Okumadan Geçme

Facebook

23 Kasım 2011 Çarşamba

Öl(d)üm


Ölümü ilk kez, aynı adı ve soyadı taşıdığım dedemin ölmesiyle, kısmen öğrenmiştim, 5 yaşımdayken henüz. Dedem ölürken yanındaydım babamla beraber. Dedemin ölümüne ağlayan babamın kucağında ağlamıştım ben de. Kendisini nerdeyse hiç tanıyamadan ölmüştü dedem. Dedim ya 5 yaşımdaydım daha. Bizden yaklaşık 1000 km uzakta yaşayan dedemi toplasan 10 günlük süre kadar görmüştüm o yaşıma kadar. Dedemi tanıyabildiğim kadar anlayabilirdim ölümü ve dedemin ölümünü. İşte bu yüzden, ölümün ne demek olduğunu tam olarak 10'lu yaşlarımın başındayken anlayabilmiştim. Muhabbet kuşumuz vardı bir tane, o dönemlerde herkesin beslemesi çok moda olan. Başka bir şehre gidiyor olduğumuz için, halama bırakmıştık kuşu. Halamlar pencere açıkken kuşu kafesinden çıkarmışlardı ve kaçmıştı. Detaylı olarak da anlatmıştım. O muhabbet kuşunun öldüğünü görmemiştim ama, artık yoktu hayatımda. Hem bir muhabbet kuşu ne kadar yaşayabilirdi ki dışarda savunmasız bir şekilde. 1-2 muhabbet kuşumuz daha olmuştu sonraları ama, o günden sonra bir daha aynı şekilde muhabbet kuşu sevemez, bir kuşla şevkle ilgilenemez oldum.

Kuşun kaçmasından bir süre sonra da tavşan almıştık. Tavşan besliyordum ve onunla ilgileniyordum. Sebebini anlamayamadık. Bir gün o çok hareketli, durduğu yerde durmayan tavşan oturdu yere. Tüm çabalarımıza rağmen bir adım bile attıramadık o gece. Sabah kalktığımızda öldüğünü gördük tavşanın. İkinci kez bir ölüme ağlamıştım. O günden sonra bir daha tavşan da beslemedim hiç. O sabah okula gitmeden önce bir de hikaye yazmıştım tavşanın ölümü üzerine.

Biraz daha zaman geçti. Diğer dedem öldü bu kez. Babamın babasına göre biraz daha tanıma fırsatı bulduğum annemin babası. Yine ağladım ben. Ölüm ne demek olduğunu bir kez daha göstermişti. Bu kez çok daha acı şekilde göstermişti.

1-2 ay daha geçti. Çok sevdiğim Barış Manço öldü. Ama sesini duyabiliyor, şarkılarını dinleyebiliyordum hala. Benim için bir yerlerde yaşıyordu yani.

Bir yıl daha geçti. Filmlerini bıkmadan, defalarca aynı keyifle izlediğim Kemal Sunal öldü. Onun da filmlerini izleyebiliyordum hala.

5 yıl daha geçti. Biraz daha bilinçli olduğum yıllardı artık. 2005'te Kazım Koyuncu öldü. Çok genç yaşta öldü. Onun da şarkılarını dinleyebiliyordum hala. Dinleyebiliyordum ama, çok daha fazla canımı acıtıyordu bu ölüm. Bir gecede 100 küsür kez Yalnızlığı Anla'yı dinledim sesinden. "Bir boşluk ki nasıl insanla dolsun" diyordu. Dolamazdı. Dolmadı ve dolmayacak da.

2 yıl daha geçti. Babam öldü bu kez. Benim hep iyileşeceğini bildiğim, ölümü hiç konduramadığım babam. Aynı babasının yakalandığı hastalığa yakalanmıştı. Ben hep iyileşecek biliyordum hastalık sürecinde. Hastalığı tamamen atlattığını sanıyordum. Sonra sabah gelen bir telefonla, babamın 16 yıl önce dedemin durumu ağırlaştığı için katettiği 1000 kilometreye yakın yolu, ben katettim bu kez. Babam babasını son kez yaşarken görebilmişti o yolculuk sonunda. Ben de yolculuk boyunca en azından bu ihtimali düşündüm. Ama göremedim. Daha iyi olan bu muydu, değil miydi hala bilmiyorum. Ölüm söz konusu olduğunda iyi diye bir şey yok aslında ya. Daha iyi diye nitelendirebileceğimiz bir durum değil yani bu.

Tüm bu ölümler arasında 2005'e kadar olanlar, 2005 ve sonrasındaki ölümlere göre daha az yaralar açmıştı. 2005'teki ölüm ağır yaralı konumuna getirirken bünyemi, 2007'de benim ruh ölümüm gerçekleşti. Ve ben hala dirilemiyorum. Ama tam olarak ölemiyorum da.

Hepinizin bildiği şu meşhur şiirde demiş ya şair "bağlanmayacaksın" diye. Nasıl bağlanmayacaksın ki? Anneye, babaya, kardeşe, dosta, sevgiliye, bağlarını sevgiyle kurduğun herhangi bir şeye nasıl bağlanmayacaksın? Mecbursun, bağlanacaksın, bağlanıyorsun işte, ama şunu da unutmayacaksın: "Hastalandığın için değil, doğduğun için öleceksin." Ne olursa olsun öleceksin. Ölümlere rağmen yaşayabilmelisin.

16 Kasım 2011 Çarşamba

Çocukken pikniklerde yediğim bir dilim karpuzun tadını arıyorum hayatta.


Geçmişe duyduğum özlemin ufak bir parçası bu. Geçmişi, geçmişte yaşadıklarımızı bu kadar çok özlememiz normal mi? Çocukluktan başlıyor geçmişe olan özlemimiz ve belki de düne kadar sürüyor.

Sadece ben değilim geçmişi özleyen tabi. Bir başka blogta 4-5 yıl önceki MSN muhabbetlerini, MSN'deki yarısını tanımadığın 10 küsür kişilik toplu konuşmaları özlediğini yazan birini görüyorum.
15 yıllık arkadaşım askerliği özlediğini söylüyor bana. "Çok rahattım oradayken, şimdi yine orada asker olmak isterdim" diyor. Ne olursa olsun askerlik hani, o kadar gün sayılan, bitsin diye beklenen, gitmemek için çoğu kişinin 40 takla attığı askerlik.
Ben geçen sene Önder'le birlikte fabrikada gece vardiyasında çalıştığımız zamanları özlüyorum. Hem Önder'le çok güzel vakit geçiriyorduk o zamanlar, hem de seninle bol bol konuşuyorduk. Çok az uyuyarak günde 12 saat, 15-20 km yürüdüğüm o işi de özlüyorum bu yüzden işte.
Geçen yaz sabah 8'den gece 2-3'lere kadar amelelik yaptığım işi bile özlediğim oluyor, çalışanlarına hayvan kadar değer vermeyen bir iş yeri olmasına ve o zamanlarda lügatıma yeni küfürler katarak sövmeme rağmen.
Daha 5 ay önce kaldığım ve 3 ders sınavıyla geçtiğim yöneylemden kalmayı özledim ben ya. Her sınava çok ufak da olsa bi umutla girip, sınav çıkışı şarkıları yöneylem'e uyarlamayı özledim. Hep kalmak kanun mu yöneylem kitabındaaa? Çok aptalca gelebilir ama, öğrenciliğe dair onu bile özleyebiliyorum bazen işte. Dersten defalarca kalıp, her defasında sinirlenmeyi bile, "güzeldi onlar bile be" diye anımsıyorum.

Geçmişte kalan çoğu şeyi özlüyoruz işte. Kötü anıların olduğu şeyler bile olsa. Geçmişe olan özlem. Çok mu nankörüz acaba? Bilemiyor muyuz hiç yaşadığımız anın kıymetini, hep geçmişte arıyoruz güzellikleri? Geçmişe duyduğumuz özlemden günü kaçırmak mı, yaşadığımız anların değerini bilememek mi, ya da bilmek ama yine de geçmişi özlemek mi. Karışık biraz. Şu anda olduğu gibi. Çoğu insan geleceğine odaklanırken, geleceği ile ilgili planlar yaparken, hayaller kurarken, ben bırakın yaşadığım anın tadını çıkarmayı, geçmişte yaşadıklarımı özlüyorum mütemadiyen. Yaşadığım anın tadını çıkarmak demişken; hayattan gram zevk almıyorum çoğu zaman.

Bazı anların geçmesi için saatleri, dakikaları sayıyoruz, üzerinden 1-2 yıl geçtikten sonra "ne çabuk geçti bu kadar zaman" diye iç çekip o çabucak geçmesi istenen saatleri, dakikaları bile özlüyoruz. Çünkü aslında o hızlı geçmesini istediğimiz, o zamanın şartlarına göre "kötü" olarak nitelediğimiz zamanlarda bile güzellikler mevcut. Bu güzellikleri geçmişte bulmak çok kolayken, yaşadığımız anda neden bulamıyoruz?

Bu yaz boyunca boş gezenin boş kalfası olarak takıldım 20 günlük staj haricinde. Hala da öyle takılıyorum o ayrı dava. Mahallenin ufak çocuklarını her gün top oynarken görüyordum. Bi'gün izleyeyim çocukları diye gittim kenarda oturdum. Sonra hergün onları izlerken buldum kendimi. Aslında izlediğim onlar değil, kendi çocukluğumdu. Aralarındaki her çocuğu benim çocukluğumdaki arkadaşlarımla özdeşleştirdim.

Bu yazıyı yazmadan önce markete gittim. Dönerken bizim mahalledeki çocuklardan birini gördüm, benden 4-5 yaş küçük. Top oynardık eskiden mahallede ya, o da mahallenin ufaklıkları arasındaydı, bizimle beraber oynardı işte. "Efsanesin sen" der dururdu bana, sebebini bilmediğim bir şekilde. Tanısanız ya da bir yerde bir kaç dakika görseniz çocuğu "hafif kafası kırık" olarak nitelersiniz. "Hasan abi naber" dedi yanından geçerken, "iyi senden naber" derken kısık bir sesle, sesimi duyamayacak kadar uzağıma düşmüştü. Adını da hatırlayamadım çocuğun, görmeyeli çok zaman olmuştu. O'nun bana dair hatırladığı tek şey adım değilmiş. Geçiştikten sonra yine "efsane bee, efsane Hasan abi" dedi.

Dedim ya; çocukken pikniklerde yediğim bir dilim karpuzun tadını arıyorum hayatta. Çünkü o karpuzu babam dilimleyip veriyordu bana. Benim gibi olan insanlar da eminim ki özlüyor geçmişte bıraktıklarını. Ama en çok da çocukluğunu.

Artık ne pikniğe gider olduk, ne de babam karpuz dilimliyor. Bir arada olmanın değerini bilmek lazım. Geride kalanlarla yaşamanın da değerini bilmek lazım tabi. Ben bunu başaramıyorum hala.

31 Ekim 2011 Pazartesi

Koku: Bir Lahanaseverin Hikayesi


Yaklaşık bir ay önce tişörtümün iç kısmında, birkaç gün önce de, uzun zaman sonra ilk kez giydiğim kazağımda kokusunu yoğun olarak aldım kara lahana'nın. Zaten anneme çorbasını yapması için uzun süredir baskıda bulunuyordum. Bu kazaktaki koku sonrası annemle aramızdaki diyalog:

Ben: Anne yaa yap artık şu lahanayı, kar yağmasını mı beklicez. Bak kazağımda bile lahana kokusu alıyorum.
Annem: Kazakta ne lahana kokusu, aşeriyon mu oğlum, noluyo sana?
Ben: Yaa anne bak bi kokla, harbiden kokuyo.
Annem: Du bakim. aa valla kokuyomuş.

Ama harbiden kokuyodu lan. Vallahi kokuyodu bak.

Bu diyalogtan bir gün sonra annemin de canı iyice çekmiş olacak ki yaptı gara lahana çorbasını dün. Harika bi şey lan bu. Böyle acılı oldu mu bi' de.

Son olarak;
"Bilgi sahibi olan varsa, tişörtümün ve kazağımın üzerindeki lahana kokusunu açıklasın bana. Nasıl olabildi bu? Kazak 2 aydır filan kanepenin altında duruyodu. Nemden dolayı mı oldu nasıl oldu. Kimin yüzünden oldu bu koku hacı, kim kim kim?"

Başka bir mecrada da yazmıştım bunu ve gelen açıklama şöyleydi bu duruma: "muhtemelen nemden dolayi hafif bir kuflenme vardir ama cok degil soyle tatli bir kuflenme ve o kuf kokusu insana caninin en cok istedigi gibi gelir, senin icin kara lahana corbasi (bu arada hic tatmadim, cidden oyle guzel mi?), benim icin simit (olmaz deme, aylar oldu simit yuzu gormeyeli) olabilir yani."

Bence doğru ve mantıklı bir açıklama. Başka bir açıklama getirebilecek olan buyursun yazsın. Hayatında hiç kara lahana çorbası yememiş biri varsa da, hemen Trabzon'lu bi' arkadaşına yanaşsın. Ya da gelsin beni bulsun.

20 Ekim 2011 Perşembe

Barış, Ne Olur Barış

"Durdurun bu kanı" diyorlar. "Bu kan duracak mı?" diyorlar. Ülkeyi yönetenler her defasında aynı şeyleri söylediği, "intikamımızı alacağız" dediği sürece durabilir mi sizce? Durdu mu 30 yıldır? Hala anlayamadılar mı öldürerek, silaha silahla karşılık vererek sonlandırılamayacağı? Yoksa işlerine bu şekilde olması mı geliyor da, aynı oyunu her 20-30'lu sayıda şehit olduğunda oynuyorlar? Gerçekten bu sorunu çözmek istiyorlar mı? Çözmek istiyorlar da mı çözemiyorlar? 30 yıl olmuş, değişen bir şey yok. Bu kadar mı aciziz? Meclistekilere bakıyorsun; hala birbirlerine laf koyma derdindeler. Oturup kafa kafaya verip, nasıl çözeriz demek yerine, fırsattan istifade vuralım düşüncesiyle, prim yapmaya çalışınca ne geçti elinize bugüne kadar? Giden her bir canın bir aileyi hayattan kopardığının farkında değil misiniz hala?

Devletin kanalı TRT 1, bundan 1-2 ay önceki PKK saldırısından birkaç gün sonra, Güçlü Ordu'muzun misilleme yapmasının ardından öldürülen teröristler için "şehitlerin kanı yerde kalmadı" diye başlık atmıştı. Kan davasına çevirmişler durumu iyice kendi kafalarında. Bi' onlardan, bi' bizden, basketbol oynuyoruz sanki, hücum sırası kimde acaba?.. Kanları yerde kalmadı ya, rahat ettik hepimiz. O şehit aileleri unuttu acılarını değil mi? Derin bir oh çektiler biz de teröristleri öldürünce. Yeni şehitlerimiz de olmadı. Bitirdik terörü, kurtulduk. Ne güzel! Olaya bu şekilde baktıkça bu sorun çözülemeyecek işte. Anlayın artık.

Türk olmak, Kürt olmak, Laz olmak, İngiliz olmak, Somali’li olmak insanların tercihi değil. Sen İzmir’deki, Trabzon’daki, Antalya’daki Türk kardeşim; sen de ben de; biz de Hakkâri’de doğmuş bir Kürt olabilirdik. Sen Diyarbakır’da, Hakkâri'de, Şırnak'ta doğan Kürt kardeşim; sizler de Eskişehir'de doğmuş bir Türk olabilirdiniz. Ölen bu gençlerden birisi senin kardeşin olabilirdi, ölenlerden birisi sen olabilirdin. Kurşun sıkmak çözüm değil, öldürmek çözüm değil.

"Biz de saldıralım, biz de onları öldürelim, en iyi Kürt ölü Kürt" diyen, ölüme, ölüye, sadece tek taraflı bakan kişilere de şunu sorayım: Senin deyiminle bizler, onları öldürmeye çalışırken sadece bir askerimiz bile ölse, onun sorumluluğunu alabilir misin? PKK’dan 100 teröristin, bizden 1 askerin öldüğünü düşün mesela. O 1 kişiyi feda edebilecek misin karşı taraftan öldürülecek 100 kişiye? Bu kadar ucuz mu bir insanın hayatı senin gözünde? Öldürerek bitirebileceğini mi sanıyorsun?

Devlet büyüklerimiz alıyorlar işte bu sorumluluğu. Nasıl alabiliyorlar anlayamıyorum. Nasıl hala intikamını alacağız diyebiliyorlar anlamıyorum. Bu kadar kolay ve basit olmamalı. Bir insanın hayatı bu kadar ucuz değil. Hele hele 20'li yaşlardaki insanların hayatı.

PKK'ya katılan insanların kimisi tehditle, kimisi beyni yıkanarak zorla katılıyor terör örgütüne. O insanların cehaletini düşünün. Kendi çocukluğunuzu düşünün. 10-15 yaş arasındaki fikirlerinizi düşünün. Bir de Üniversite okuduktan sonra, kitaplar okuduktan sonra, kendi başınıza kaldıktan, kimsenin etkisi altında kalmadan olayları kendiniz yorumlamaya başladıktan sonraki halinizi düşünün. Fikirleriniz arasındaki farklılıkları, değişimleri göreceksiniz. Her insan 10'lu yaşlarındayken cahildir. Her insan yakınındakilerin, büyüklerinin fikirlerinden etkilenir o yaşlarda. Kendi başlarına düşünmesine fırsat kalmadan, o insanların beyni yıkanıyor. Zamanında kendi büyükleri nasıl kandırılmışlarsa, o insanlar da öyle kandırılıyorlar. Eğitilmemiş, eğitimsiz insan, kendi düşünmez, kendisinin yerine düşünenler vardır nasılsa! O düşünenler ne derse, o da o yönde düşünür. İnsanları eğitmeden, bilinçlendirmeden çözülemez bu sorun. Kendi başına düşünmeyen, düşünmesine izin verilmeyen o beyinlere anlatmadan çözülemez. Kürt halkı kazanamazsan, sahiplenmezsen, o insanları kendi tarafına çekemezsen, barıştan yana olmalarını sağlayamazsan çözülemez. Oradaki insanları yalnız bırakırsan çözülemez. Bu politikayla devam ettiğimiz sürece PKK daha çok genci dağa çıkarır ve daha çok yanar yüreğimiz.

Barıştan başka çözümü yok bunun. İntikam dedikçe, kanı yerde kalmadı dedikçe daha da kötüye gidecek. Çözüm için yapılması gerekenlerden birisi de o bölgeye yatırım yapmak. O konuyla alakalı daha önce şöyle bir yazı yazmıştım. Sadece bir fikir. O bölge insanların içinde olduğu durumu da gözlemlemiş biri olarak, aciz bir fikir.

5 Ekim 2011 Çarşamba

Demiştin

nerden baksan hepimiz maymundan gelme karbon temelli yaratıklarız..

8 Eylül 2011 Perşembe

Bir Otostop Macerası

Otostop maceraları bazen kimsenin durmamasıyla sinir bozucu olur. Bekledikçe kimse durmaz, sinirler gerilir, boş geçen arabalara küfürler yağdırılır. Benim deneyimlerimde uzunca bir süre kimse durmadıktan sonra bi Kartal, Şahin araba durdu hep. Yani şu çıkarımı yazalım beynimizin bi yerine. Şahin'i, Kartal'ı olan insan özünde iyi insandır. Müziği son ses açıp, arabesk, fantezi ve bilimum apaçi müzikleri dinler belki ama. Olsun en azından yolda kalmış olan bana bir yardımı dokunuyor adamın.

Benim yaşadığım bi' otostop macerası ise biraz farklıydı.

Akçakoca'nın 10 km kadar dışındaki evimizden Akçakoca merkeze gitmiştik kuzenle. Geri dönüş için otobüs de yok, neye güvenip gittik bilmem. Gece 12 civarında da geri dönücez ama, 5 kuruşsuz kalmıştık bir de. Parayı kızlarla da yemedik lan, daha ufaktık, 7-8 sene önceydi. Tam olarak ne yaptığımızı hatırlamıyorum ama muhtemelen lunapark'a filan gitmişizdir; orada ekstra yamukluktaki topla penaltı filan atarken bitirmişizdir parayı. Para penaltı atarken nasıl biter demeyin, atamadıkça hırs yapıyor insan, e top da yamuk, girmiyor. Neyse fazla dağıldı konu.

Geri dönebilmemiz için tek yol otostopdan geçiyor. Kuzenle başladık gelen geçen arabalara otostop çekmeye. Karanlık olmasından dolayı, uzaktan gelen arabanın ne olduğu da anlaşılmıyor. Otostop çekme hareketimizi yapıyoruz -vakti zamanının refah partisinin işareti olan, Necmettin Erbakan'ın elinin sürekli aldığı şekil-. Otostop çektiğimiz arabalardan biri 20-30 metre ilerimizde duruyor, ama bakıyoruz araba taksi çıkıyor. "Ticari bekleme yapma devam et!" diye geçiyorsa da içimizden, bizi farkedip geri geliyor. Biz de taksi olduğunu farkediyoruz, o geri geldikçe biz kenara çekiliyoruz, geri geri kaçıyoruz. Adam da inat ediyor gelmeye devam ediyor ve yakalıyor bizi. "Olm niye kaçıyosunuz, otostop çekmenin anlamı ya param yok, ya da taksiye para vermek istemiyorumdur, binin bakayım götüreyim gideceğiniz yere" diyor adam. Adamın bu sözleri karşısında, utanıyor, sıkılıyoruz; "aman abi biz ettik sen etme" ve biniyoruz. Teşekkür üstüne teşekkür ediyoruz.

İndikten sonra kuzenle, "vay be helal olsun adama, böyle insanlar da kalmış işte" geyiğimizi yapıyoruz tabi. O olmadan olmaz. Nitekim otostop olayı zevkli bir iştir ama riskli de bir olay. Arabasına bindiğiniz kişiye göre değişken işte zevki de, riski de. Risk dediysem şu manada ha: "adamın muhabbeti kafa açıyodur" filan.

6 Eylül 2011 Salı

Zamanın Ötesinden - Berisinden

Benim babam ilkokul mezunuydu. İlkokulu da 7 senede bitirebilmiş. Peki neden öyle olmuş? Şartlar nasılmış?

Trabzon'un Araklı ilçesine bağlı Pervane köyü vardır. O köy bizim köyümüzdür. O köyde 1961 yılında doğmuş babam. Köyün yüzölçümü o kadar büyüktür ki bir büyükşehir inşa edilebilir köye. Yörenin coğrafi özelliklerini de gözünüzün önünde canlandırın. Tabi ki dağ, bayır, orman coğrafi özellikler dediğim. Köyün tek okulu, köyün girişindedir. Dedemlerin evi ise köyün en ucunda, yüksekte. Babam okula gitmek için 6-7 km aşağıya inermiş. Okuldan geri dönerken de kuzine sobada yakılmak üzere odun toplarmış geçtiği yollardan ve o topladığı odunları da sırtına yüklenerek çıkarmış o 6-7 km'lik yolu ayağındaki kara lastiklerle. Dersler arasında matematiği baya iyiymiş babamın. Şimdilerde bilmeyenin ayıplandığı 4 işlemi (hesap kitap işleri işte) de çok iyi yaparmış. Ama hayat işte.

Babam 5. sınıftayken Çanakkale'ye çalışmaya yollanmış dedem tarafından tam dönemin ortasında. Yaklaşık 1.5 yıl kadar Çanakkale'de kalmış, çalışmış. 1.5 yıl sonra geri döndüğünde, dedem babaannemin yaptığı bir bidon tereyağıyla gitmiş okula; babamın öğretmeninin yanına. Babamın sınıfını geçmesini istemiş öğretmeninden. Ve bu şekilde ilkokulu ve okul hayatını bitirmiş babam.

Benim babam kalebodur-mermer ustasıydı. Sadece bu işi yapardı ama, inşaatta her işten anlardı. Bazen desenli şekilde döşeyeceği kalebodurlar için çizimler yapardı kağıda. Değişik şekiller denerdi, farklı renkteki kalebodurlarla. Şuraya gelicem; eğer okuyabilseymiş babam; Türkiye'deki en iyi İnşaat Mühendislerinden ya da Mimarlardan birisi olabilirdi.

Bize bu yeteneklerini hatırlatan; Akçakoca'daki evimiz; her yerini özenerek, kendi elleriyle yaptığı. Baba yadigarı yani bir nevi. Her köşesinde emeğinin olduğu.

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Yalnızlık - Konuk Yazar

Birkaç ay önce bloga konuk yazar formatında, arkadaşlarımın yazılarını koyma fikrim gelmişti. O ara da kendilerine bahsetmiştim onlar da "olur yazarız" demişlerdi. Sonra da tembelliklerinden kaynamış gitmişti arada. Dün gece Önder'e esmiş ve yazmış. Bayram'da yalnızlığı sonrası yazmış, döktürmüş bence hatta.

İşte o yazı:

-Sanki hiç yazılmamış bir konu gibi yalnızlık hakkında birşeyler yazmak istedim. Beni bilenler ciddi konuşmaya, yazmaya pek hevesli bir adam olmadığımı rahatlıkla söyleyebilirler. Ben en güzel sözleri yalnızken kendine söyleyenlerdenim. Hakikaten neden en güzel laflar yalnızken aklına gelir ki insanın? Aslında insanın derken yazar(ben) kendinden bahsediyor maalesef. Bayram tatilini fırsat bilen ailem köye gitti ve ben evde kalmayı tercih ettim. Aslında evde tek başına geçireceğim - uzun zamandan sonra- ilk günümden bu tekliğe sığamadığımdan heralde bu yazıyı yazma fikri geldi aklıma. Zira yazmasam kendi kendine tirat geçen deli bir tiyatrocu gibi olurdum. Şu mikro durumdan makro bir çıkarım yaptım. Ben istemediğim bir yalnızlığın kombinesini her sene alan garip bir taraftarım. İnsan neden istemediği bir yalnızlığa meyleder ki?

Etrafta sivrisinekler kovalıyorum. Kaşındıkça yalnızlık geliyor sanki derimin altından, sürekli. Neden diyip duruyorum ama zaten biliyorum ki. Ben yaşamaya korkuyorum. İnsanlara neden hep en fazla bir dirsek mesafesinde yaklaşıyorum ki? İşte bu yazarın(benim) kendi ile ilgili farkında olduğu ya da diğerleri gibi bilip de bilmemezlikten geldiği sorunlarından biri değil. O kadar çok suskun kaldım ki, duramam diye konuşmaya çekiniyorum. zaten bu saatler genellikle ayakta olan için depresyon saatleri galiba.

-Yalnızlığı sevmiyorum, istemiyorum ama nasıl yalnız olunmaz onu bilmiyorum. Ya da yalnız olmayınca ne yapılır bir fikrim yok. Bu sebepten refleks geliştirdim, güvenmeme kisvesi altında insanlara pek bulaşmıyorum. Ya da onlara farklı birisini sunuyorum; fazla birşey beklemeyecekleri ama sevebilecekleri birisini. Aslında artık hangisi gerçek olan,ben bile ayırt edemiyorum bazen.

-İşte burda diğer bir savunma mekanizmam bunun sadece benim başıma gelmediği konusunda bana telkin veriyor. Haklı da ama bu benim durumumu değiştirmiyor. Bunca şeyi düşündükten sonra da insanın önünde tanıdık bir seçenek beliriyor: "yalnızlık". Sonra insan hata yapmamak için hiçbir şey yapmamayı seçiyor. sonra enter'a basıp yeni bir paragrafa başıyor. Ki hepimiz burda insan derken kimi kastettiğimi anladı galiba. Sadece yazar değil...

Önder - Nam-ı Diğer Tenekeci.

12 Ağustos 2011 Cuma

Neden Gitti?



Bi darlık geldi gece vakti. Bu sahneye rastladığımdan mı bilmiyorum. Daraldığımdan mı bu sahneye denk geldim, bu sahneye denk geldiğim için mi daraldım. Bilmiyorum.

Sanki buram çok acıyo gibi oldu.. Bu acı geçiyo mu?

Mafettin beni be İsmail abi.

Ben güçlü olmak istemiyorum ki. Ben seni istiyorum.

1 gün sonra ekleme:
Alternatif olarak; ben güçlü olmak istemiyom. Ben künefeyi istiyom. Valla hacı çok canım çekti. Hadi künefe yiyelim. Yemin ediyom, valla bak. Nam nam nam yeriz 4'er tane.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Leyla ile Mecnun


25 yaşındayım, hayatımda ilk kez bir diziyi(yabancı dahil) böylesine takip ediyorum ve böylesine müptelasıyım.

Yeni sezon bu akşam başlıyor. Ara verilen bu süreçte diziyi izlemeyen 3-4 arkadaşıma daha izlettim. Ben dizideki geyikleri yaparken onların anlamaması da olmuyor tabi haliyle. İkisiyle beraber tekrar izledim tüm bölümleri. Sanırım her bölümünü en az 6-7'şer kez izlemiş bulunuyorum. İzledikçe arada kaçırmış olduğum ufak detayların olduğunu farkediyorum ya işte. O an bambaşka bir keyif anı.

Gecikmiş de olsa Leyla ile Mecnun yazısını da yazma zamanı da gelmiş bulunuyor artık. Hala izlememiş olan varsa ıslak sopayla döverim!

Son bölümlerdeki sahneleriyle gözlerden yaş da getirdi bu dizi. Hem böylesine komik olmasının, hem de ağlatabilmesinin sırrı nerede peki? Tabi ki samimiyetinde.

Kemal Sunal Balalayka'yı çekmeye giderken; "senelerce daha zor olanı yaptım, insanları güldürdüm, bu kez ağlatmaya gidiyorum" demişti. Fakat filmi çekememiş ve çok daha fazla ağlatmıştı bizleri. İşte bu dizi her ikisini birden öyle güzel yaptı ki. Bunu yaparken öyle samimiydiler ki. Sanki bizim aramızda yaşıyor gibiydiler, bizim mahalleden gibi. Her an her yerde İsmail Abi'yi görecekmiş gibi tetikte duruyor ve "Hooooooooooooop" diye karşılık verecekmiş gibi içimizde tutuyoruz. Kamil'in bile en yakın arkadaşı olmaya razıyım ben, gerçekten o mahalle olsa, ben de orada yaşasam. Evet bazen ağzımdan çıkanla kulağımın duyduğunun tuttuğunu ben hiç görmeyebiliyorum.

Diziyi izlemeye başladıktan bir süre sonra İskender Abi'nin motorlu taşıtlarla olan ilişkisini ben cep telefonlarıyla yaşamaya başladım. Önce sesim karşıya gitmemeye başladı, sürmeli kapağı olan telefon; kapağını kapattığımda ekranı da geri dönmemek üzere siyah ekran verdi. Mavi ekran verseydi iyiydi de, mavi ekran vermeyince kötü oldu. Başka bir telefon edindim arkadaşımdan, bu kez de gelen mesajlar abuk subuk şekilde görünmeye başladı. Okunmuyor ve anlaşılmıyor. Yaktın beni İskender Abi. Allah'tan telefonla fazla işi olan bi adam değilim.

Burak Aksak; bu dizinin senaristi olman zaten başlı başına çok güzel bir olay. Ama bir de şu var ki; 6. bölümde Mecnun'a söylettiğin "O neymiş öyle ben sabah kahve içmeden uyanamam filan, çay içmeden kendine gelir mi insan ya?" repliği kendi düşüncelerinse eğer, sen var ya bambaşka güzellikte bi adamsın. Zaten diziyi izlerken bir çok sahnede kendimi izler gibi oluyorum. Arada da bu küçük detaylar tuzu biberi oluyor.

Leyla ile Mecnun sevmeyen bizden değildir!

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Halim Öyle, Halim Böyle

Yaklaşık 1 aydan beri yazmak için bekliyor bunlar. Bir türlü yazmaya cesaret edemedim. Ta ki düne kadar. Dertler, sıkıntılar, belirsizlikler var çok sayıda.

Yazmak için bile kendimi toparlayabilmem baya zor oldu.

Hangisinden nasıl başlamalı ki. Okulun bitmesiyle düşmüş olduğum boşluktan başlıyım. Klasik okul bitti ne yapacağımı şaşırdım tarzı bir boşluk da değil tam olarak. Ağustos'ta yapacağım bir staj var 20 günlük. Sonrasında okuldan çıkışı alacağım ve yüzleşme o zaman başlayacak. Okulun bittiği günden beri, o stajı boş boş beklemenin getirdiği boşluk bu biraz. Bunun için sıkıntı, dert diyemem tabi. Bu daha çok can sıkıcı oluyor.

7. yılda ancak bitebilen okul sonrası, senede belki 1-2 kez -o da bayram seyranda- gördüğüm akraba ve arkadaşımsıların sorduğu sorular da değişti nihayet. Ama sorunun değişmiş olması, onların sorularının sevimsizliğini değiştirmiyor. Ben hayatımın hiçbir döneminde plan yapmadım geleceğimle alakalı. Onların soruları ise genelde planlarım üzerine oluyor. Yok plan filan. Pilan yapmayın pilan. Bir de askerlik ekseninde dönüyor tabi bu muhabbetler. Genel kanı bir an önce yap kurtul, çıksın aradan şeklinde. Benim düşüncem de o yönde ama şartlar öyle değil işte. En azından Nisan'a kadar geçici bir iş bulup çalışmam gerekiyor. Ama hala ne yapacağım belli değil. O idarelik, geçici işi bulabilecek miyim? Onu bulmaya çalışırken Aralık'ta gidebileceğim askerliği kaçırıp, iş de bulamazsam ne bok yicem? En kötü ihtimalle geçen yaz amelelik yaptığım yere giderim. Giderim de alırlar mı? Çalışanlarına hayvana verdiği değerden bile daha az değer veren iş yeri sahibine ve iş yerine yeniden sabredebilir miyim?

Yaş olmuş 25. Hala bir baltaya sap olamamışız. Askere gidip gelcem filan derken 26 olacak. Hala balta sap ilişkisi aynı şekilde devam ediyor olacak. Aslında bir baltaya sap olmayı pek isteyen biri de değilim. Ama işte yine şartlar, yine sorumluluklar var. Askerlik sonrasında da yapmam gereken bir seçim var. Okuduğum bölüm Endüstri Mühendisliği. Ama yapmak istediğim bu değil. Öğrenciliğim boyunca, zamanla soğudum bölümümden. Tam olarak yapmak istediğim şeyi de bilmiyorum. Aslında biliyorum. Yaparken zevk alacağım, sıkılmayacağım, kendimi geliştirebileceğim, değişik şeyler de öğrenebileceğim, gerçekten bir şeyler üretebileceğim bir iş istiyorum. Bu işin maddi getirisi hiç önemli değil. Sadece işin adını dile getiremiyorum özel olarak. Aslında işin adını da biliyorum ama yapabilir miyim onu bilmiyorum. Cesaret de edemiyorum pek dile getirmeye. Denemeden bilemem ama di mi? En azından denemeye değer. Peki ama nasıl deneyeceğim? Neresinden başlamam lazım? Gidip Endüstri Mühendisliği okumuşken, bölümle alakasız bir iş için nasıl girişimlerde bulunmalıyım? Yoksa şu boktan şartlar yüzünden riske girmeden, başımı eğip, efendi efendi okuduğum bölümü mü meslek etmeliyim kendime? Bunların hepsi soru işareti olarak bir kenarda duruyorlar.

7 yıl boyunca aileden uzakta öğrenci evlerinde yaşadıktan sonra aileyle yaşamak da garip geliyor. Yattığım, kalktığım saate, içtiğim sigaraya, kolaya karışılması, bir nevi öğrenci evindeki sınırsız özgürlüğün kısıtlanmış olması. Bir şeyi kesin olarak farkettim mesela. Annelerin dırdır etmek için sebebe ihtiyacı yok. Ve dırdırın en yoğunlaştığı anlar evin elektrikli süpürgeyle temizlendiği zamanlar oluyor. Dırdır dediysem; bana ve kardeşlerime söylenme babında. Benden başlıyor, en küçüğümüze kadar sırayla dilinden geçiyoruz. Burayı uzun zamandır takip edenler bilir az çok. Kendimi kaç kez yatırıp kestim burada. Bence çoğunda haklıydım ve az bile yazmıştım kendime. Benzerlerini annem benim için söylediğinde, biraz koyuyor sanki. Hani ben kendimi biliyorum, kendimin ağzına sıçayım filan diyorum kendime de, annemden duyunca benim kendime kızma sebeplerimi, biraz daha yaralıyor.

Benim için şimdiye dek kaç kişi dedi acaba şunu: "Anlayamadık, çözemedik seni." Son olarak da annem dedi 2-3 hafta kadar önce hayattan beklentilerimden, iş güçle alakalı düşüncelerimi konuştuktan sonra. Benden umudu var hep. Şimdiye kadar genelde o umutları hayal kırıklığına çevirdiysem de. Beklentilerine tam olarak karşılık veremiyorum. Verebileceğimi umut ediyorum. Aileme karşı olan sorumluluğum birçoklarına göre çok daha fazla. İşte tam bu noktada sıkışıp kalıyorum. Beklentilere karşılık verebilmekle, yaşamayı istediğim hayat. Yaşamayı istediğim hayatın yanında bunu da başarabilecek miyim. Yoksa beklentileri- üzerime düşen sorumlulukları- yerine getirmek için istediğim hayattan taviz mi vermem gerekecek? İkisini bir arada yapmayı deneyip de başaramazsam, geç olur mu geri dönmek için? O tren bir kez mi gelir? Yine "Ne zaman gitti tren?" diye söylenir miyim?

İnsanlardan hem nefret ediyorum, hem de önemsiyorum. Nefret ettiklerim tanımadıklarım daha çok. Önemsediklerimse sevdiklerim. Nefret ettiğim insanlığın genel profili aslında. Parayı hayatlarında ilk sıraya koymuş olmaları, hep daha fazlasını istemeleri ihtiyaçları olmadığı halde, sadece kendi menfaatleri için diğer herşeyi hiçe sayabilecek kadar hırsla bezenmiş ruhlarının olması, kendilerine dert ettikleri şeyler vs. Bunları en güzel anlatan Eddie Vedder'ın Society şarkısı, ben daha fazla yormayayım kendimi. Önemsediklerim sevdiklerim dedim ya. Sevdiğim insanların üzülmelerini istemiyorum. Hele hele benim yüzümden, içinde benim olduğum üzüntülerinin olmasını hiç istemiyorum. Ben üzüleyim gerekirse önemli değil ama, o sevdiğim insan benim yüzümden üzülmesin. Onun üzülmeyeceği bir çıkar yol varsa, o yoldan çıkabileyim. Arkadaşlarımı gerçekten çok seviyorum. Hele hele en yakınımda olanları. Parasızlıktan bir hafta boyunca evden hiç çıkmadan, sadece makarna yiyerek yaşadığımız günleri özlüyorum. Sabah kalktığımda; önce elektriğin, 1 dakika sonra da suyun ödenmeyen faturalar nedeniyle kesildiğini farkettiğimde hissettiklerimi özlüyorum.

Kardeşim LYS'ye girdi ve tercihleri var bu aralar. Tercihlerinde ona en çok yardımcı olması gereken kişi benim, hem yakınlık derecesi, hem de 7 yaş önde olmanın getirdiği tecrübeyle. 7 yıl önce benim tercih yaptığım zamanları düşünüyorum. Bir de şimdiki ben'i düşünüyorum. Kardeşime yazması için bir bölüm öneremiyorum. 7 yıl öncesinde olsaydım mühendislik ve benzeri bir bölüm yazmazdım. Ama o zamanlar ısrarla mühendislik diye tutturmuş ve tüm tercihlerimi alakalı alakasız mühendislik dallarından oluşturmuştum bok varmış gibi. Gerçi bok varmış heralde evet. Boka battık bitirene kadar. Benim 7 yıl önceki halim gibi kardeşiminki de biraz. 7 yıl sonra o da benim şimdiki halim gibi olmasın istiyorum. Kazandığı ve okuduğu bölümden memnun olsun, hayata daha iyi bir yerden bakabilsin.

Korktuğum ne kadar çok şey var. Bu kadar çok korktuğum şeyin arasında ölüm var bir de. 4 yıl önce çok yakından hissettiğim, yaşadığım ölüm. Ve zaman zaman çok da arzuladığım ölüm. Bu yazdıklarım arasında en az korktuğum şey belki de ölüm. Ama kendi ölümüm en az korktuğum. Kendim dışındaki ölümler ise herşeyden daha fazla korku veren. Her gün babam geliyor aklıma ve her gün bu dünyaya dair içimden tonla şey geçiyor lanetler içeren. Her gün Kazım Koyuncu geliyor aklıma. Sesini her duyduğumda, her anımsadığımda 33 yaşında ölmüş olmasına inanamıyorum. En çok o yaşamalıydı belki de. Bu insanlara bir şeyler anlatmak için, en çok o yaşamalıydı.

Ne garip di mi? Ölüm tüm sıkıntılardan kurtulmak için çok basit bir yolken, hepimiz yaşamayı ve direnmeyi seçiyoruz. 657 güzel demiş "Bilseydik Yaşamazdık" diye. Yaşamaz mıydık sahi?

15 Temmuz 2011 Cuma

Aha Kafasi Yarıldi #2


Tam 1 yıl aradan sonra yine yardım kafayı. Bu kez gecenin bi vakti otururken gelen göz kararması sonrası bayılmışım. 2 saat sonra uyandığımda bu haldeydi kafa. Artık yere mi vurdum, naptım, nasıl oldu bilmiyorum. Ay iğrencım.

Öhm. O değil de uzun zamandır boşladım buraları da. Tembelliğin, başıboşluğun zirvelerinde yaşıyorum. Boşluktan, hiçbirşey yapmamaktan depresyona gircem.

Neyse işte. Şu sıcak yaz günlerinde ayağının altına karpuz çekirdeği yapışan arkadaşım. Yalnız değilsin.

30 Haziran 2011 Perşembe

Yol Hikayeleri #7

Şimdiye kadar hep bi' eğlence vardı yol hikayelerimde. Bu kez öyle değil. Hikaye filan da yok yani. Öncekiler de yaşanmışlardı ama onların bir mizahi yanı da vardı. Bu kez farklı.

Seneler boyunca Kayseri'den Düzce'ye uzanan son yolculuğun hayalini; "İçim çok rahat bir şekilde, son kez bincem o servise ve otogardan otobüse. En rahat yolculuğum olacak." şeklinde kurmuştum. Ama öyle olmadı. Tam tersi oldu hatta. En zor yolculuktu dün gerçekleşen. İçim çok rahat yapacağımı düşlediğim yolculukta, hiç rahat değildi içim. En sıkıntılı olanıydı. Gözüm arkada kalarak olandı bir nevi.

Gelecekle alakalı kurduğun düşlerin gerçekleşme zamanı geldiğinde; hiç aklının ucundan geçmeyen şeyler oluyor ya işte . Hayatın ne kadar garip olduğunun göstergesi.

24 Haziran 2011 Cuma

Bitt-i

Önce;


3 ders sınavları;

Sonra;



Yöneylem-1 CC, Yöneylem-2 BB. Transkriptime bakan maşallah yöneylem'i iyi der. Okulun son iki gününde yöneylem öğrendim. İnanması güç ama bitti galiba. 20 günlük staj haricinde. O da takılmalık. Daha detaylı bir analiz de yapcam 7 seneyle alakalı. Ama şu tabloyu görmek hayaldi. Gerçek oldu diye bitirmedim dikkat ettiyseniz. Neyse işte, bir devir daha kapandı. Selametle.

17 Haziran 2011 Cuma

Ya Aptal'ız Ya Abdal

Kısaca seçimler sonrasından bir izlenim; Ülkenin %50'lik kısmının içindeki bir kısım, diğer %50'lik kısma aptal derken, bu %50'lik kısım koyunku kuzulu muhabbetler yaparken; ülkenin %26'sının oyunu almış olan parti başkanı kendilerini başarılı olarak görüyor. Önündeki partinin oylarını sen almışsındır, o partinin oyları azalırken senin oyların artmıştır. Bu durumda "başarılıyım" dersin hadi. Muhalefette olmana rağmen iktidardaki parti oylarını artırmışken ve başka bir alternatifin yokken "başarılıyız" diyerek sen de kendi %26'lık seçmenini aptal yerine koyuyorsun bir nevi. O aldığın oyları da alternatifsizlikten alıyosun zaten. Milletvekili sayısını artırmışmış. Bak Allah'ın işine!

Ya aptalız, ya abdal. Orta yolu yok mu bunun?