Okumadan Geçme

Facebook

27 Şubat 2010 Cumartesi

Doğaçlama #1 Sanattan Bir Gıdım

video

İnternetsiz kaldığımız bir gecede 3-4 saat boyunca doğaçlama çektiğimiz videolardan birisi. :) Ara sıra lazım böyle geceler..

26 Şubat 2010 Cuma

Bilinmeyen Güzel Şarkılar #3

Formatın içine tekrardan ederek ve yine başlıktan tamamen uzaklaşarak bu sefer de ustalara saygı kuşağı gibisinden bir şeyler olsun istedim.


Moby - Extreme Ways



El Tango de Roxanne from the Moulin Rouge

23 Şubat 2010 Salı

Karadenİz'den İncİler


Karadeniz'in doğal mizahisi üzerine.. Önce kendi yaşadığım birkaç şeyden bahsedicem Trabzon'lu olarak. Eğlenceli bir yazı çıkarabilirim umarım.

- Üniversitedeki ilk senemizde yurttan çıkmışız 3 Trabzonlu arkadaş okula gidicez. Gelen ilk otobüse binmişiz sanki tüm otobüsler fakülteye gidiyomuş gibi. Ulan bi tanemiz bakmaz mı bu otobüs nere gidiy diye. Bakmamışız işte. Zaten bu olayı ancak 3 Trabzon'lu bir arada yaşayabilirdi.

- Yine üniversite yılları. 2 ya da 3. sınıftayız. Saat gecenin 5'i filan. Hava aydınlanmak üzere. Ertesi gün sınavım vardı ki ben ders çalışmaya niyetlenmişim bu saatlerde. Almışım kağıdı kalemi notlarımı. Balkonda ders çalışıcam. Taner geldi sordu "napıyon hayret ders çalışcan he. İyi de niye burda çalışıyosun" dedi. Ben de hem ders çalışır hem de güneşin doğuşunu izlerim bi yandan canım sıkılmaz dedim. Haa iyiymiş dedi. Güneş nerden doğuyo dedi. Bilmem şurdan bi yerlerden doğar heralde dedim. Buna çok benzer bir hikayeyi Volkan Konak bir konserinde anlatıyor. En sonda video olarak koyacağım.

- Bu daha çok tembelliğime örnek bir olay aslında ama. Araya sıkıştırayım. Yurttayız üniversitenin ilk senesi. İki Trabzon'lu bir odayı paylaşıyoruz yine. İkimizde yatağa yatmışız. Işık açık. Emrah'a "kapat la şu ışığı" dedim. Üşendi "sen kapat" dedi. Ben de üşendim tabi. Dur dedim Musti'yi arayalım çağıralım gelince kapattırırız. Aradım Musti'yi uyuyomuş uşak. Uykulu ve anlaşılmaza yakın ses tonuyla "noldu olm" dedi. "Az bizim odaya gelsene" dedim. Geldi, yine "noldu" dedi. "Şu ışığı kapatsana la" dedim. "Hay sokayım size" dedi ve ışığı kapatıp gitti sağolsun.

- Bu da Emrah'ın bizzat yaşadığı olay. Trabzon'da köylerindeyken rahmetli dedesiyle oturuyorlarmış. İkindi ezanı okunmaya başlamış. Dedesi hayırdır daha bi saat var ikindiye demiş. Aradan 5 dakika geçmiş ve cami imamı bir anons yapmış. :
"Sayın cemaat kusura bakmayin, ezani bi saat erken okuduk. Bi yanlışluk oldi. Nemazlarınızı kılmayin."

- Bir keresinde bir arkadaşıma bir konserden şarkı dinletecektim(O da Trabzon'lu bir arkadaşımdı tabi). Aradım kendisini. Şarkının sonuna kadar dinlettim (sanıyorum). Akşam oldu eve geldim. Msn'de sordum nasıl geliyodu ses diye. Ne sesi dedi. Şarkı için aradım ya seni dedim. Yoo dedi ben o hattımı kaybetmiştim kimi aradın sen? Hattı telesekreter mesajına ayarlıymış. Ben de telesekretere bırakmışım o sesleri. Daha sonradan buldu hattını, dinledi. Mesaj yerine ulaştı geç de olsa. :)

Aklıma gelenler bunlar. Aslında çok daha fazla şey var ama. Aklıma geldikçe birikince 2. bir yazı yazarım kendi yaşadıklarımdan.

Bir tane de Oflu Ali'den.

- Ofsporun bütçesi 1 trilyona ulaşmış. Başkana sormuş nasıl yaptınız diye bi adam. Başkanın cevabı: "maçlara giriş bedava. maç biterken kapıları kitliyoruz. çıkış 30 lira".

Ve bu da Volkan Konak'ın bir konserinde anlattıkları.

20 Şubat 2010 Cumartesi

Bir Yazı Kaleme Almıştım Kendi Ellerimden..



2009 Ekim'de yazmıştım bunları. Buraya arşivimizde bulunsun diye ekledim. Facebook'taki geleceğimiz belli olmaz. Kaybolup gitmesin. Dileyenler okuyabilir. Dileyenler yok varsayabilir.


Bir yazı kaleme alacoğum. Dostlarım, arkadaşlarımı da katarak. Biraz sıkıcı bir adamım galiba. Bazen kendimden bile sıkılıyorum. Sıkıcılığımın esas nedeni sessiz sakin birisi olmam galiba. Az konuşan biri olmam bazen. Daha çok kendi kendimle konuşuyorum. Kimilerinin gülmediği şeylere gülüyorum. Birçoğunun güldüğü şeylere gülemiyorum. Özellikle yalnız hissettiğim zamanlarda.

Ruh halimi en iyi çözümleyen kişiler Sinan-Numan kardeşler. Kardeşlerim benim. Sinan'ın sürekli vurguladığı gibi umursamaz hallerimle birşeyler yapıyorum hep. Ne yaparsam yapayım. Umursamaz adamım işte. Telefonu açtığım gibi Sinan'ın sorduğu ilk şey; "napıyosun? Umursamaz tavırlarınla televizyon mu izliyosun?" olmuştu. Numan'ın akçakocada diskoya giren kız takliti ve çözümlemesine bir ömür boyu gülebilirim sanırım. Beni her daim güldürebilecek olan iki güzel dost. Hep var olun.

Ersin'im var 12 yıl oldu heralde hayatıma gireli. Yerin çok çok ayrı be! dostum. Ömrüm sonuna kadar ol hayatımda. Arada bir bana "yakışıklı piç" de. Kaldır bi taraflarımı. Ben de "hadi lan ne yakışıklısı" diyeyim. Aynı anda aynı şeyleri düşünüp aynı şeyleri söyleyelim hep. Sonra da o meşhur "zuha" kopmasıyla güzel kahkahalar atalım.

İlk gördüğüm zamanlar kim lan bu artist dediğim kardeşlerin kardeşi Egemen kardeşim. Senin gibi 5.00 ortalamaya sahip olan bi adama tembelliği bulaştırabilmek her yiğidin harcı değildir di mi? Kabul et tanıdığın en tembel adam benim. Pişman olmamışsındır umarım bunu sana bulaştırdığım için seni tanıdığıma. Güzel gözlü (Türkan Şoray :) ) güzel kardeşim. Hayatlarımızın yeniden aynı şehirde kesişmesi dileğiyle.

Esat; ilk zamanlar psikopat mı bu çocuk 2 dersaneye birden gidiyomuş diyodum. Gömülüp soru çözerken de görüyoduk seni. Tanımadığımız zamanlarda. Sonra birlikte geçen bir sene. Dersanedeki hocaların yaptığı ibneliklerden dolayı az mı sövüyoduk Egemen' Mehmet'e. :)

Yurtta ilk tanıştığım şahsiyet. Kızıl ejder, Bahtiyar, Adige, Önder'im.. Yurtta ilk dışarı çıktığımız günler ne çabuk geçti. Yapmadığımız şey kaldı mı seninle? Çevirmenliğinden ameleliğine kadar herşeyi yaptık. :) Daha da çok şey yapacağız..

İlk zamanlar söylediklerini anlamakta güçlük çektiğim şimdilerde ise tercümanlığını yaptığım Eşgi şahsiyeti. Senin gibi bir insan daha var mı lan dünyada? Senle beraber izlediğimiz en güzel iki film; "Michael Owen'ın Gözyaşları" ve "Denizdeki Okyanus" di mi? :) Şanslı sayıyorum kendimi seni tanıdığım için.

Obili, hey zenci adamım. İngiltere vizen çıkmadı mı daha? Alıştın oralara tabi kesmiyo artık İstanbul bile. Neleri paylaştık, neler yaşadık be kardeşim. Seni ışığı söndürmen için yatağından kaldırdığımız gece unutulmayacak. İngiltere'en getirdiğin çikolatalar duruyo hala. Geçenlerde Laz yemeye çalışmış ama becerememiş. :) Hatırası var, o önledi yemesini. Güzel dostum ilerleyen senelerde iş hayatında da birlikte olabilmek dileğiyle.

Laz; telefonunda hala sarsuk diye mi kayıtlıyım lan? Gelip bakacam birazdan. Eskiden yazan isim daha iyiyi sanki be: Rockçı :) Bak o kadar farklı eve filan çıktın ama yine benimle aynı odadasın. "Hasan yatalım daa" diyeceğin çok gün var önünde. Kurtulamadın yani :) Şu camı 24 saat açık tutturmasan iyi olacak ama. :) Hasta olcaz lan. Zaten sağlam sayılmayız. Hemşerim, kardeşim, sarsuktan sevgilerle.

Muhammed; Eşgi kadar olamasan da senin de konuşma hızın gayet iyi. Ulen manga konserine gittiğimiz gün neydi. Saçlar uzun filan tam özenti üniversiteye gelmiş tipler. Gelince bulaşık sırası sende haberin ola. :) Ha bir de Umut'u getirmeyi unutmayasın.

Taner; olm sen nasıl bir masondun öyle. İnternet icat olalı masonluğun kalmadı pek. Odandan kovar durursun. Ne olacak iki dakika durayım daa. Sabahın ilk ışıklarında balkonda ders çalışcaz beraber, güneşin doğuşunu izlemek için güneşin nereden doğduğunu bilmeden.(şurdan bi yerden doğuyodur) :)

Taha; grubunuzda solistlik yapma işkencesini size çektirdiğim için özür dilerim la. Naber la. Hey Earl, Hey Crabman. Translator Hasan'ın telif sahibi insan. Boş kutu bulacağın çeviri işlerini bekliyor. Haberin ola..

Meeehmet İnan. Şekercioğlunun söylemiyle. :) İddaa'da hiç bilmediğin izlemediğin sporlardan dünyanın parasını kazanıp sonra o parayı futbolda eriten başka kimse yoktur heralde. :)


Hatırlayamadığım tüm diğer dostlarım, kardeşlerim. Hepinizi çok seviyorum. İyi ki varsınız hayatımda. Böyle birşeyler karalamak istedim. Umarım rencide ettiğim kimse olmamıştır. Hepiniz iyi ki varsınız..

Ve kardeşler; ayrı olsak da paylaştığımız bir gökyüzü var. Beni özlerseniz gökyüzüne bakın. Ben hep orada olacağım.

Bu arada bunları yazmak duş alırken geldi aklıma. Bu da bir başka tartışma konusu. :)

19 Şubat 2010 Cuma

3'lüğü 4'lük Yapmak



3-4 yıl önce yazmış olduğum bir 3'lük var. 4. mısrasını bir türlü getirememiştim. Fikri olanlar 4. mısrayı tamamlasınlar bakalım.

Sen benim ay'ımsın
Gecelerimin ışığısın
Ben senin ayı'nım
???????????????

Uyku




Her bünyenin ihtiyacı olan şey uyku. Bende ise ihtiyaçtan öte. Bir zevk haline gelmiş durumda. Evet uyumayı çok seviyorum. Çoğu insan sever aslında. Uykuyla alakalı sorunum uyku saatlerimde saklı. Normal insanlar 12-1 gibi yatar uyur. Hadi olsun olsun 2-3 olsun en fazla. Bu şehire geldiğim her zamanda benim uyku saatlerim tamamen kendini kaybediyor. En erken 5'te yatıyorum lan. Öğlen 1'deki derse bile gidemez oluyorum bazen. Bu hafta içinde mesela 1'de olan derslere gidemedim 3 kere. İlk hafta oluşunun ve "ders işlenmez yeaaaa" diye düşünmemin de bunda etkisi vardı elbet.

Fazlaca uyuma isteğimin bir başka sebebi de ultra rahat olan, Yataş'ın bile üretemeyeceği rahatlıktaki yatağım. Ulan kalkamıyorum bi türlü. O kadar rahat geliyor ki uyudukça uyuyasım, yattıkça yatasım geliyor. Sanki yatak yapıştırıyor kendine beni. Kesinlikle kalkmam gereken günlerde sırf bu yüzden tekli bir koltuğum var. Onda sızıyorum ki rahatça kalkabileyim.

Bazen 1 gün boyunca hiç uyumayayım da şu uyku artık düzene girsin diyerek; ertesi akşam 11 gibi zıbarıyorum. Ama sonraki gün yine nasıl oluyorsa gece 4-5'e kadar uyanık buluyorum kendimi. Ulan nasıl bu kadar vakti boş yere harcıyorum onu da anlamıyorum. Hem uykumdan çalıyorum, hem derslerden çalıyorum.

Hadi bu zamanlardaki halimi geçtim. 1. sınıfta yurtta kalırken 1'de sınavım vardı. Saat 1'de nasılsa kalkarım diye alarm kurmamıştım. Arkadaş 12:30'da aramıştı. Napıyon lan? diye. Uyuyodum noldu hacıağbi dedim. Olm senin sınavın yok muydu 1'de dedi. Vardı saat kaç ki dedim ve koştura koştura sınava yetişmiştim. Ha sonuç olarak o dersten yine kalmıştım. Boşuna bölmüştüm yani uykucağzımı. Acıdım bak şimdi yine hatırlayınca.

Neyse işte öyle. Uyku denilen şey güzel şey. Özellikle güzel bir günün ardından çok keyifli oluyor değil mi ama? Mesela çok iyi geçen bir sınavın akşamında ertesi gün yapacak hiçbişeyiniz yokken yatıp uyumak. Hafta sonunda yatıp uyumak. Güzel şeyler bunlar. Sizler de uyuyun anacım. Ama daha normal vakitlerde e mi.

12 Şubat 2010 Cuma

Yol Hikayeleri #3



Çok taze, sıcacık bir yol hikayesi. Ama önceki ikisinden çok farklı baştan söyleyeyim. Önceki ikisinde başrollerde kızlar da yer alırken, bu kez 10-15 yolcunun olduğu otobüste dişi sinek bile yoktu.

Otogara yeni gelmişim, çanta bavulu otobüse teslim etmişim. Sigara içiyorum son bir tane. 20'li yaşlarda bir çocuk sigara istedi tam otobüsün önündeki sandalyelere oturacakken. Verdim. Kulaklığım takılı halde oturdum orda yan tarafına. Baktım bir şeyler anlatıyor, çıkardım kulaklığı.

-Ağbi ben teslim olmaya gidiyorum Ankara'ya Sincan'a. Teslim olacam ağbi. Gasp yaptım ben. 7 yıl 3 ay verdiler ağbi. Çok pişmanım ağbi. Kız kardeşime laf etti, sövdü ağbi. Benim de kafam iyiydi eroin cigara filan içmiştim. Salladım bıçağı ağbi. Dayanamadım ama şimdi çok pişmanım ağbi. Ankara'da komiser aradı beni çağırdı kaçma gel yat dedi. Ordaki koğuş ağası var Uğur tanıyor musun? Eeeee. Uğur Demir. Böyle çok şişman koğuş ağası oranın. O da aradı beni ağbi. Gel yat 7 yıl 3 ay sonra çıkarsın dedi bana ağbi. Öyle işte ağbi. Şimdi Ankara'ya gidiyorum ağbi. Bak bu da biletim ağbi.

O bunları anlatırken ben kafamı sallayarak tepki verdim. Derken bunun gibi bir tanesi daha yanaştı. O da sigara istedi önce. Ona da verdim bi tane Pall Mall'ın en dandik sigarasından. Bu kez o başladı konuşmaya:

-Ağbi ben de Ankara'ya gidecem ama biletim yok benim. Otobüse almazlar beni dimi ağbi.

Almazlar filan dedim. Neyse sigara bitti. Ben otobüste yerime geçtim. Çocuk da bindi otobüse. Ön tarafa geliyor rastgele boş olan bi yere oturuyor. Bana yanımın boş olup olmadığını soruyor filan. Arkalardaki yerine oturttular çocuğu. O yine gidip geliyor yarım saatte bir ileri geri.

Mola oldu Bolu Dağındaki tesislerden birinde. Konuşayım dedim biraz daha şununla. Bir sigara daha verdim. Sigarayı aldı yaktı uzaklaştı gitti. Hiperaktif eleman yerinde duramıyor. Mola yerinde de sergilediği davranışlar sonrası çocuğun akli dengesinin bozuk olduğunu anlamış oldum.

Mola bitti yeniden otobüsteyiz. Hosttan 15 dakika arayla ilkinde 4 tane ikincisinde 5 tane su istedi. İlkinde 1'ini, ikincisinde 2'sini bana verdi suların. "1 tanesi yeter" dediğimde de, "Olsun olsun sonra içersin" diye diretti.

Böyle böyle Ankara'ya geldik. Aşti'de 2 yolcu ve hostla birlikte konuşurken.
"İndi mi bizimki" dedim.
"İndi ya çok şükür kurtulduk" dedi.
"Seni de mi rahatsız etti" dedi yolculardan biri.
"Yok aslında rahatsız etmedi pek, eğlenceliydi" dedim ben.
Yolculuk başlamadan önce bana anlattıklarını onlara anlattım. Gülerken, eğlenirken bir yolculuk daha sona erdi..

Yol Hikayeleri #2 Bu Hikayedeki Mal Benim

Yol Hikayeleri #1

Bu arada farkettim ki, blogtaki 61. kayıtmış bu. :)

4 Şubat 2010 Perşembe

Erciyes Üniversitesi'nin Nacizane Hatıralarından Biri



Geçtiğimiz yaz pek sevgili okulumda başımdan geçenler.

Neresinden başlasam bilemiyorum. Erciyes Üniversitesinde başıma gelen talihsiz olayların sonuncusu bu anlatacağım. Aslında iç içe olan talihsizlikler mevcut bu yaşadıklarımda. Geçelim mevzumuza. Yeterince uzamış okulumun daha da uzamaması için Yaz okulu yapmam gerekiyordu. Haliyle geldim kaydımı yaptım. Okulun uzamasını engelleyecek olan dersleri seçtim. Ama üniversitemizin kurallarından birine takıldım. Bir dersin açılabilmesi için o dersi en az 35 kişinin alması gerekiyor. Makine mühendisliğinde de geçtiğimiz dönem içinde senelerdir bıraktıkları öğrencileri bu sene geçirmişler. Bendeki şans ya işte..

Neyse dedim madem ders açılmadı vardır bunda da bir hayır (!) Daha sonra ise yaz okulunda açılmayan derslere ödenen ücretlerin geri ödemeleri başladı. Stajda olduğum bir gün izin alıp parayı almaya gittim okula. (Cebimde de 5 kuruş yok. Bildiğiniz 0′dayım yani. Biletimde de 2 biniş vardı. Birini kullanmıştım, diğer binişi de okuldan dönüşe kaldı.) Okulun içinde yarım saat mesafede olan rektörlüğe kadar yürüdükten sonra listede adımın olmadığını görünce ikinci bir şok daha yaşadım. Ordan mühendisliğe öğrenci işlerine gittim. Yaptıkları bir hata sonucu benim ismimi atladıklarını söylediler. Buna da neyse dedim. Sabırlı adamım ya. Kendi içimde neler neler yaşadım o ayrı.

Çıktım okuldan son varlığımla eve gidicem. Otobüse binmeden önce SD ve ÖFY arkadaşlarım aradılar, o sırada otobüse bindim. Bu başıma gelenleri anlattım kendilerine. Anlatırken otobüste anlattıklarımı duyan bir amcamız cebime bişeyler sıkıştırdı. Telefonu kapattım, baktım para. Geri vermeye çalıştım baya bir. Almadı benim de oğlum okuyo al dedi. Allah razı olsun dedim.. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Hafif bir tebessüm oluştu yüzümde..

Sizce gülsem mi, ağlasam mı?..
__________________

2 Şubat 2010 Salı

Yol Hikayeleri #2 Bu Hikayedeki Mal Benim



Bu kez karşınızda olacağım yol hikayesi; 2006 senesinde bir milli bayram öncesi Kayseri'den Ankara'ya giden yolda yaşananlar.

Süha Turizm ile her daim çok ğelenceli olan yolculuklardan birisiydi. Gece 2:00, 2:15 ve 2.30 da ayrı ayrı 3 sefer vardı bayram yoğunluğu nedeniyle Kayseri'den Ankara'ya.

Dışarıda otobüsü beklerken birçok genç arkadaşımız gibi ben de kulaklığımı takmış müziğimi dinliyordum. Yan tarafımda da aynı benim yaptığımı yapan bir kız vardı. Hafiften bakıyorum filan güzel de kız. O da bana bakıyor baktım ki. Neyse saat 2:15 oldu ve kızımız otobüsüne doğru hareket etti. Benim otobüsüm 2:30 otobüsü.

Tam otobüs kalkacakken cam kenarında oturmakta olan kızımız el salladı bana. Haydaaa noluyo la dedim. Eğer gerçekten bana el salladıysa yarım saatlik molada kesişen 15 dakikamızda kendisiyle konuşma fırsatı bulabilirim dedim metanetle.

Mola vakti geldi çattı. Baktım kız dolanıyor ortalıkta. Belli ki beni bekliyor. Ama ben gidip konuşabilir miyim hiç. Hayatta olmaz. Bekledi bekledi otobüse bindi, içinden "bu salakta iş yok" diyerek muhtemelen. Otobüs şoförü çalıştırdı otobüsü, kalktılar kalkacaklarken. Kız yanındaki teyzeden müsaade isteyip indi otobüsten.(Bir yandan da onun olduğu cam kenarına geçtim bakıyorum) Hop noluyor lan yoksa yanıma mı geliyor diye düşünürken, yaklaştı yaklaştı. Ben hala başka bir sebep için inmiş olabileceğini düşündüğümden ona doğru bakmıyor ve salak salak sağa sola bakıyorum. Derken bir "Merhaba" sesi. Bir heyecan, bir adrenalin vücudumu bastı.

"Merhaba" dedim.
"Ankara'ya heralde" dedi.
"Evet, ordan da Düzce!ye geçeceğim" dedim.
"Senin yolun baya uzunmuş" dedi.
"Evet sana göre 3 saat filan fazla" dedim.

Lafı öyle böyle geveledim becerip. Kızın 1 dakikalık süresini bu şekilde yedikten sonra kız: "Otobüs kalkıyor ben gidiyim" dedi. Be salak kızın bi adını sorsana, bölümünü sorsana. N.Ş.A(Normal Şartlar Altın)'da kızın telefon numarasını istemek gerekli tabii de. En azından bi bölümü olsaydı elimde.

Neyse kız bindi gitti. Ben öyle kaldım. Sonra ben de bindim. Hala içimden umut ediyorum. Aşti'de inince bekler mi acaba. Orada konuşurum filan diye.

Beklemedi tabi. Kızı yaklaşık bir sene sonra filan gördüm bi daha Kayseri'de. İş işten çoktan geçmişti tabi.

Tüm arkadaşlarımın bu olayda söyledikleri gibi. Evet bu hikayedeki
"Mal" benim.

1 Şubat 2010 Pazartesi

Hayvan Oğlu Hayvanlar!


Çocukluğumdan beri belgesel izlemeyi çok sevmişimdir, özellikle hayvanlar âlemi ile ilgili olanları. STV’deki bıyıklı amcanın sunduğu Safari serisinden tutun, ki jeneriğinde çıkan tüm hayvanatı sırasıyla ezberlemiştim artık, Büyük Kedilerin Günlüğü serisine kadar binlerce dakika belgesel izlemişliğim vardır. Geçen sene bile ev arkadaşlarımla National Geographic Wild izleyeceğim ben diye kavga ederdim, digiturk almamda etkisi bir ay beleş süper lig maçları seyredebilecek olmamdan (GS maçları hariç) fazlaydı.

Gerçek hayatta ise hayvanlarla ilişkim hiçbir zaman iyi olmadı benim. Tamam, çocukken evden atılmış uysal kediyi yanına çağırıp ayağını bacaklarının arasına sokup en yükseğe fırlatmaca oyunu* oynayanlardan tut, ki bu arkadaşlar aynı uysal kediyi bir tanesi kucağında götürürken diğeri gözlerini elleriyle kapatarak kulübesinde uyuyan köpeğin yanına atıp olanları** pis sırıtışlarla izlediler, acaba 4 ayağı üstüne düşecek mi diye yan taraftaki boş apartmanın 3. katından beton zemine atma deneyi *** yapan arkadaşlarım bile oldu. Hâlbuki ben hep kınayan gözlerle izlemiştim onları ve olanları.

Sanırım her şey seneler önceki bir köy tatilimizde benden 3 yaş büyük olan abimin bir cengâver gibi o anaç tavuğu yakalamasıyla başladı. Bu sefer hakikaten hiçbirimizin kalbinde kötülük yoktu. Abim iki eliyle tavuğu tutarken seviyorduk biz de, aman da aman ne kadar güzel tüylerin var senin diyerekten. Nerden estiyse benim güzel abim çocukluğun verdiği bir geri zekâlılıkla hadi öpün, mutlu olur havyan dedi (insan tavuğu neden öper ulan!) ve geri dönülemeyecek olaylar zinciri böylece başlamış oldu.

Kuzen tavuğun yan tarafında oturuyordu, dolayısıyla hiçbir zarar görmeden tavuğun boynuna öpücük kondurmayı başardı. Ben ise ikisinin de karşısında idim, dolayısıyla tavukla yüz yüzeydim. Bir insanla tavuğun bayramlaşması gibi bir şey olacaktı yani. Hafifçe kafamı boynuna doğru uzatıyordum ki, yüzüme doğru gelen kocaman bir tavuk kafası gördüm, akabinde müthiş bir acı duydum. Sol gözümün 4-5 cm altından gagalamıştı beni, hain tavuk!

Ama yine de iyimser bir çocuktum ben, azalmamıştı sevgim tavuklara bile.

Ta ki,

Ananemlerin tavuklarından biri kuluçkadan yeni kalkmıştı. 8-9 tane müthiş tatlı civcivi vardı. Ben ise merdivenin başında oturmuş onların yemlenmesini izleyip kendimce doğa gözlemciliği yapıyordum. Derken ufaklıklardan bir tanesi onlardan uzaklaştı ve kaybolduğunu anlayınca telaşlanıp aranmaya başlamıştı. İçimdeki iyilerin dostu kötülerin düşmanı anaç kişiliğimin onun kedilerin en büyük hedefi olduğunu hemen kavrayıp harekete geçirmesiyle onu annesine kavuşturmak için ona doğru gidip yönlendirmeye başladım, kâbusun yeniden başlayacağını nereden bilebilirdim ki? Anası beni görüp bir güzel koşturdu. Evet, bir tavuk tarafından koşturuldum! (Şimdi anlıyorum ki, başıma ne gelirse iyi birisi olmaya çalışmaktan geleceği o günlerden belliymiş.)

O tavuğun kendi anaç duygularını falan bir tarafa bıraktım artık elbette (benimki de candı ulan, bu kadar da olur mu, rezilliğe bak!). Ve o günden sonra tavuklara hiç iyi gözle bakmadım. Ki şu an bile tavuk denince, ‘KFC Extreme Menu’ ile tıka basa karın doyurmak geliyor.

Hikâye bu kadar değil tabii, bu sadece tavuklarla ilgili olan kısımdı, işin köpeklerle ilgili kısmı var bir de.

Seneler geçip, İstanbul’daki öğrencilik dönemimin 3 senesine geldiğimde başıma kötü bir olay daha geldi. O sıra Taksim’deki makine fakültesinde 2. senemden kalma Türkçe 2 dersini tekrar alıyordum. (Türkçe 2 zor bir ders ve tekrar alınabilir tamam mı? Hem ben cc’den yükseltmek için alıyordum.) Bir arkadaşımın gelmesi nedeniyle dersten çıkıp meydana doğru yürüdüm. The Marmara otelinin önünden geçiyordum ve onun bana doğru aylak adımlarla yürüdüğünü gördüm. Neden hep bana denk gelirdi ki? Etrafımda o kadar insan yürüyor, onlara doğru yürüseydin ya!

Artık kaçarı yoktu. Yönümü değiştiremezdim. Etrafta yürüyen insanlar şu uyuz köpekten korktu diye düşünürlerdi. Benim o kocaman gururum yemedi bunu ve yolumu değiştirmeden devam ettim. 5 metre, 3 metre… Köpeğe doğru baktım ve bir anda göz göze geldik. Derken 1 metre ve acı son, hart! Sol baldırımı ısırdı ama dişlerini geçirmeden çekti ağzını. Tam sinirlerimin tavan yaptığını hissedip tekmeyi savuracaktım ki yolunu bile değiştirmeden yine aylak aylak çekip gittiğini gördüm. Köpeğe bak ya, sallamadı resmen. Gitmeseydin ya! Erkek gibi savaşsaydın ya!

The Marmara otelin önünde, o kalabalığın arasında ve işin kötüsü dünyanın en uyuz köpeği tarafından ısırılmıştım ben.

Sonra okul bitti ve ben çalışmaya başladım. Her gün Silivri’ye gidip geldiğim o kâbus gibi dönemde sanayiye birkaç malzeme almaya gitmiştim arabayla. İşimi bitirip dönüyordum, kimseler yoktu etrafta. Köpekler hariç! Lanet olasılar niye her sanayide bu kadar çok olurlar ki!

Uzaktan tehlikenin varlığını görüp çaktırmadan arabaya doğru yol aldığım halde düşmanımın beni fark etmesi çok uzun sürmedi. Yanıma doğru geldi çabucak ve iki düşmanın birbirini tarttığı bakışma başladı. Biliyordum ki üstüne doğru sertçe bir adım atsam kaçacaktı, bağırsam kaçacaktı. Bu savaş oyununu onun kazanması için yapabileceğim tek hatayı yaptım, kaçtım. Ve o it beni arabaya kadar koşturdu.

O an koşturulmaktan daha kötü olan ise, ben arabaya vardıktan sonra yardımsever bir yurdum insanının köpeğe 50 metre öteden bağırarak onu kaçırmasıydı! Yerin dibine girmek böyle bir şey olmalıydı.

Hayvanlarla olan yakınlaşmalarımın en tehlikelileri bunlardı, iki tavuk ve iki uyuz köpek…

Henüz hayvanat bahçesinde aslanın o kadar insan dururken benim üstüme doğru kükreyip atlamasını anlatmadığım halde içimdeki hayvan severi kaybetmediğime inanıyorum. Denk geldikçe belgesel seyrediyorum hala, böylesi daha güvenli sanırım.



Merak edenler için;

* 6 metre falan atıyorlardı.

** Kedi müthiş bir deparla 50 mt koşup ağaca tırmandı, köpek çok az farkla yakalayamadı. Bir daha da yanımıza gelmedi hayvancağız.

*** Deney teknik olarak başarılı oldu. Kedi hakikaten 4 ayağının üstüne düştü. Sendeleyerek gözden kaybolurken çok üzüldüğümü hatırlıyorum.

Burç Kitabı !



Öncelikle yine yaşamış olduğum çok enteresan bir olay olduğunu söyleyeyim.

2006-2007 civarında olmuştu tüm bunlar.

Okulda mediko sosyalin kantinine gitmiştim bir gün bir arkadaşımla. Orada sınıf arkadaşımın ev arkadaşını gördüm yanında bir kız ile oturuyorlardı. Gittim selam verdim çocuğa -elimde üzerinde 3 görünümlü 2 yazan ders notlarımla-. Nerden bileyim sonrasında başıma gelecekleri.

O günden sonra birkaç kez okulun içinde dolaşırken o arkadaşın yanındaki kızı ve 2 kız arkadaşını daha gördüm arkamdan gelirken.

Sonunda olayın yaşandığı güne geldik. Kulaklığımı takmışım fakülteme doğru gidiyorum. Peşimde de o 2 kız. Farkındayım. Bilerek daha da hızlanıyorum gıcıklık olsun. Koşturmaya başladılar en sonunda yetiştiler. Omuzundan bir dürtük yedim ve kulaklığımı çıkardım.

2 kızdan birisi (K) ve ben (B).
K: Napıyosun işin var mı?
B: Dersim var 1 saat sonra ona gireceğim.
K: Derse girene kadar gelir misin bizimle biraz oturalım mediko sosyalin kantininde?
B: İyi geliyim hadi.

Bu diyaloğun ardından gittik mediko sosyale. Ve esas kız orada beklemekteydi. Oturdum meraba filan fıstık.
Bana ilk sorduğu şey: Hangi burçsun?
Ercevap: Aslan (aslan kadar aslan)

Çantadan bir burç kitabı çıktı ve "aslanla yengeçin uyumuna bakayım" dedi.
Ne tepki vereyim bilemedim dışımdan. İçimden kahkahalar atıyorum. Okudu etti hiç dinlemediğim burç yorumlarını. Sonra hakkımda 3 görünümlü 2'sin şu bölümde okuyorsun dedi. Arkadaşımın kendisine çıkma teklif ettiğinden, kendisinin reddettiğinden ve benden hoşlandığından bahsetti. Beni de o çocuğa başka bir arkadaşı için soruşturduğunu söyledi. Bunu onun bilmemesini istedi.

Daha sonra saçma sapan bir şekilde geçen zaman sonrası "ben artık derse gideyim hadi görüşürüz" dedim.
"Bu taraflara gelirsen görüşürüz" dedi.
"Bu taraflara gelmeme gerek yok, sen nasılsa peşimden koşuyorsun" dedim ve gittim.


Bir daha da uzunca bir süre oralarda gözükmedim.

Bilinmeyen Güzel Şarkılar #2

Daha 2. seferimiz olmasına rağmen farklı bir rotadan gideyim istedim. İlk yazıda koyduğum kuralların hepsini çiğneyerek, belki sadece bu hafta böyle olacak, tek şarkıcı ve 3 şarkısını koyacağım. Yine bilinmeyen kısmı çiğnenecek olabilir ama güzel olduğu kesin.

Özellikle Closer filminin müziklerini yapmasıyla beraber ünlenen bu abimiz tahmin ettiğiniz gibi Damien Rice. Kendisini İrlanda'lı olması nedeniyle bir kat daha fazla seviyorum ben.

Bu hafta şarkıları bir hikaye gibi planladım. İlk şarkımız sevgilisinden yeni ayrılmış, yalnız kalmış, hüzünlü ve kötümser arkadaşları mutsuzluğun dibine vurdurmak için geliyor:

Damien Rice - Cold Water
(ayrıca bu videoyla yarın başlayacak olan Lost'a da göz kırpmış oluyorum!)



İkinci şarkımız ise 'heeyt. eytere beaa!' diyerekten içinde bulunduğunuz depresyondan çıkmanızı sağlayacak. İçinizi dökün, bağırın, çağırın. Değer mi ulan! diyin. Sizden değerli kimse yok. Hadi bakalım!

Damien Rice - Rootless Tree (Fuck You)



Artık küfürümüzü edip, içimizdekileri döküp rahatladığımıza göre eğlencemize bakabiliriz. Hayat güzel, takılın.