e bak hizaya gel.
23 Kasım 2011 Çarşamba
Öl(d)üm

Ölümü ilk kez, aynı adı ve soyadı taşıdığım dedemin ölmesiyle, kısmen öğrenmiştim, 5 yaşımdayken henüz. Dedem ölürken yanındaydım babamla beraber. Dedemin ölümüne ağlayan babamın kucağında ağlamıştım ben de. Kendisini nerdeyse hiç tanıyamadan ölmüştü dedem. Dedim ya 5 yaşımdaydım daha. Bizden yaklaşık 1000 km uzakta yaşayan dedemi toplasan 10 günlük süre kadar görmüştüm o yaşıma kadar. Dedemi tanıyabildiğim kadar anlayabilirdim ölümü ve dedemin ölümünü. İşte bu yüzden, ölümün ne demek olduğunu tam olarak 10'lu yaşlarımın başındayken anlayabilmiştim. Muhabbet kuşumuz vardı bir tane, o dönemlerde herkesin beslemesi çok moda olan. Başka bir şehre gidiyor olduğumuz için, halama bırakmıştık kuşu. Halamlar pencere açıkken kuşu kafesinden çıkarmışlardı ve kaçmıştı. Detaylı olarak da anlatmıştım. O muhabbet kuşunun öldüğünü görmemiştim ama, artık yoktu hayatımda. Hem bir muhabbet kuşu ne kadar yaşayabilirdi ki dışarda savunmasız bir şekilde. 1-2 muhabbet kuşumuz daha olmuştu sonraları ama, o günden sonra bir daha aynı şekilde muhabbet kuşu sevemez, bir kuşla şevkle ilgilenemez oldum.
Kuşun kaçmasından bir süre sonra da tavşan almıştık. Tavşan besliyordum ve onunla ilgileniyordum. Sebebini anlamayamadık. Bir gün o çok hareketli, durduğu yerde durmayan tavşan oturdu yere. Tüm çabalarımıza rağmen bir adım bile attıramadık o gece. Sabah kalktığımızda öldüğünü gördük tavşanın. İkinci kez bir ölüme ağlamıştım. O günden sonra bir daha tavşan da beslemedim hiç. O sabah okula gitmeden önce bir de hikaye yazmıştım tavşanın ölümü üzerine.
Biraz daha zaman geçti. Diğer dedem öldü bu kez. Babamın babasına göre biraz daha tanıma fırsatı bulduğum annemin babası. Yine ağladım ben. Ölüm ne demek olduğunu bir kez daha göstermişti. Bu kez çok daha acı şekilde göstermişti.
1-2 ay daha geçti. Çok sevdiğim Barış Manço öldü. Ama sesini duyabiliyor, şarkılarını dinleyebiliyordum hala. Benim için bir yerlerde yaşıyordu yani.
Bir yıl daha geçti. Filmlerini bıkmadan, defalarca aynı keyifle izlediğim Kemal Sunal öldü. Onun da filmlerini izleyebiliyordum hala.
5 yıl daha geçti. Biraz daha bilinçli olduğum yıllardı artık. 2005'te Kazım Koyuncu öldü. Çok genç yaşta öldü. Onun da şarkılarını dinleyebiliyordum hala. Dinleyebiliyordum ama, çok daha fazla canımı acıtıyordu bu ölüm. Bir gecede 100 küsür kez Yalnızlığı Anla'yı dinledim sesinden. "Bir boşluk ki nasıl insanla dolsun" diyordu. Dolamazdı. Dolmadı ve dolmayacak da.
2 yıl daha geçti. Babam öldü bu kez. Benim hep iyileşeceğini bildiğim, ölümü hiç konduramadığım babam. Aynı babasının yakalandığı hastalığa yakalanmıştı. Ben hep iyileşecek biliyordum hastalık sürecinde. Hastalığı tamamen atlattığını sanıyordum. Sonra sabah gelen bir telefonla, babamın 16 yıl önce dedemin durumu ağırlaştığı için katettiği 1000 kilometreye yakın yolu, ben katettim bu kez. Babam babasını son kez yaşarken görebilmişti o yolculuk sonunda. Ben de yolculuk boyunca en azından bu ihtimali düşündüm. Ama göremedim. Daha iyi olan bu muydu, değil miydi hala bilmiyorum. Ölüm söz konusu olduğunda iyi diye bir şey yok aslında ya. Daha iyi diye nitelendirebileceğimiz bir durum değil yani bu.
Tüm bu ölümler arasında 2005'e kadar olanlar, 2005 ve sonrasındaki ölümlere göre daha az yaralar açmıştı. 2005'teki ölüm ağır yaralı konumuna getirirken bünyemi, 2007'de benim ruh ölümüm gerçekleşti. Ve ben hala dirilemiyorum. Ama tam olarak ölemiyorum da.
Hepinizin bildiği şu meşhur şiirde demiş ya şair "bağlanmayacaksın" diye. Nasıl bağlanmayacaksın ki? Anneye, babaya, kardeşe, dosta, sevgiliye, bağlarını sevgiyle kurduğun herhangi bir şeye nasıl bağlanmayacaksın? Mecbursun, bağlanacaksın, bağlanıyorsun işte, ama şunu da unutmayacaksın: "Hastalandığın için değil, doğduğun için öleceksin." Ne olursa olsun öleceksin. Ölümlere rağmen yaşayabilmelisin.
16 Kasım 2011 Çarşamba
Çocukken pikniklerde yediğim bir dilim karpuzun tadını arıyorum hayatta.

Geçmişe duyduğum özlemin ufak bir parçası bu. Geçmişi, geçmişte yaşadıklarımızı bu kadar çok özlememiz normal mi? Çocukluktan başlıyor geçmişe olan özlemimiz ve belki de düne kadar sürüyor.
Sadece ben değilim geçmişi özleyen tabi. Bir başka blogta 4-5 yıl önceki MSN muhabbetlerini, MSN'deki yarısını tanımadığın 10 küsür kişilik toplu konuşmaları özlediğini yazan birini görüyorum.
15 yıllık arkadaşım askerliği özlediğini söylüyor bana. "Çok rahattım oradayken, şimdi yine orada asker olmak isterdim" diyor. Ne olursa olsun askerlik hani, o kadar gün sayılan, bitsin diye beklenen, gitmemek için çoğu kişinin 40 takla attığı askerlik.
Ben geçen sene Önder'le birlikte fabrikada gece vardiyasında çalıştığımız zamanları özlüyorum. Hem Önder'le çok güzel vakit geçiriyorduk o zamanlar, hem de seninle bol bol konuşuyorduk. Çok az uyuyarak günde 12 saat, 15-20 km yürüdüğüm o işi de özlüyorum bu yüzden işte.
Geçen yaz sabah 8'den gece 2-3'lere kadar amelelik yaptığım işi bile özlediğim oluyor, çalışanlarına hayvan kadar değer vermeyen bir iş yeri olmasına ve o zamanlarda lügatıma yeni küfürler katarak sövmeme rağmen.
Daha 5 ay önce kaldığım ve 3 ders sınavıyla geçtiğim yöneylemden kalmayı özledim ben ya. Her sınava çok ufak da olsa bi umutla girip, sınav çıkışı şarkıları yöneylem'e uyarlamayı özledim. Hep kalmak kanun mu yöneylem kitabındaaa? Çok aptalca gelebilir ama, öğrenciliğe dair onu bile özleyebiliyorum bazen işte. Dersten defalarca kalıp, her defasında sinirlenmeyi bile, "güzeldi onlar bile be" diye anımsıyorum.
Geçmişte kalan çoğu şeyi özlüyoruz işte. Kötü anıların olduğu şeyler bile olsa. Geçmişe olan özlem. Çok mu nankörüz acaba? Bilemiyor muyuz hiç yaşadığımız anın kıymetini, hep geçmişte arıyoruz güzellikleri? Geçmişe duyduğumuz özlemden günü kaçırmak mı, yaşadığımız anların değerini bilememek mi, ya da bilmek ama yine de geçmişi özlemek mi. Karışık biraz. Şu anda olduğu gibi. Çoğu insan geleceğine odaklanırken, geleceği ile ilgili planlar yaparken, hayaller kurarken, ben bırakın yaşadığım anın tadını çıkarmayı, geçmişte yaşadıklarımı özlüyorum mütemadiyen. Yaşadığım anın tadını çıkarmak demişken; hayattan gram zevk almıyorum çoğu zaman.
Bazı anların geçmesi için saatleri, dakikaları sayıyoruz, üzerinden 1-2 yıl geçtikten sonra "ne çabuk geçti bu kadar zaman" diye iç çekip o çabucak geçmesi istenen saatleri, dakikaları bile özlüyoruz. Çünkü aslında o hızlı geçmesini istediğimiz, o zamanın şartlarına göre "kötü" olarak nitelediğimiz zamanlarda bile güzellikler mevcut. Bu güzellikleri geçmişte bulmak çok kolayken, yaşadığımız anda neden bulamıyoruz?
Bu yaz boyunca boş gezenin boş kalfası olarak takıldım 20 günlük staj haricinde. Hala da öyle takılıyorum o ayrı dava. Mahallenin ufak çocuklarını her gün top oynarken görüyordum. Bi'gün izleyeyim çocukları diye gittim kenarda oturdum. Sonra hergün onları izlerken buldum kendimi. Aslında izlediğim onlar değil, kendi çocukluğumdu. Aralarındaki her çocuğu benim çocukluğumdaki arkadaşlarımla özdeşleştirdim.
Bu yazıyı yazmadan önce markete gittim. Dönerken bizim mahalledeki çocuklardan birini gördüm, benden 4-5 yaş küçük. Top oynardık eskiden mahallede ya, o da mahallenin ufaklıkları arasındaydı, bizimle beraber oynardı işte. "Efsanesin sen" der dururdu bana, sebebini bilmediğim bir şekilde. Tanısanız ya da bir yerde bir kaç dakika görseniz çocuğu "hafif kafası kırık" olarak nitelersiniz. "Hasan abi naber" dedi yanından geçerken, "iyi senden naber" derken kısık bir sesle, sesimi duyamayacak kadar uzağıma düşmüştü. Adını da hatırlayamadım çocuğun, görmeyeli çok zaman olmuştu. O'nun bana dair hatırladığı tek şey adım değilmiş. Geçiştikten sonra yine "efsane bee, efsane Hasan abi" dedi.
Dedim ya; çocukken pikniklerde yediğim bir dilim karpuzun tadını arıyorum hayatta. Çünkü o karpuzu babam dilimleyip veriyordu bana. Benim gibi olan insanlar da eminim ki özlüyor geçmişte bıraktıklarını. Ama en çok da çocukluğunu.
Artık ne pikniğe gider olduk, ne de babam karpuz dilimliyor. Bir arada olmanın değerini bilmek lazım. Geride kalanlarla yaşamanın da değerini bilmek lazım tabi. Ben bunu başaramıyorum hala.
31 Ekim 2011 Pazartesi
Koku: Bir Lahanaseverin Hikayesi
Yaklaşık bir ay önce tişörtümün iç kısmında, birkaç gün önce de, uzun zaman sonra ilk kez giydiğim kazağımda kokusunu yoğun olarak aldım kara lahana'nın. Zaten anneme çorbasını yapması için uzun süredir baskıda bulunuyordum. Bu kazaktaki koku sonrası annemle aramızdaki diyalog:
Ben: Anne yaa yap artık şu lahanayı, kar yağmasını mı beklicez. Bak kazağımda bile lahana kokusu alıyorum.
Annem: Kazakta ne lahana kokusu, aşeriyon mu oğlum, noluyo sana?
Ben: Yaa anne bak bi kokla, harbiden kokuyo.
Annem: Du bakim. aa valla kokuyomuş.
Ama harbiden kokuyodu lan. Vallahi kokuyodu bak.
Bu diyalogtan bir gün sonra annemin de canı iyice çekmiş olacak ki yaptı gara lahana çorbasını dün. Harika bi şey lan bu. Böyle acılı oldu mu bi' de.
Son olarak;
"Bilgi sahibi olan varsa, tişörtümün ve kazağımın üzerindeki lahana kokusunu açıklasın bana. Nasıl olabildi bu? Kazak 2 aydır filan kanepenin altında duruyodu. Nemden dolayı mı oldu nasıl oldu. Kimin yüzünden oldu bu koku hacı, kim kim kim?"
Başka bir mecrada da yazmıştım bunu ve gelen açıklama şöyleydi bu duruma: "muhtemelen nemden dolayi hafif bir kuflenme vardir ama cok degil soyle tatli bir kuflenme ve o kuf kokusu insana caninin en cok istedigi gibi gelir, senin icin kara lahana corbasi (bu arada hic tatmadim, cidden oyle guzel mi?), benim icin simit (olmaz deme, aylar oldu simit yuzu gormeyeli) olabilir yani."
Bence doğru ve mantıklı bir açıklama. Başka bir açıklama getirebilecek olan buyursun yazsın. Hayatında hiç kara lahana çorbası yememiş biri varsa da, hemen Trabzon'lu bi' arkadaşına yanaşsın. Ya da gelsin beni bulsun.
20 Ekim 2011 Perşembe
Barış, Ne Olur Barış
Türk olmak, Kürt olmak, Laz olmak, İngiliz olmak, Somali’li olmak insanların tercihi değil. Sen İzmir’deki, Trabzon’daki, Antalya’daki Türk kardeşim; sen de ben de; biz de Hakkâri’de doğmuş bir Kürt olabilirdik. Sen Diyarbakır’da, Hakkâri'de, Şırnak'ta doğan Kürt kardeşim; sizler de Eskişehir'de doğmuş bir Türk olabilirdiniz. Ölen bu gençlerden birisi senin kardeşin olabilirdi, ölenlerden birisi sen olabilirdin. Kurşun sıkmak çözüm değil, öldürmek çözüm değil.
"Biz de saldıralım, biz de onları öldürelim, en iyi Kürt ölü Kürt" diyen, ölüme, ölüye, sadece tek taraflı bakan kişilere de şunu sorayım: Senin deyiminle bizler, onları öldürmeye çalışırken sadece bir askerimiz bile ölse, onun sorumluluğunu alabilir misin? PKK’dan 100 teröristin, bizden 1 askerin öldüğünü düşün mesela. O 1 kişiyi feda edebilecek misin karşı taraftan öldürülecek 100 kişiye? Bu kadar ucuz mu bir insanın hayatı senin gözünde? Öldürerek bitirebileceğini mi sanıyorsun?
Devlet büyüklerimiz alıyorlar işte bu sorumluluğu. Nasıl alabiliyorlar anlayamıyorum. Nasıl hala intikamını alacağız diyebiliyorlar anlamıyorum. Bu kadar kolay ve basit olmamalı. Bir insanın hayatı bu kadar ucuz değil. Hele hele 20'li yaşlardaki insanların hayatı.
PKK'ya katılan insanların kimisi tehditle, kimisi beyni yıkanarak zorla katılıyor terör örgütüne. O insanların cehaletini düşünün. Kendi çocukluğunuzu düşünün. 10-15 yaş arasındaki fikirlerinizi düşünün. Bir de Üniversite okuduktan sonra, kitaplar okuduktan sonra, kendi başınıza kaldıktan, kimsenin etkisi altında kalmadan olayları kendiniz yorumlamaya başladıktan sonraki halinizi düşünün. Fikirleriniz arasındaki farklılıkları, değişimleri göreceksiniz. Her insan 10'lu yaşlarındayken cahildir. Her insan yakınındakilerin, büyüklerinin fikirlerinden etkilenir o yaşlarda. Kendi başlarına düşünmesine fırsat kalmadan, o insanların beyni yıkanıyor. Zamanında kendi büyükleri nasıl kandırılmışlarsa, o insanlar da öyle kandırılıyorlar. Eğitilmemiş, eğitimsiz insan, kendi düşünmez, kendisinin yerine düşünenler vardır nasılsa! O düşünenler ne derse, o da o yönde düşünür. İnsanları eğitmeden, bilinçlendirmeden çözülemez bu sorun. Kendi başına düşünmeyen, düşünmesine izin verilmeyen o beyinlere anlatmadan çözülemez. Kürt halkı kazanamazsan, sahiplenmezsen, o insanları kendi tarafına çekemezsen, barıştan yana olmalarını sağlayamazsan çözülemez. Oradaki insanları yalnız bırakırsan çözülemez. Bu politikayla devam ettiğimiz sürece PKK daha çok genci dağa çıkarır ve daha çok yanar yüreğimiz.5 Ekim 2011 Çarşamba
8 Eylül 2011 Perşembe
Bir Otostop Macerası
Otostop maceraları bazen kimsenin durmamasıyla sinir bozucu olur. Bekledikçe kimse durmaz, sinirler gerilir, boş geçen arabalara küfürler yağdırılır. Benim deneyimlerimde uzunca bir süre kimse durmadıktan sonra bi Kartal, Şahin araba durdu hep. Yani şu çıkarımı yazalım beynimizin bi yerine. Şahin'i, Kartal'ı olan insan özünde iyi insandır. Müziği son ses açıp, arabesk, fantezi ve bilimum apaçi müzikleri dinler belki ama. Olsun en azından yolda kalmış olan bana bir yardımı dokunuyor adamın.Benim yaşadığım bi' otostop macerası ise biraz farklıydı.
Akçakoca'nın 10 km kadar dışındaki evimizden Akçakoca merkeze gitmiştik kuzenle. Geri dönüş için otobüs de yok, neye güvenip gittik bilmem. Gece 12 civarında da geri dönücez ama, 5 kuruşsuz kalmıştık bir de. Parayı kızlarla da yemedik lan, daha ufaktık, 7-8 sene önceydi. Tam olarak ne yaptığımızı hatırlamıyorum ama muhtemelen lunapark'a filan gitmişizdir; orada ekstra yamukluktaki topla penaltı filan atarken bitirmişizdir parayı. Para penaltı atarken nasıl biter demeyin, atamadıkça hırs yapıyor insan, e top da yamuk, girmiyor. Neyse fazla dağıldı konu.
Geri dönebilmemiz için tek yol otostopdan geçiyor. Kuzenle başladık gelen geçen arabalara otostop çekmeye. Karanlık olmasından dolayı, uzaktan gelen arabanın ne olduğu da anlaşılmıyor. Otostop çekme hareketimizi yapıyoruz -vakti zamanının refah partisinin işareti olan, Necmettin Erbakan'ın elinin sürekli aldığı şekil-. Otostop çektiğimiz arabalardan biri 20-30 metre ilerimizde duruyor, ama bakıyoruz araba taksi çıkıyor. "Ticari bekleme yapma devam et!" diye geçiyorsa da içimizden, bizi farkedip geri geliyor. Biz de taksi olduğunu farkediyoruz, o geri geldikçe biz kenara çekiliyoruz, geri geri kaçıyoruz. Adam da inat ediyor gelmeye devam ediyor ve yakalıyor bizi. "Olm niye kaçıyosunuz, otostop çekmenin anlamı ya param yok, ya da taksiye para vermek istemiyorumdur, binin bakayım götüreyim gideceğiniz yere" diyor adam. Adamın bu sözleri karşısında, utanıyor, sıkılıyoruz; "aman abi biz ettik sen etme" ve biniyoruz. Teşekkür üstüne teşekkür ediyoruz.
İndikten sonra kuzenle, "vay be helal olsun adama, böyle insanlar da kalmış işte" geyiğimizi yapıyoruz tabi. O olmadan olmaz. Nitekim otostop olayı zevkli bir iştir ama riskli de bir olay. Arabasına bindiğiniz kişiye göre değişken işte zevki de, riski de. Risk dediysem şu manada ha: "adamın muhabbeti kafa açıyodur" filan.
6 Eylül 2011 Salı
Zamanın Ötesinden - Berisinden
Trabzon'un Araklı ilçesine bağlı Pervane köyü vardır. O köy bizim köyümüzdür. O köyde 1961 yılında doğmuş babam. Köyün yüzölçümü o kadar büyüktür ki bir büyükşehir inşa edilebilir köye. Yörenin coğrafi özelliklerini de gözünüzün önünde canlandırın. Tabi ki dağ, bayır, orman coğrafi özellikler dediğim. Köyün tek okulu, köyün girişindedir. Dedemlerin evi ise köyün en ucunda, yüksekte. Babam okula gitmek için 6-7 km aşağıya inermiş. Okuldan geri dönerken de kuzine sobada yakılmak üzere odun toplarmış geçtiği yollardan ve o topladığı odunları da sırtına yüklenerek çıkarmış o 6-7 km'lik yolu ayağındaki kara lastiklerle. Dersler arasında matematiği baya iyiymiş babamın. Şimdilerde bilmeyenin ayıplandığı 4 işlemi (hesap kitap işleri işte) de çok iyi yaparmış. Ama hayat işte.
Babam 5. sınıftayken Çanakkale'ye çalışmaya yollanmış dedem tarafından tam dönemin ortasında. Yaklaşık 1.5 yıl kadar Çanakkale'de kalmış, çalışmış. 1.5 yıl sonra geri döndüğünde, dedem babaannemin yaptığı bir bidon tereyağıyla gitmiş okula; babamın öğretmeninin yanına. Babamın sınıfını geçmesini istemiş öğretmeninden. Ve bu şekilde ilkokulu ve okul hayatını bitirmiş babam.
Benim babam kalebodur-mermer ustasıydı. Sadece bu işi yapardı ama, inşaatta her işten anlardı. Bazen desenli şekilde döşeyeceği kalebodurlar için çizimler yapardı kağıda. Değişik şekiller denerdi, farklı renkteki kalebodurlarla. Şuraya gelicem; eğer okuyabilseymiş babam; Türkiye'deki en iyi İnşaat Mühendislerinden ya da Mimarlardan birisi olabilirdi.
Bize bu yeteneklerini hatırlatan; Akçakoca'daki evimiz; her yerini özenerek, kendi elleriyle yaptığı. Baba yadigarı yani bir nevi. Her köşesinde emeğinin olduğu.
31 Ağustos 2011 Çarşamba
Yalnızlık - Konuk Yazar
İşte o yazı:
-Sanki hiç yazılmamış bir konu gibi yalnızlık hakkında birşeyler yazmak istedim. Beni bilenler ciddi konuşmaya, yazmaya pek hevesli bir adam olmadığımı rahatlıkla söyleyebilirler. Ben en güzel sözleri yalnızken kendine söyleyenlerdenim. Hakikaten neden en güzel laflar yalnızken aklına gelir ki insanın? Aslında insanın derken yazar(ben) kendinden bahsediyor maalesef. Bayram tatilini fırsat bilen ailem köye gitti ve ben evde kalmayı tercih ettim. Aslında evde tek başına geçireceğim - uzun zamandan sonra- ilk günümden bu tekliğe sığamadığımdan heralde bu yazıyı yazma fikri geldi aklıma. Zira yazmasam kendi kendine tirat geçen deli bir tiyatrocu gibi olurdum. Şu mikro durumdan makro bir çıkarım yaptım. Ben istemediğim bir yalnızlığın kombinesini her sene alan garip bir taraftarım. İnsan neden istemediği bir yalnızlığa meyleder ki?
Etrafta sivrisinekler kovalıyorum. Kaşındıkça yalnızlık geliyor sanki derimin altından, sürekli. Neden diyip duruyorum ama zaten biliyorum ki. Ben yaşamaya korkuyorum. İnsanlara neden hep en fazla bir dirsek mesafesinde yaklaşıyorum ki? İşte bu yazarın(benim) kendi ile ilgili farkında olduğu ya da diğerleri gibi bilip de bilmemezlikten geldiği sorunlarından biri değil. O kadar çok suskun kaldım ki, duramam diye konuşmaya çekiniyorum. zaten bu saatler genellikle ayakta olan için depresyon saatleri galiba.
-Yalnızlığı sevmiyorum, istemiyorum ama nasıl yalnız olunmaz onu bilmiyorum. Ya da yalnız olmayınca ne yapılır bir fikrim yok. Bu sebepten refleks geliştirdim, güvenmeme kisvesi altında insanlara pek bulaşmıyorum. Ya da onlara farklı birisini sunuyorum; fazla birşey beklemeyecekleri ama sevebilecekleri birisini. Aslında artık hangisi gerçek olan,ben bile ayırt edemiyorum bazen.
-İşte burda diğer bir savunma mekanizmam bunun sadece benim başıma gelmediği konusunda bana telkin veriyor. Haklı da ama bu benim durumumu değiştirmiyor. Bunca şeyi düşündükten sonra da insanın önünde tanıdık bir seçenek beliriyor: "yalnızlık". Sonra insan hata yapmamak için hiçbir şey yapmamayı seçiyor. sonra enter'a basıp yeni bir paragrafa başıyor. Ki hepimiz burda insan derken kimi kastettiğimi anladı galiba. Sadece yazar değil...
Önder - Nam-ı Diğer Tenekeci.
12 Ağustos 2011 Cuma
Neden Gitti?
8 Ağustos 2011 Pazartesi
Leyla ile Mecnun
25 yaşındayım, hayatımda ilk kez bir diziyi(yabancı dahil) böylesine takip ediyorum ve böylesine müptelasıyım.