Okumadan Geçme

Facebook

2 Şubat 2010 Salı

Yol Hikayeleri #2 Bu Hikayedeki Mal Benim



Bu kez karşınızda olacağım yol hikayesi; 2006 senesinde bir milli bayram öncesi Kayseri'den Ankara'ya giden yolda yaşananlar.

Süha Turizm ile her daim çok ğelenceli olan yolculuklardan birisiydi. Gece 2:00, 2:15 ve 2.30 da ayrı ayrı 3 sefer vardı bayram yoğunluğu nedeniyle Kayseri'den Ankara'ya.

Dışarıda otobüsü beklerken birçok genç arkadaşımız gibi ben de kulaklığımı takmış müziğimi dinliyordum. Yan tarafımda da aynı benim yaptığımı yapan bir kız vardı. Hafiften bakıyorum filan güzel de kız. O da bana bakıyor baktım ki. Neyse saat 2:15 oldu ve kızımız otobüsüne doğru hareket etti. Benim otobüsüm 2:30 otobüsü.

Tam otobüs kalkacakken cam kenarında oturmakta olan kızımız el salladı bana. Haydaaa noluyo la dedim. Eğer gerçekten bana el salladıysa yarım saatlik molada kesişen 15 dakikamızda kendisiyle konuşma fırsatı bulabilirim dedim metanetle.

Mola vakti geldi çattı. Baktım kız dolanıyor ortalıkta. Belli ki beni bekliyor. Ama ben gidip konuşabilir miyim hiç. Hayatta olmaz. Bekledi bekledi otobüse bindi, içinden "bu salakta iş yok" diyerek muhtemelen. Otobüs şoförü çalıştırdı otobüsü, kalktılar kalkacaklarken. Kız yanındaki teyzeden müsaade isteyip indi otobüsten.(Bir yandan da onun olduğu cam kenarına geçtim bakıyorum) Hop noluyor lan yoksa yanıma mı geliyor diye düşünürken, yaklaştı yaklaştı. Ben hala başka bir sebep için inmiş olabileceğini düşündüğümden ona doğru bakmıyor ve salak salak sağa sola bakıyorum. Derken bir "Merhaba" sesi. Bir heyecan, bir adrenalin vücudumu bastı.

"Merhaba" dedim.
"Ankara'ya heralde" dedi.
"Evet, ordan da Düzce!ye geçeceğim" dedim.
"Senin yolun baya uzunmuş" dedi.
"Evet sana göre 3 saat filan fazla" dedim.

Lafı öyle böyle geveledim becerip. Kızın 1 dakikalık süresini bu şekilde yedikten sonra kız: "Otobüs kalkıyor ben gidiyim" dedi. Be salak kızın bi adını sorsana, bölümünü sorsana. N.Ş.A(Normal Şartlar Altın)'da kızın telefon numarasını istemek gerekli tabii de. En azından bi bölümü olsaydı elimde.

Neyse kız bindi gitti. Ben öyle kaldım. Sonra ben de bindim. Hala içimden umut ediyorum. Aşti'de inince bekler mi acaba. Orada konuşurum filan diye.

Beklemedi tabi. Kızı yaklaşık bir sene sonra filan gördüm bi daha Kayseri'de. İş işten çoktan geçmişti tabi.

Tüm arkadaşlarımın bu olayda söyledikleri gibi. Evet bu hikayedeki
"Mal" benim.

1 Şubat 2010 Pazartesi

Hayvan Oğlu Hayvanlar!


Çocukluğumdan beri belgesel izlemeyi çok sevmişimdir, özellikle hayvanlar âlemi ile ilgili olanları. STV’deki bıyıklı amcanın sunduğu Safari serisinden tutun, ki jeneriğinde çıkan tüm hayvanatı sırasıyla ezberlemiştim artık, Büyük Kedilerin Günlüğü serisine kadar binlerce dakika belgesel izlemişliğim vardır. Geçen sene bile ev arkadaşlarımla National Geographic Wild izleyeceğim ben diye kavga ederdim, digiturk almamda etkisi bir ay beleş süper lig maçları seyredebilecek olmamdan (GS maçları hariç) fazlaydı.

Gerçek hayatta ise hayvanlarla ilişkim hiçbir zaman iyi olmadı benim. Tamam, çocukken evden atılmış uysal kediyi yanına çağırıp ayağını bacaklarının arasına sokup en yükseğe fırlatmaca oyunu* oynayanlardan tut, ki bu arkadaşlar aynı uysal kediyi bir tanesi kucağında götürürken diğeri gözlerini elleriyle kapatarak kulübesinde uyuyan köpeğin yanına atıp olanları** pis sırıtışlarla izlediler, acaba 4 ayağı üstüne düşecek mi diye yan taraftaki boş apartmanın 3. katından beton zemine atma deneyi *** yapan arkadaşlarım bile oldu. Hâlbuki ben hep kınayan gözlerle izlemiştim onları ve olanları.

Sanırım her şey seneler önceki bir köy tatilimizde benden 3 yaş büyük olan abimin bir cengâver gibi o anaç tavuğu yakalamasıyla başladı. Bu sefer hakikaten hiçbirimizin kalbinde kötülük yoktu. Abim iki eliyle tavuğu tutarken seviyorduk biz de, aman da aman ne kadar güzel tüylerin var senin diyerekten. Nerden estiyse benim güzel abim çocukluğun verdiği bir geri zekâlılıkla hadi öpün, mutlu olur havyan dedi (insan tavuğu neden öper ulan!) ve geri dönülemeyecek olaylar zinciri böylece başlamış oldu.

Kuzen tavuğun yan tarafında oturuyordu, dolayısıyla hiçbir zarar görmeden tavuğun boynuna öpücük kondurmayı başardı. Ben ise ikisinin de karşısında idim, dolayısıyla tavukla yüz yüzeydim. Bir insanla tavuğun bayramlaşması gibi bir şey olacaktı yani. Hafifçe kafamı boynuna doğru uzatıyordum ki, yüzüme doğru gelen kocaman bir tavuk kafası gördüm, akabinde müthiş bir acı duydum. Sol gözümün 4-5 cm altından gagalamıştı beni, hain tavuk!

Ama yine de iyimser bir çocuktum ben, azalmamıştı sevgim tavuklara bile.

Ta ki,

Ananemlerin tavuklarından biri kuluçkadan yeni kalkmıştı. 8-9 tane müthiş tatlı civcivi vardı. Ben ise merdivenin başında oturmuş onların yemlenmesini izleyip kendimce doğa gözlemciliği yapıyordum. Derken ufaklıklardan bir tanesi onlardan uzaklaştı ve kaybolduğunu anlayınca telaşlanıp aranmaya başlamıştı. İçimdeki iyilerin dostu kötülerin düşmanı anaç kişiliğimin onun kedilerin en büyük hedefi olduğunu hemen kavrayıp harekete geçirmesiyle onu annesine kavuşturmak için ona doğru gidip yönlendirmeye başladım, kâbusun yeniden başlayacağını nereden bilebilirdim ki? Anası beni görüp bir güzel koşturdu. Evet, bir tavuk tarafından koşturuldum! (Şimdi anlıyorum ki, başıma ne gelirse iyi birisi olmaya çalışmaktan geleceği o günlerden belliymiş.)

O tavuğun kendi anaç duygularını falan bir tarafa bıraktım artık elbette (benimki de candı ulan, bu kadar da olur mu, rezilliğe bak!). Ve o günden sonra tavuklara hiç iyi gözle bakmadım. Ki şu an bile tavuk denince, ‘KFC Extreme Menu’ ile tıka basa karın doyurmak geliyor.

Hikâye bu kadar değil tabii, bu sadece tavuklarla ilgili olan kısımdı, işin köpeklerle ilgili kısmı var bir de.

Seneler geçip, İstanbul’daki öğrencilik dönemimin 3 senesine geldiğimde başıma kötü bir olay daha geldi. O sıra Taksim’deki makine fakültesinde 2. senemden kalma Türkçe 2 dersini tekrar alıyordum. (Türkçe 2 zor bir ders ve tekrar alınabilir tamam mı? Hem ben cc’den yükseltmek için alıyordum.) Bir arkadaşımın gelmesi nedeniyle dersten çıkıp meydana doğru yürüdüm. The Marmara otelinin önünden geçiyordum ve onun bana doğru aylak adımlarla yürüdüğünü gördüm. Neden hep bana denk gelirdi ki? Etrafımda o kadar insan yürüyor, onlara doğru yürüseydin ya!

Artık kaçarı yoktu. Yönümü değiştiremezdim. Etrafta yürüyen insanlar şu uyuz köpekten korktu diye düşünürlerdi. Benim o kocaman gururum yemedi bunu ve yolumu değiştirmeden devam ettim. 5 metre, 3 metre… Köpeğe doğru baktım ve bir anda göz göze geldik. Derken 1 metre ve acı son, hart! Sol baldırımı ısırdı ama dişlerini geçirmeden çekti ağzını. Tam sinirlerimin tavan yaptığını hissedip tekmeyi savuracaktım ki yolunu bile değiştirmeden yine aylak aylak çekip gittiğini gördüm. Köpeğe bak ya, sallamadı resmen. Gitmeseydin ya! Erkek gibi savaşsaydın ya!

The Marmara otelin önünde, o kalabalığın arasında ve işin kötüsü dünyanın en uyuz köpeği tarafından ısırılmıştım ben.

Sonra okul bitti ve ben çalışmaya başladım. Her gün Silivri’ye gidip geldiğim o kâbus gibi dönemde sanayiye birkaç malzeme almaya gitmiştim arabayla. İşimi bitirip dönüyordum, kimseler yoktu etrafta. Köpekler hariç! Lanet olasılar niye her sanayide bu kadar çok olurlar ki!

Uzaktan tehlikenin varlığını görüp çaktırmadan arabaya doğru yol aldığım halde düşmanımın beni fark etmesi çok uzun sürmedi. Yanıma doğru geldi çabucak ve iki düşmanın birbirini tarttığı bakışma başladı. Biliyordum ki üstüne doğru sertçe bir adım atsam kaçacaktı, bağırsam kaçacaktı. Bu savaş oyununu onun kazanması için yapabileceğim tek hatayı yaptım, kaçtım. Ve o it beni arabaya kadar koşturdu.

O an koşturulmaktan daha kötü olan ise, ben arabaya vardıktan sonra yardımsever bir yurdum insanının köpeğe 50 metre öteden bağırarak onu kaçırmasıydı! Yerin dibine girmek böyle bir şey olmalıydı.

Hayvanlarla olan yakınlaşmalarımın en tehlikelileri bunlardı, iki tavuk ve iki uyuz köpek…

Henüz hayvanat bahçesinde aslanın o kadar insan dururken benim üstüme doğru kükreyip atlamasını anlatmadığım halde içimdeki hayvan severi kaybetmediğime inanıyorum. Denk geldikçe belgesel seyrediyorum hala, böylesi daha güvenli sanırım.



Merak edenler için;

* 6 metre falan atıyorlardı.

** Kedi müthiş bir deparla 50 mt koşup ağaca tırmandı, köpek çok az farkla yakalayamadı. Bir daha da yanımıza gelmedi hayvancağız.

*** Deney teknik olarak başarılı oldu. Kedi hakikaten 4 ayağının üstüne düştü. Sendeleyerek gözden kaybolurken çok üzüldüğümü hatırlıyorum.

Burç Kitabı !



Öncelikle yine yaşamış olduğum çok enteresan bir olay olduğunu söyleyeyim.

2006-2007 civarında olmuştu tüm bunlar.

Okulda mediko sosyalin kantinine gitmiştim bir gün bir arkadaşımla. Orada sınıf arkadaşımın ev arkadaşını gördüm yanında bir kız ile oturuyorlardı. Gittim selam verdim çocuğa -elimde üzerinde 3 görünümlü 2 yazan ders notlarımla-. Nerden bileyim sonrasında başıma gelecekleri.

O günden sonra birkaç kez okulun içinde dolaşırken o arkadaşın yanındaki kızı ve 2 kız arkadaşını daha gördüm arkamdan gelirken.

Sonunda olayın yaşandığı güne geldik. Kulaklığımı takmışım fakülteme doğru gidiyorum. Peşimde de o 2 kız. Farkındayım. Bilerek daha da hızlanıyorum gıcıklık olsun. Koşturmaya başladılar en sonunda yetiştiler. Omuzundan bir dürtük yedim ve kulaklığımı çıkardım.

2 kızdan birisi (K) ve ben (B).
K: Napıyosun işin var mı?
B: Dersim var 1 saat sonra ona gireceğim.
K: Derse girene kadar gelir misin bizimle biraz oturalım mediko sosyalin kantininde?
B: İyi geliyim hadi.

Bu diyaloğun ardından gittik mediko sosyale. Ve esas kız orada beklemekteydi. Oturdum meraba filan fıstık.
Bana ilk sorduğu şey: Hangi burçsun?
Ercevap: Aslan (aslan kadar aslan)

Çantadan bir burç kitabı çıktı ve "aslanla yengeçin uyumuna bakayım" dedi.
Ne tepki vereyim bilemedim dışımdan. İçimden kahkahalar atıyorum. Okudu etti hiç dinlemediğim burç yorumlarını. Sonra hakkımda 3 görünümlü 2'sin şu bölümde okuyorsun dedi. Arkadaşımın kendisine çıkma teklif ettiğinden, kendisinin reddettiğinden ve benden hoşlandığından bahsetti. Beni de o çocuğa başka bir arkadaşı için soruşturduğunu söyledi. Bunu onun bilmemesini istedi.

Daha sonra saçma sapan bir şekilde geçen zaman sonrası "ben artık derse gideyim hadi görüşürüz" dedim.
"Bu taraflara gelirsen görüşürüz" dedi.
"Bu taraflara gelmeme gerek yok, sen nasılsa peşimden koşuyorsun" dedim ve gittim.


Bir daha da uzunca bir süre oralarda gözükmedim.

Bilinmeyen Güzel Şarkılar #2

Daha 2. seferimiz olmasına rağmen farklı bir rotadan gideyim istedim. İlk yazıda koyduğum kuralların hepsini çiğneyerek, belki sadece bu hafta böyle olacak, tek şarkıcı ve 3 şarkısını koyacağım. Yine bilinmeyen kısmı çiğnenecek olabilir ama güzel olduğu kesin.

Özellikle Closer filminin müziklerini yapmasıyla beraber ünlenen bu abimiz tahmin ettiğiniz gibi Damien Rice. Kendisini İrlanda'lı olması nedeniyle bir kat daha fazla seviyorum ben.

Bu hafta şarkıları bir hikaye gibi planladım. İlk şarkımız sevgilisinden yeni ayrılmış, yalnız kalmış, hüzünlü ve kötümser arkadaşları mutsuzluğun dibine vurdurmak için geliyor:

Damien Rice - Cold Water
(ayrıca bu videoyla yarın başlayacak olan Lost'a da göz kırpmış oluyorum!)



İkinci şarkımız ise 'heeyt. eytere beaa!' diyerekten içinde bulunduğunuz depresyondan çıkmanızı sağlayacak. İçinizi dökün, bağırın, çağırın. Değer mi ulan! diyin. Sizden değerli kimse yok. Hadi bakalım!

Damien Rice - Rootless Tree (Fuck You)



Artık küfürümüzü edip, içimizdekileri döküp rahatladığımıza göre eğlencemize bakabiliriz. Hayat güzel, takılın.

31 Ocak 2010 Pazar

Ömer Doğan #2

Küçük alanımdayım yine. Siparişler geliyor. Votkalar, biralar, tekilalar.. Her zamanki gibi müzik son ses. İnsanlar eğleniyorlar. Ben ise onların eğlenmesi için doldurup boşaltıyorum bardakları.

Köşede oturan kalabalık bir grup var. Bir tanesi hariç çok eğleniyor görünüyorlar. Herkes gülüyor eğleniyor. Bir tanesi ise diğerlerinin attığı o kahkahalara sadece zoraki tebessümlerle katılıyor. Ben de dışarıdan müşterilere böyle mi gözüküyorum acaba. İçimde; ben de çok mutlu olmayan ve umutsuz bir insanım evet ama dışarıya karşı rol yapabiliyorum en azından. Gören birçok insan çok mutlu, eğlenen ve eğlenmemizi sağlayan barmen olarak tanımlıyor beni muhakkak.

Gidip konuşmak geliyor içimden en azından doğal davranan bu adamla. Ama bırakamıyorum tabi barımı. Sonra insanlar ne içecek!

Dün izin günümdü. Ölesiye uyuyacaktım sözde. Lanet öksürük uyutmadı ki. Bir de alışmışım sabahlamaya. Yeni bir iş mi bulsam diyorum. Daha düzenli bir hayat sürebileceğim. Ama ben ne zaman düzenli olabildim ki. Tam da bana göre bir iş esasında. Hiç şikayet etmeme gerek yok.

Bu akşam canlı müzik var yine barda. Amatör bir grup ilk kez çıkacak bizim sahneye. Kimler geldi geçti 2 senede burdan. Şimdi birçoğunun albümü var. Daha uğramaz oldular buralara tabi. Burda oldukları zamanlar hızlıca edinilen sahte dostluklardı her biriyle olan ilişkiler. Şimdi çalacak olan "Can Eğrisi" grubu da gelip geçenler kervanına katılacak.

Gecenin bitiminde "Aranızda şarkı söylemek isteyen var mı?" diye sordu elemanlarımız. Kendine güvenebilen bir kişi bile çıkmadı. Ben kaldırdım elimi. Biliyorsanız Kazım Koyuncu'dan "Ben"i çalın söyleyeyim dedim. Haykırmak istiyordum içimdekileri.

Alkışlarla çıktığım sahneden yine alkışlarla indim. İlk kez defalarca hayalini kurduğum yerdeydim 5 dakikalığına da olsa. Belki de bir hikayenin başlangıcı olacaktı bu..

Ömer Doğan

Kadınlar & Erkekler

Bazı kadınlar böyledir:

Bazı erkekler ise böyledir:

27 Ocak 2010 Çarşamba

Ömer Doğan

Hayat sonunda İstanbul’a attı beni. Defalarca hayalini kurduğum İstanbul’daki hayata alıştım bile fark etmeden. 2 yıl olmuş Ömer Doğan İstanbul’a geleli vay be!.. Hele şu işe gireyim de tecrübe edineyim, sonra daha iyi bir yerde daha iyi şartlarda çalışırım diye girmiştim şimdiki işime. Tecrübeli barmen oldum çıktım geçen süreçte. Beyoğlu da gecelerime eşlik eden mekan oldu.

Yağmurlu havayı seviyorum. Yağmurda yürümeyi çok daha fazla seviyorum. Sağanak yağmursa hele yağan. Herkes o yağmurdan kaçarken sadece ben yürüyorum bu ufak göletlerin oluştuğu sokaklarda. Üstelik çizgilere basmadan yürümeye çalışıyorum. Çizgilere basmamak mı daha mühim benim için, yoksa o oluşan göletlere batmamak mı? Cevabını yaptığımın istatistiğini tutarak öğrenmeliyim belki de.

Aklımda kırk tilki dolanıyor, dertler bir tane değil ki. Sıkıntıların birini çözsem diğeri takılıyor aklıma. Fazla ciddiye alıyorum hayatı. Boşa geçirmiş olduğum senelere yanıyorum bir yandan, bir yandan zor yılları düşünüyorum. Şarkılarda anlamlar arıyorum bu yüzden. İzlediğim filmlerdeki karakterler oluyorum bazen. Ama en çok istediğim şey kendi karakterimi izletmek.

Çok yalnız hissediyorum kendimi kalabalık ortamlarda. İstiklal caddesinde hele. “Kalabalığın içinde yalnızken, yalnızlık kalabalıktı.” diye mırıldanışım geldi aklıma. O kalabalığın içinde benim gibi hissedenleri görmek pek de zor olmuyor.
Doğayı seviyorum. Ufakken ailece gittiğimiz piknikleri özlüyorum. O zamanlar gitmekten bazı bazı sıkıldığım piknikler. Elindekinin değerini kaybetmeden önce anlayamayan bir insan konumuna düşmek koyuyor bazen.

Bazen de değerimin kaybolması söz konusu oluyor. Ulaşılmaz olduğumda değerliyken, ulaşıldığımda ve bir süre kullanıldığımda, çöpe atılma zamanım geliyor ve borsadaki iflasın eşiğindeki bir hisse gibi dibe vuruyorum.

Bütün hikâyelerim yarım kalıyor. Anlatacak en güzel hikâyem yok henüz..

Selim Yılmaz

Buse Ayşen Sakin

25 Ocak 2010 Pazartesi

Tatyana ve Alexander



Gün gelecek kitap tanıtacaksın deseler bir tarafımla gülerdim muhtemelen. Şimdi günümün en az 4 saatini kitap okuyarak geçiriyorum. Bugüne kadar bitirdiğim kitap sayısı hala 2 sağlıklı elin parmak sayısını geçmez. Birçok şeyde olduğu gibi romanlar konusunda da dengesizdim. Sardıysa, Olasılıksız’da olduğu gibi, mala bağlayıp tek seferde bitiriyordum bir an önce o ‘vay anam vay neler dönmüş serhat ya’ duygusunu yaşayabilmek için. Şimdi düzene oturttum çok şükür, sadece mesai saatlerinde okuyorum. :)

Haftasonu ev ziyaretlerimin birindeydi, kitap almak için rampalı çarşı’ya gitmiştim. 3 kat, 20-30 kitapçı arasında geçirdiğim saatler sonunda, elimde belli kriterlere göre seçilmiş 3 kitapla dışarı doğru süzülüyordum. Tipik Türk insanı olduğumdan mütevellit, bu kriterler; kitabın kapak dizaynı, ismi ve arkasındaki kısa yazı idi. Önünden geçtiğim dükkânlardan birindeki satıcı eleman durdurdu, ‘Abi neler aldın bir bakayım.’ diyerek. Ne yorum yapacak bakalım diye beklerken bana ‘Al abi bunu da oku, eminim seversin.’ diye bir kitap uzattı. Serdar Özkan’ın ‘Kayıp Gül’ romanını. Baktım, adamın ilk romanı olmasına rağmen 30 ülkede yayınlanmış, 28 dile falan çevrilmiş, iyi dedim alalım.

Ama tanıtacağım kitap o değil. Onu alırken ‘abi şuna da bir bak’ diye verdiği diğer kitap: Tatyana ve Alexander. Kitabı elime alır almaz, elemana ‘Sen de beni iyice keriz belledin galiba, bir tane daha öneride bulunursan yediririm sana o kitabı, benim de bir bütçem var ulan di mi?’ bakışı fırlattım. Etkili olmuş olacak ki başka bir öneride bulunmadı. En fazla iki kitap alırım diye girdiğim çarşıdan elimde beş tane kalın kitapla çıkabildim.

İsmi biraz basit, tipik aşk romanı gibi görünüyor farkındayım. Ben de bir anlık gazla almışım herhalde ama şimdi iyi ki almışım diyorum. Çünkü bir aşkın etrafında çok daha fazlasını anlatıyor kitap ki beni etkileyen tamamen bu özelliği. Özellikle benim gibi 2. dünya savaşı manyağı olanları çok tatmin edecektir eminim. Bugüne kadar filmlerde ve oyunlarda gördüğümüzün dışında insanlığın gördüğü bu en kapsamlı ve kanlı savaşa dair birçok şeyi kafamızda kurmamızı sağlıyor. Haliyle 1939-1945 yılları arasında geçen romanda savaş nedeniyle ayrılmış olan biri asker diğeri hemşire iki rusun birleşme hikâyesi genelde bir bölüm erkeği bir bölüm kadını anlatacak şekilde kurgulanmış.

St. Petersburg doğumlu Paullina Simmons’un yazdığı 503 sayfadan oluşan kitap, bir sayfaya oldukça fazla yazıyı sığdırdıklarından başlarda hiç bitmeyecek gibi gelse de kısa sürede bağlıyor kendine. Bu hanım ablanın birkaç ‘bestseller’ romanı varmış, yakın zamanda onları da bulmak için Ankara kitapçılarını gezmeye başlayacağım. Yine yaptığım derin araştırmalarda, kocaman yazının sadece bir paragrafında tanıtmayı başardığım kitabın son baskısının nisan 2007’de olduğunu öğrendim. Bu yüzden bulmanız zor olabilir, okumak için merak oluştuysa içinizde kitabı gönderebilirim.

Üç önemli kriterden birini, kitap arkası yazısını yapıştırarak bitirelim:

Tatyana gün boyunca aralıksız çalışıyor, akşamları da neredeyse bir yaşına gelen oğluyla oynuyordu. Geceleri ise yatağının kenarına oturup bir yandan ciğerlerine açık camdan akdeniz havasını çekiyor, diğer yandan boynunda asılı olan alyansıyla oynuyordu. Amerika'ya geleli yaklaşık bir sene olmuştu. Yirmi bir yaşına bastığı gün, Ellis'teki odasında Antony'yi doyurduktan sonra Sovyetler Birliği'nden geldiğinden beri ilk defa siyah sırt çantasını eline aldı. Önce Alman yapımı dolu tabancayı çıkardı ardından Bronz Atlı kitabını, Rusça-İngilizce sözlüğünü, tek fotoğrafını, evlilik fotoğraflarını ve Alexander'ın asker şapkasını teker teker yatağının üzerine koydu. Tam o sırada çantanın en altında Alexander'a ait olan Sovyetler Birliği Kahramanlık madalyasını buldu. Gecenin bir yarısında bulduğu bu madalyaya uzun bir süre gözünü ayırmadan baktıktan sonra koridora çıkarak bir süre de ışığın altında inceledi ve bir hata yapıp yapmadığından emin olmaya çalıştı... Düşünmeden edemiyordu, eğer Alexander öldüğünde boynunda bu madalya varsa, şimdi hala boynunda olması gerekmiyor muydu?

Bu destansı aşk ve savaş hikâyesinde Tatyana 18 yaşında, hamile ve dul bir kadındır ve savaş yüzünden yerle bir olmuş Leningrad'tan kaçarak kendine Amerika' da yeni bir hayat kurar. Fakat geçmişi onu rahat bırakmaz. Kocası Binbaşı Alexander Belov'un hala yaşıyor olduğuna ve dahası ona ihtiyacı olduğuna duyduğu inanç Tatyana'da takıntı haline gelmiştir. Bu sırada Amerika' dan çok uzak bir kıtada Alexander geçici bir süreliğine idam cezasından kurtulmuş ceza taburundaki diğer askerlerle Avrupa'ya doğru ilerlemektedir. Her dakikasında ölümle burun buruna geldiği günlerde umutsuzca da olsa tek dileği Tatyana'yı son bir kez görebilmektir...

24 Ocak 2010 Pazar

Bir Delinin Sayıklamaları



- Acıyor mu?

- İlk başta çok acıdı. Ama şimdi sızlıyor sadece.

- Yapamayacağını sanıyordum.

- Ben de öyle sanırdım. Sanırım her şey o sınırı bir an geçebilmek ile ilgili.

- Cesurmuşsun.

- Tam tersi olmasın?

- Haklısın, arkandan korkak diyecekler.

- Desinler boşver, buralarda olmayacağım.

- Nerede olacaksın?

- Bilmiyorum.

- İşin ne olacak, arkadaşların, dostların?

- Bulurlar yerime koyacak birilerini.

- Ailen ne olacak? Atlatırlar mı?

- Geçer acıları yavaş yavaş.

- Seninkiler de geçerdi belki de.

- Geçmezdi.

- Nereden biliyorsun?

- Biliyorum işte!

- Kardeşlerin ne yapacak?

- Unuturlar.

- Nasıl unutsunlar?

- Ben bunları düşünmedim mi sanıyorsun?

- Başka bir çare bulurduk belki?

- Ne buldun bugüne kadar? Ne faydan oldu bana?

- Üzgünüm.

- Ben de.

- Daha yavaş akıyor artık, uyuşmaya başladın mı?

- Sanırım. Sızı tüm vücuduma yayılıyor gibi.

- Çok aktı.

- Temizlerler.

- Sigara?

- Ellerimi kaldıramıyorum.

- Aramaya çalışalım mı birilerini, belki yetişirler?

- Ya kurtulursam? Bununla yaşayamam ki.

- Gideriz buralardan. Kimsenin bizi tanıyamayacağı bir yere.

- Saçmalama. Nasıl, ne ile? Kendimden nasıl kaçacağım, senden?

- …

- Hem şimdi de onu yapmıyor muyum?

- Değer miydi?

- 10 dk önce değerdi.

- Ya şimdi?

- Sorma bunu.

- Değmezdi değil mi? Onlara bu utancı yaşattığın için üzülüyorsun.

- Bak yine aynı şeye geliyor. Artık başkalarını düşünmek istemiyorum.

- Artık hiçbir şey düşünmek zorunda kalmayacaksın.

- Umarım.

- Not falan bıraksa mıydın?

- Bu dünyada bir şey bırakmak istemiyorum.

- Anlarlardı belki.

- Anlayamazlar.

- Ne sanıyorsun ki kendini? Neyi anlayamayacaklar?

- Kes artık!

- Susmamı ister misin?

- Hayır, bırakma beni.

- Seni bırakamayacağımı biliyorsun.

- Gittiğim yerde de benimle olacak mısın?

- Bilmiyorum.

- Güzel şeyler de yaptık beraber di mi?

- Ne o? Hayatın gözünün önünden falan mı geçmeye başladı?

- Hayır.

- Nefesim daraldı.

- Camı aç.

- Çok komik!

- Özür dilerim.

- Önemi yok. Artık hiçbir şeyin önemi yok.

- Sonuna geldik galiba. Hazır mısın?

- Hazırım, sen?

- Ben senim unuttun mu?

- Gidelim o zaman.

- Gidelim…

22 Ocak 2010 Cuma

Yol Hikayeleri #1

Acaip acaip olayların başıma geldiği şehirlerarası yolculuk hikayelerinden en yakın tarihte gerçekleşeni. Geçen yıl İstanbul'dan azap şehrine geri dönerken yaşandı. Ersin'i ve o zamanlar ki sevgilimi orda bırakıp dönüyor olmanın hüznü var üstümde. Duygusal şarkılar dinleyip duruyorum. Solda pencere tarafında oturmaktayım. Haremde önümdeki koltuğa bir kız bindi. Servisler yapıldıktan sonra ışıkların da kapatılması ile birlikte olaylar gelişmeye başladı. Önümde oturan zat yavaş yavaş pencere tarafına doğru dönmeye başladı. Dışarıyı seyrediyor heralde diye düşündüm. Bi yandan da camdan kesiyor gibi bi izlenim alıyorum. Biraz daha geçti. koltuğa tamamen yan bir şekilde oturdu. Ve dışarıyı seyretme modundan beni seyretme moduna geçti resmen. Ben takmışım kulaklığımı hüzün yapıyorum ağlayayım diye kasıyorum kendimi Necla Nazır gibi. Başıma gelene bak! Tamamen yan oturuşun sonrasında kafasını da camla koltuk arasına sıkıştırıp uzun uzun bakmaya başladı. Hemen çok sert ve etkili olduğunu düşündüğüm Kadir İnanır bakışlarıma başvurdum. Kıza tüm mal varlığımı elimden almış birisine bakar gibi baktım. Sert sert sert! Kadir Abi halt etmiş. Döndü önüne oh rahatladım dedim. 2 dakika sürdü önüne dönmesi. Bu Kadir İnanır bakışları ve kızın önüne dönüp tekrar arkasına dönme olayı 3-5 kez daha gerçekleşti. Baktım artık Kadir İnanır bakışları da etki etmiyor. Son çare olarak yanımdaki polar ile yüzümü kapatıp uyuyo numarası yapmak geldi aklıma bir anda. Ve işte en büyük hatayı orda yaptım. Bunun üzerine elini dizime koydu. Geri çekmem de bir işe yaramadı. Ara ara da sert bir şekilde dizime vuruyor uyanayım diye. Var mı lan bende o göz he? Bir süre de böyle devam ettikten sonra mola oldu. Ve moladan kısa bir süre sonra da indi! Bundan daha fazla tacize uğrayamaz heralde bir insan otobüste. Özellikle bir erkek! Dip not: Neden kıza sözlü tepkide bulunmadın diye soranlar olabilir. Kızın psikopatlığından korktum. Bişi desem bi de üste çıkmaya kalkar ondan sonra uğraş dur. Kendi çözüm yollarım yeterli olur diye düşündüm hep. Ama o hep daha fazlasını istedi.

En Parlak Yıldız

Uzun zamandır yazmak istediğim bir yazı bu. Neresinden nasıl başlamam gerekli bilmiyorum. Nereye kadar gider onu da bilmiyorum.

Karadeniz müziğinin kaderini, dışardan görünüşünü değiştiren yani devrimi gerçekleştiren gerçek bir kahramandın sen Kazım abi. Çok uzun zamanda, çok uzun ve zorlu yollardan geçerek ulaşmıştın zirveye. Hala zirvedesin benim için.
En parlak yıldızdın. Hala öylesin. Ne kadar benzerin türerse türesin. Hiçbiri yerini alamayacak tabi ki.

Senin Karadeniz'de 5-10 yıl içinde yaptıklarını, diğerleri 20-30 senede yapamamıştı. Ne kadar hızlı yaşadığının hesabını siz yapın.

Senden önce birçok Karadenizli genç kemençe-tulum sesini duyduğunda dudak büken, kulak tırmalayıcı bulan kişilerdi. Senden sonra ise sadece Karadenizliler değil, tüm Türkiye "karadeniz müziğini sevmem ama
Kazım Koyuncu" demeye başladı.

Ve şimdilerde senin senelerce, tırnaklarınla kazıyıp geldiğin noktada; sana benzemeye çalışan birsürü grup ve grup elemanları türedi. Hem de 1-2 yıl içinde bir grup kurup albüm çıkartarak. Senin olman gereken yerde, senin mirasından faydalanmaya çalışan birsürü insan çıktı piyasaya. Keşke senden önce de olsalardı, ya da senden sonra olmuşken seni taklit ederek olmasalardı. Daha farklı ve özgün olabilselerdi.

Tam zirveye çıkmışken daha yapacak çok şeyin varken ayrıldın aramızdan be Abi. Daha yolun başındaydın. Senin için herşeyin çok daha güzel olacağı noktadaydın. Sana minnettarım. Seni çok seviyorum. Rahat uyu güzel insan. Nur içinde yat.

18 Ocak 2010 Pazartesi

Bilinmeyen Güzel Şarkılar #1

Hem blogun renklenmesi, ki bu aralar hep kötümser yazılar yazıyoruz, hem de yeni bir playlist hazırlamamız gerektiğinde fikir olması için çok bilinmeyen ama güzel şarkıları ara ara, her seferinde 2 parça olmak koşuluyla, paylaşacağım.

Bu arada hem pek bilinmeyen hem de güzel kavramlarının tamamen öznel olduğunu belirtir, 'Bunu bilmemen senin cahilliğin.' veya 'Neresi güzel bunun!' gibi yakarışlardan özenle sıyrılırım.

Mutemath - You Are Mine



* Resmi klip yok, youtube' da hep canlı performans videoları vardı. Bulabildiğim en temiz sesin olduğu video buydu.

The Red Jumpsuit Apparatus - Your Guardian Angel

10 Ocak 2010 Pazar

EZİKLİK


Hiçbirşeyi becerememenin, başaramamanın verdiği eziklik bu. Başarmaya çalışmak için bile, o gücü kendimde bulamayışımın ezikliği. Beklentileri karşılayamamanın ezikliği. Boşa giden senelerin ezikliği.

Aileye karşı duyulan eziklik. Kaçıp gitmeyi, herşeyi ardında bırakmayı düşündürecek kadar büyük bir eziklik.

Uykumun geceye hasretinin, benim gündüze hasretimin verdiği eziklik bu. Bomboş yaşamanın verdiği eziklik. Bir boka yarayamamanın verdiği eziklik. Çaresiz kalmanın verdiği eziklik. Birçok şeyi yapabilecek biri olduğunu bildiğin halde hiçbirşey yapamamanın verdiği eziklik.

Özlemlerin verdiği eziklik. En büyük özlemin içindeki pişmanlığın verdiği eziklik.

Özlenen Saflık


Çocukluğun saflığını, temizliğini.. Ne kadar çok özledim..

Rahmetli babamdan çekinirdim hep. Babaların otoritesi vardır ya her evde. O otoriteden dolayı sanırım. Özellikle para isteme konusunda çekinirdim nedense. Hep anneme söylerdim babama söylesin diye. Babam da gülümser benden niye istemiyosun diye sorardı. Önüme bakar bişey diyemez verdiği parayı alırdım. Babamın ömrüne göre yolun yarısındayım şimdilerde.

Depremden önceki zamanlarda yaz aylarında öğle saatlerinde evden bi çıkardık. Akşama kadar yemek yemeden o sıcakta nasıl dayanırdık bilemiyorum. Dönem dönem mahalledeki moda olan oyunlar değişirdi. Kimi zaman günde 3-4 tane maç yapardık. Bazen mahalle maçlarına giderdik Fettah'a. Bazen misket oynamak popüler olurdu, bazen taso oynamak. Her gün dışarı çıkabilmek için annemden izin almaya çalışırdım en az yarım saat. Her defasında da o izni koparabilmeyi başarırdım.

Küserdi annem bazen bana yaptığım şeylerden dolayı. Yalvar yakar barışmaya çalışırdım. Sonunda barışınca uzanırdım kucağına anneciğimin. Oturan kimliğimde de aramızın bozuk olduğu, biraz nanemolla giden ilişkilerdeki kişilere karşı hep özür dileyen, alttan alan kişinin ben oluşumun altında da biraz bu yatıyor sanırım. İnsanlarla dostlukları, iyi ilişkileri, sevgi bağlarını kurmak kolay değil. O zorluklarla kurulan ilişkiler ufak tefek şeyler yüzünden bozulmasın diye belki de bu alttan alışlarım. Çocukluktan kalan saflıklardan birisi.. İyi ki de kalmış..

İlk kardeşim doğduğunda sokaktan oyun oynamaktan eve geldiğimde Huriş'i annemin yanında gördüğümde ilk önce kıskanmış annemin diğer yanına da ben yatmışım. Sonra da tahminimce şimdilerdeki "umursamaz tavrımla" kıskanmaktan vazgeçip sokağa oyun oynamaya geri dönmüşüm.

Mahalledeki, okuldaki arkadaşlarım arasında küfür etmeye başlayan son kişi bendim belki de. Herkes küfür ederken ben içimden "töbe töbe" derdim hep. Sonra orta 2. sınıftayken deprem nedeniyle gittiğimiz Zonguldak'ta ne olduysa bana birçoğu gibi küfretmeye başladım ben de. Tıpkı Taner gibi.

Çocukken yapmam diye düşündüğüm birçok şeyi sonraları yaptım. Çocukluğun o masum saflığı büyüdükçe eriyor. Çocukluğun saflığı temizliğinde kalabilmek isterken, hayat beni belki de yolun yarısına getirdi.