Son 10 günde bitirme ve bir diğer projeyle uğraşırken haliyle bitirmeyi aldığım hocayla da neredeyse her gün görüşür olduk. Bu sık görüşme trafiği sonucu hocanın da içinde olduğu saçma bir rüya görmek kaçınılmaz oldu. 4 gündür sabah 9 civarında hoca tarafından aranılarak uyandırıldığımı da belirteyim.
Geçelim rüyaya; dönemin sonuna gelmişiz, tüm dersleri geçmişim. Hatta almadığım dersleri de geçmişim. 3-4 tane hiç bilmediğim fazladan dersler var geçmiş olduğum. Yöneylem'i bile geçmişim bi de. Tövbe estağfurullah, kıyamet alameti. Bunu da bize dağıtılan karnelerden anlıyorum. Nasıl bir saçma rüyaysa karne filan aldık işte. Bizim bölümde olmayan Önder'e de bizim bölüm tarafından veriliyordu karnesi.
Rüyanın devamında bitirmeyi aldığım hocayla beraber otururken Önder yine rüyanın içinde; rüyanın ilerleyen kısmında hocanın diyeceklerine binaen anlık kahkahasını atmak üzere. Bitirme projesinde fabrikalarda yaptığımız çalışmalardan dolayı hoca övüyor beni. Bu da kıyamet alameti II. Önder'in güldüğü yer burası değil. Beni överken şöyle de bir cümle kuruyor ki ben de içimden kahkaha atıyorum. "Hasan'ın çok katkıları oldu, hatta Hasan'ın hep söylediği bir şey var" diyor ve benim özdeyiş gibi kullandığımı söylüyor şimdi hatırlamadığım İngilizce bir cümleyi. Rüyada içimden güldüğüm bu kısma, rüya esnasında sesli gülmüş olabilirim. Keşke uyurken yanımda uyanık birileri olsaydı.
Bu saçma rüya bu hale gelmişken telefon çalıyor ve arayan tabi ki yine hoca.
31 Mart 2011 Perşembe
27 Mart 2011 Pazar
Yasağınızı Mickey Mouse
Yasağınızı bilmem ne yapayım diyesim geliyor artık. Bilmem ne yapayım kısmına onlarca küfür yazabilirim. Ve erişim engelli olan burada hiç de abes kaçmaz. Aşağıda yazdığım türden bir şey olsa, gündem olsak filan. İlla böyle şeyler mi yapmamız lazım hakkımızı alabilmek için. Çok sıkıldım artık saçmalıklardan. Vallahi çok sıkıldım.
Burada yüzlerce link verebilirim blogger haricinde ligtv yayını yapılan sitelere ait.
Ya da nasılsa engellenmiş ya burası. Engellenmiş olmasına layık porno yayınlar mı yayınlayayım.
Ya da bu yasakta rolü olan herkese ana avrat söveyim mi. İsim vererek. Nasılsa yasaklı site. Yasakladığınız için göremezsiniz değil mi. O yüzden sayıp sövsem ayıp olmaz değil mi?
Böyle bir bildiride, harekette mi bulunmak lazım illa ki. Yasağın ilk çıktığı gün taslaklara kaydetmiştim. Bunu yapsak işe yarar mıydı.
Burada yüzlerce link verebilirim blogger haricinde ligtv yayını yapılan sitelere ait.
Ya da nasılsa engellenmiş ya burası. Engellenmiş olmasına layık porno yayınlar mı yayınlayayım.
Ya da bu yasakta rolü olan herkese ana avrat söveyim mi. İsim vererek. Nasılsa yasaklı site. Yasakladığınız için göremezsiniz değil mi. O yüzden sayıp sövsem ayıp olmaz değil mi?
Böyle bir bildiride, harekette mi bulunmak lazım illa ki. Yasağın ilk çıktığı gün taslaklara kaydetmiştim. Bunu yapsak işe yarar mıydı.
----------------------------
Tek isteğim suçu olmayan insanlara özgürlük. Bir mahkumun açlık grevine girmesinden farksız bu, açlık grevi. Bizler bu saçma sapan yasaklarla dışarda yaşayan mahkumlara dönüştürülüyoruz.
Bir insanın hayatı mı? Yoksa o saçma sapan yasaklar, kısıtlamalar mı? Bu sınavdaki seçiminiz hangisi? Doğru olanı yapmaya yeltenebilecek misiniz?
Yasa değişikliği istiyorum sadece. Çok mu fazla şey istiyorum ki? Bu şekilde anlamsız yasakları engelleyecek bir yasa değişikliği istiyorum. Bizim buralarda birşeyler yazmamızı engelleyecek yasalar değil.
Sizler bir insanın, hepimizin özgürlüğünü kazanabilmek adına canını ortaya koymasına değer misiniz?
Bloguma dokunma adlı bir facebook sayfası açılmış. Yarın bir gün facebook da engellenir. Kökünden çözüm aramadıkça, özgürlüğün elinden alınmasını da engelleyemezsin.
Bu bir sınav Türkiye için.
Bu bir mücadele "Özgürlük" için.
Sen bu mücadelede neredesin?
----------------------------
Tek isteğim suçu olmayan insanlara özgürlük. Bir mahkumun açlık grevine girmesinden farksız bu, açlık grevi. Bizler bu saçma sapan yasaklarla dışarda yaşayan mahkumlara dönüştürülüyoruz.
Bir insanın hayatı mı? Yoksa o saçma sapan yasaklar, kısıtlamalar mı? Bu sınavdaki seçiminiz hangisi? Doğru olanı yapmaya yeltenebilecek misiniz?
Yasa değişikliği istiyorum sadece. Çok mu fazla şey istiyorum ki? Bu şekilde anlamsız yasakları engelleyecek bir yasa değişikliği istiyorum. Bizim buralarda birşeyler yazmamızı engelleyecek yasalar değil.
Sizler bir insanın, hepimizin özgürlüğünü kazanabilmek adına canını ortaya koymasına değer misiniz?
Bloguma dokunma adlı bir facebook sayfası açılmış. Yarın bir gün facebook da engellenir. Kökünden çözüm aramadıkça, özgürlüğün elinden alınmasını da engelleyemezsin.
Bu bir sınav Türkiye için.
Bu bir mücadele "Özgürlük" için.
Sen bu mücadelede neredesin?
----------------------------
17 Mart 2011 Perşembe
Macera Dolu Organize
Dün Organize Sanayi'deki bir fabrikaya gidiş ve dönüşteki paha biçilemez maceram. Yaptığımız proje kapsamında fabrikayı video'ya çekmem gerekiyordu ve bunun için gittim.Macera şöyle başladı. Bölümün kamerasına şu küçük DVD'lerden almam gerekiyordu ve benim cebimde sadece 10 lira vardı. 10 liranın 2 lirasıyla organizeye kadar gitmemi sağlayacak otobüs bileti aldım. Kaldı mı 8?(Dohuz kalsa çok iyi olcaktı) Kalan 8 lira da DVD almama yeter diye düşündüm. "Küçük DVD ya ne kadar olacak ki fiyatı? En fazla 5 liradır" dedim. Değilmiş, 10 lira olan DVD'yi, "ya 8 liram var, sonra bıraksam" diyerek aldım fotoğrafçıdan.
Fabrikaya gittim çekime başladım. O 10 liralık DVD 30 dakikalık çekim yapıyormuş. Oyalana oyalana video'yu çekmeme rağmen saat 2'de bitti işim. Fabrika'nın çıkış saati 6'ydı. "4 saat burda kim beklicek amaaaaaaaaan üüfffffff" diyip cebimde 5 kuruşsuz bir şekilde çıktım fabrikadan. Tabi biletim de yok hiç. Eve ulaşmam için de 3 araç değiştirmem gerekiyor. Şöyle ki;
Otobüs > Tramvay > Otobüs
3 aşamadan oluşan macera başlamış oldu bu şekilde.
Step 1: Fabrikadan Tramvay'a gitmek;
Fabrika'dan çıktım ve otobüs durağının oraya gittim. Otostopla kendimi tramvaya götürme hayallerim var. Ben durakta beklerken bi' adam geldi. Biraz konuştuk filan. Otobüsün geçip geçmediğini sordu. "1-2 dk önce geçti bi tane" dedim. Adam da sormadı "sen niye binmedin?" diye. Ben de diyemedim haliyle "abi böyle böyle". Neyse adamla konuşurken otobüs geldi. Adam binerken "hadi abi iyi günler" dedim.
Adam otobüsle giderken ben yürümeye başladım. Otostop çekmek de bana garip ve komik gelen bi' olay. Kaldırıyorum elimi bomboş arabalar geçiyor bir çoğu ben orada yokmuşum gibi, beni görmezden gelerek geçiyor. 2 tanesi de benim Necmettin Erbakan misali baş parmağımı göstermeme karşılık(otostopçular bilir) el sallama selamı verdi. Ulan sanki selam veriyorum ben sana. Bi' de gelmiş el ediyosun bana zırto. Tam insanlığın öldüğüne inanmaya başlamışken 1990 model bir Kartal durdu. Zaten ne varsa eski ve yerli araba sahiplerinde var. Tramvaya kadar bıraktı beni sağolsun.
Ben de bu süreçte 1 liranın değerini anladım. 1 liram olsa bunlar olmayacaktı. Gerçi 5 kuruşun bile değerini anlamış adamım ben vakti zamanında. Cebimde 45 kuruş varken 50 kuruşluk tuvalete giremediğimde "5 kuruş sen ne büyük bir parasın" demiştim.
Tramvay'dan sonrası için düşüncelerim Meçhul Şarkıcı - Garibim.
Bu ilk aşamanın başında Funda'ya da durumu mesajla bildirdim ve kendisi "Tramvay'dan inmeyi başar, ben sana destek çıkarım" dedi sağolsun.
Step 2: Tramvayla Meydan'a gelmek;
Tramvay'ın oraya geldikten sonra, yerlere bakıyorum birileri 1 lira düşürmüş müdür acaba diye. Yok nerde. Bekledim bi' 5-10 dakika. Tanıdık kimsenin geleceği filan yok. Zaten Organize Sanayi'de kimi görcem tanıdık. Cebimdeki çakmağa karşılık 1 bilet istiyim diye düşündüm önce. Sonra "ayıp olur lan" dedim. Gidip söyliyim adam gibi. Az önce Kartal'ı olan abi insanlığın ölmediğini kanıtladı hem.
- Abi sabah olan bi aksilikten dolayı hiç param kalmadı. Biletim de yok. 1 binişlik bilet alabilir miyim? Sonra öderim gelince.
- Tamam olur tabi. Ne aksiliği oldu sabah?
- Ya abi hiç sorma. Kameraya CD aldım sabah. Ben ucuz bişey sanıyodum. Ufacık CD 10 liraymış ya.
Bu diyalogtan sonra Tramvay'a biniş aşamasını da başarıyla hallettim ve meydan'a ulaştım. Meydan'dan sonrası Funda'nın da sayesinde kolaydı zaten. Funda'ya daha detaylı şekilde anlattım olanları. Zaten bu süreçte baya bi gülmüştüm. Anlattım yine güldük.
Step 3: Meydan'dan eve gitmek;
Funda'nın sayesinde bu aşama en kolay olanıydı. Otobüste malak(salak) gibi güle güle eve geldim. Bitti. Özel teşekkürler Funda'ya.
Yazan
ilnevyA
15 Mart 2011 Salı
Otomasyon'a Bağlamış Öğretim Görevlileri
Bir dersimiz var "Endüstriyel Otomasyon" adında. Bölümümüz dışından bir hoca geliyor derse.Geçen haftaki derste çok uykusuzdum. Gece Ankara'dan gelmiştim ve yolda uyuyamıyorum malum. Sabah Kayseri'ye geldiğimde evde uyumak yerine derse gitmeyi tercih ettim. Hata etmişim.
Dersi slaytı açıp okuyarak işleyen hocamız ve benim uykusuzluğum birleşince kafamı daha fazla tutamadım ve sıranın önüne koydum. Sınıfta çıt çıkmasına, bir öğrencinin yanındaki öğrenci arkadaşına "a" demesine bile karışan bu hocamız; "uyuyan arkadaşlar çıkabilirler, imzalarını da atmışlardır" dedi. Değeceğini bilsem, uykusuzluğumdan dolayı üşenmesem, kendisine şu cümleyi kuracaktım:
- Size şu an cevap verebildiğime göre uyumuyorum. Siz dersinizi işlemeye, yani slaytlarınızı okumaya devam edebilirsiniz! Çıkmamı gerektirecek bir durum yok.
Hiç birşey demeden çıktık arkadaşla sınıftan.
Aynı hocanın bu haftaki dersindeki gariplikler ise şöyleydi.
Şunu da söyleyeyim. Dersi işleyiş şekli ve işlediği konular bölümümüzle çok alakasız. Geçen yıl Elektronik Mühendisliği kökenli hoca geliyordu, elektronikle alakalı çok fazla şey anlatıyordu. Bu hocamız ise Makine Mühendisliği kökenli ve sistemlerdeki mekanikle tüm yılı bitirecek gibi.
Her hafta slaytlarının yanında 100 küsür sayfalık pdf dosyaları da getiriyor ve bizlere de veriyor bunları. Sonraki hafta o verdiği pdf'lerdeki şeylerden soruyor ara sıra okurken slaytlarını. Kimseden ses çıkmayınca da "Niye okumuyosunuz onları. Okumayacaksanız boşuna uğraşmıyım ben onları bulmak için" diyerek triplere giriyor.
Sınıfta biri hapşırınca söylediği de şu oldu: "Üşüyorsanız, pencereyi kapatabilirsiniz." Hadi canım? Ulan o hapşıran çocuk ben olcaktım ki. "İzin verdiğiniz için teşekkür ederim" diyecektim bi' de.
Bu yazdıklarımı kelimesi kelimesine söyledi. Ben derste not tutmak yerine bunları tutuyorum işte. Valla imkan olsa da bir kez şu derse girebilseniz.
Bir şey daha oldu da derste. Onu da yazmıyım artık. Uzun olacak iyice. Yorumlarda yazarım belki.
Bu hocamız daha genç. 1-2 yıl önce Araştırma Görevlisiymiş sanırım. Ama bu genç yaşına rağmen "Şuster'in deyimiyle" 60'ların futbolunu oynuyor hala.
Şimdi gelelim ana fikre. Neden benim okulumda bir tane bile orjinal hoca yok? Neden en yaşlısından, en gencine hepsi aynı? Neden hepsi böyle gelmiş böyle gider'in figüranlarını oynuyor? Neden hepsi otomatiğe bağlamışlar? Çok iyi bir sistemmiş gibi her biri sistemin içine sıradan bir şekilde neden dahil oluyorlar? Benim bile aklıma daha faydalı olması adına; ders işleme ve sınavlardaki soru sorma tarzına yönelik çok değişik fikirler gelirken, neden her gelen aynı eskilerden gördüğü şekilde devam ediyorlar? Sürekli aynı şeyleri yapmaktansa, yeni şeyler için düşünmek, yeni şeyler denemek çok daha keyif ve haz verici değil mi? Her yıl aynı şeyleri yapmaktan hiç mi sıkılmıyorsunuz sayın hocalarım?
Bu anlattıklarımdan bağımsız olarak; Üniversitelerdeki bazı "Öğretim Görevlilerinde" IQ seviyesi yerlerde. Ben arada bir bunu görüyorum.
Yazan
ilnevyA
Etiketler:
eğitim sistemi,
ilnevya
10 Mart 2011 Perşembe
Görünüşe Göre Yargıda Bulunanlar
Sevmediğim insan türlerinin başında gelirler. Bugün yaşadığım olaydaki gibi. Alttan alttan imalı şekilde yapıyorlar ya bunu bir de, daha bi ayar olunası oluyor. Beni hiç tanımazken, nasıl bir kişiliğim olduğunu bilmezken, neleri sevip neleri sevmediğimi bilmezken sadece dış görünüşüme göre yorumlarda bulunanlar işte mevzu bahis.
Bugün gittiğimiz bir iş yerinin insan kaynakları müdürü ile konuşurken oldu bu durum. İlk kez görmüş olduğum ve beni ilk kez görmüş olan adam bana "napcaksın mezun olunca, nerde çalışmayı düşünüyosun" dedi. Ailemin Düzce'de olduğunu söyledikten sonra "İzmit, İstanbul, Bursa civarında olur muhtemelen" dedim. Bir zamanlar bir amcanın yahudi sakalı olarak nitelemiş olduğu, kimilerinin keçi sakal olarak nitelediği çenemdeki sakallarımı baz alarak "hee tabi sen eğlenceli hayatı seviyosun, sana hareket lazım, daha cafcaflı bi hayat istiyosun belli ki" gibisinden bir şeyler söyledi "İnsan Kaynakları Müdürü".
"Kayseri biraz daha sade tabi" şeklinde de devam etti. 7 yıldır hayatımın içine etmiş bir şehir olan bu Kayseri'de neler yaşadığımı bilmeden, ne şartlar altında belirttiğim yerlerde "çalışırım" dediğimi bilmeden; sırf görünümümden yola çıkarak bu yorumları yapmayı nasıl kendinize yakıştırabiliyorsunuz ki?
İzmir'i de saymış olsaydım o iller içinde daha neler derdi kestiremiyorum. Ki aslında İzmir'i bunların hepsinden fazla istiyorum.
Yeni tanışmış olduğumuz kişilerin bu tip yorumlarına arada bir maruz kalıyoruz işte. 7-8 ay önce de ilk kez muhabbette olduğum çocuk(ve bu durumdan sonra son kez oldu o muhabbet) "sevgili, karı-kız" muhabbetleri açtıktan ve sevgilimin olmadığını anladıktan sonra "hee anladım sen takılıp geçiyosun, 3 gün bunla, 5 gün şunla" gibisinden bir yorumda bulunmuştu.
Şimdi soruyorum. Bu tipleri; "siken mi, sabaha mı bırakın?"
Bugün gittiğimiz bir iş yerinin insan kaynakları müdürü ile konuşurken oldu bu durum. İlk kez görmüş olduğum ve beni ilk kez görmüş olan adam bana "napcaksın mezun olunca, nerde çalışmayı düşünüyosun" dedi. Ailemin Düzce'de olduğunu söyledikten sonra "İzmit, İstanbul, Bursa civarında olur muhtemelen" dedim. Bir zamanlar bir amcanın yahudi sakalı olarak nitelemiş olduğu, kimilerinin keçi sakal olarak nitelediği çenemdeki sakallarımı baz alarak "hee tabi sen eğlenceli hayatı seviyosun, sana hareket lazım, daha cafcaflı bi hayat istiyosun belli ki" gibisinden bir şeyler söyledi "İnsan Kaynakları Müdürü".
"Kayseri biraz daha sade tabi" şeklinde de devam etti. 7 yıldır hayatımın içine etmiş bir şehir olan bu Kayseri'de neler yaşadığımı bilmeden, ne şartlar altında belirttiğim yerlerde "çalışırım" dediğimi bilmeden; sırf görünümümden yola çıkarak bu yorumları yapmayı nasıl kendinize yakıştırabiliyorsunuz ki?
İzmir'i de saymış olsaydım o iller içinde daha neler derdi kestiremiyorum. Ki aslında İzmir'i bunların hepsinden fazla istiyorum.
Yeni tanışmış olduğumuz kişilerin bu tip yorumlarına arada bir maruz kalıyoruz işte. 7-8 ay önce de ilk kez muhabbette olduğum çocuk(ve bu durumdan sonra son kez oldu o muhabbet) "sevgili, karı-kız" muhabbetleri açtıktan ve sevgilimin olmadığını anladıktan sonra "hee anladım sen takılıp geçiyosun, 3 gün bunla, 5 gün şunla" gibisinden bir yorumda bulunmuştu.
Şimdi soruyorum. Bu tipleri; "siken mi, sabaha mı bırakın?"
2 Mart 2011 Çarşamba
Bloguma Post
Köpeğime dost
Çayın yanına tost
Öküzlere hoşt
Yasaklayanlara puşt
Yasaklara kışt
Beğenmediklerime tırt
Abuziddin mi?
Zıt!
Çayın yanına tost
Öküzlere hoşt
Yasaklayanlara puşt
Yasaklara kışt
Beğenmediklerime tırt
Abuziddin mi?
Zıt!
1 Mart 2011 Salı
29 Şubat Facebook Mağduru
Daha önce söyledim mi emin değilim. Facebook'ta doğum günümü 29 Şubat olarak ayarlamıştım. Bu tip özel günlere bakışımı da yazmıştım daha önce. 29 Şubat yapmamın 2 nedeni vardı. 1.si; 4 senede 1 olacak olması. 2.si; 29 Şubat olarak gözüken doğum günümü gören kişilerin bunu ciddiye alıp, kutlayıp kutlamayacağıydı. Merakla bekliyordum 29 Şubat 2012'yi.
Ama hayat gibi facebook da şakalar yapıyor işte. 28 Şubat'ın sabah saatlerinde Facebook'a girdiğimde 6 tane özel mesaj vardı. 3-4 tanesi "doğum günün kutlu olsun" içerikli. 1-2 tanesi de "gerçek doğum günün bu değil di mi?" içerikli. Bari 1 Mart'ta gösterseydi doğum günleri arasında.1 gün önceden de noluyo canım.
Güldüm ben de işte. Bu kadar.
Ha bu arada duvar denen şey kapalıydı tabi. Pes etmeyip mesaj atarak kutladılar sağolsunlar.
Ama hayat gibi facebook da şakalar yapıyor işte. 28 Şubat'ın sabah saatlerinde Facebook'a girdiğimde 6 tane özel mesaj vardı. 3-4 tanesi "doğum günün kutlu olsun" içerikli. 1-2 tanesi de "gerçek doğum günün bu değil di mi?" içerikli. Bari 1 Mart'ta gösterseydi doğum günleri arasında.1 gün önceden de noluyo canım.
Güldüm ben de işte. Bu kadar.
Ha bu arada duvar denen şey kapalıydı tabi. Pes etmeyip mesaj atarak kutladılar sağolsunlar.
Yazan
ilnevyA
Etiketler:
doğum günü,
ilnevya,
saçma sapan
24 Şubat 2011 Perşembe
6 Yıl 6 Şarkı
Hayatımın son 6 yılında senelere özel takılı kaldığım şarkılar bunlar.
2005; Kurban - Ben; Merakla beklediğim Kurban'ın İnsanlar albümü nihayet çıkmıştı. Çok uzun süre dinlemekten kendimi alamadığım bu albümden şarkı seçmek de zor aslında. Arasından Ben'i seçtim şu anda yazarken. Yarın yazsam belki bir başka şarkıyı seçerdim. Ha bir de Kurban dağılmadan önce konserlerine gidememiştim denk getirip. Birleşirlerse ilk konserlerine gidecem demiştim kendi kendime. Birleştiler ve 2007'de Eskişehir konserlerine gittim. Sözüm sözmüş.
2006; Metallica - Fade To Black; Tek tük sigara içtiğim zamanlardı. Haftada 1-2 tane arkadaşların uzattığı. O zamanların yaz ayında Trabzon'a gitmiştim nihayet uzun bir aradan sonra. Memleket ulan be. Trabzon'da babannemin yanındaydım köyde. Gece amcam ve kuzenimin eşi yattıktan sonra, balkonda Ersin'den ödünç aldığım MP3 Player'ı açıp uzanmıştım yıldızları seyre. 2 sigara içmiştim peşpeşe bu mükemmel şarkı eşliğinde.
2007; Kazım Koyuncu - Yalnızlığı Anla; Kazım Koyuncu'nun kaybı üzerine dinliyordum ilk zamanlar. Acıtıyordu. 2007'de en yakınımı kaybedince, günlerce başka şarkı dinlememe engel olmuştu bu şarkı. Çok daha fazla acıtıyordu.
Bir boşluk ki nasıl insanla dolsun
Bilmiyorum var mı daha acısı
2008; Anathema - One Last Goodbye; Ersin ve Gülçin'le gittiğimiz HüRock fest'te sahne alıyordu o yıl Anathema. Zaten sürekli geliyorlardı bokunu çıkartmışlardı aslında evet ama. Ben ilk kez gidiyordum. Karar veremiyordum bu adamların en iyi şarkısı hangisi diye. Konserine gitmek lazımmış demek ki. Ölen annelerine yazdıkları bu şarkı da, çok gecenin tek başına sesi olmuştur.
2009; Umay Umay - Kalbim Acıdı; Esasında Kazım Koyuncu'nun Gyuli Çkimi şarkısı bu da. Umay Umay'ın albümde Kazım Koyuncu'ya eşlik ettiği versiyonu. Bu şarkıya ağlamak için Lazca bilmek gerekmemektedir. Bir gün yolda yürürken bu şarkıyı duyarsınız, kalbiniz acır. Bu kadar.
2010; Pink Floyd - High Hopes; Tüm zamanların en çok dinlediğim ve en güzel şarkısı. Bana göre tabi. Sana göre farklıdır illa ki. 2010 yılında daha başka güzel gelmeye başladı bu parça. Üstüste milyon kez dinlesem bıkmam biliyorum. Bu şarkıyı da 2006'da olduğu gibi, bu yıl Trabzon'da, köyde gece sigara içerken dinlemiştim. Bu kez kuzenimin eşinin paketindeki sigaralar eşliğinde değil, kendi aldığım sigaralar eşliğinde dinledim. Şarkının güzel oluşunun da etkisiyle sigara sayısı da artmıştı tabi.
2005; Kurban - Ben; Merakla beklediğim Kurban'ın İnsanlar albümü nihayet çıkmıştı. Çok uzun süre dinlemekten kendimi alamadığım bu albümden şarkı seçmek de zor aslında. Arasından Ben'i seçtim şu anda yazarken. Yarın yazsam belki bir başka şarkıyı seçerdim. Ha bir de Kurban dağılmadan önce konserlerine gidememiştim denk getirip. Birleşirlerse ilk konserlerine gidecem demiştim kendi kendime. Birleştiler ve 2007'de Eskişehir konserlerine gittim. Sözüm sözmüş.
2006; Metallica - Fade To Black; Tek tük sigara içtiğim zamanlardı. Haftada 1-2 tane arkadaşların uzattığı. O zamanların yaz ayında Trabzon'a gitmiştim nihayet uzun bir aradan sonra. Memleket ulan be. Trabzon'da babannemin yanındaydım köyde. Gece amcam ve kuzenimin eşi yattıktan sonra, balkonda Ersin'den ödünç aldığım MP3 Player'ı açıp uzanmıştım yıldızları seyre. 2 sigara içmiştim peşpeşe bu mükemmel şarkı eşliğinde.
2007; Kazım Koyuncu - Yalnızlığı Anla; Kazım Koyuncu'nun kaybı üzerine dinliyordum ilk zamanlar. Acıtıyordu. 2007'de en yakınımı kaybedince, günlerce başka şarkı dinlememe engel olmuştu bu şarkı. Çok daha fazla acıtıyordu.
Bir boşluk ki nasıl insanla dolsun
Bilmiyorum var mı daha acısı
2008; Anathema - One Last Goodbye; Ersin ve Gülçin'le gittiğimiz HüRock fest'te sahne alıyordu o yıl Anathema. Zaten sürekli geliyorlardı bokunu çıkartmışlardı aslında evet ama. Ben ilk kez gidiyordum. Karar veremiyordum bu adamların en iyi şarkısı hangisi diye. Konserine gitmek lazımmış demek ki. Ölen annelerine yazdıkları bu şarkı da, çok gecenin tek başına sesi olmuştur.
2009; Umay Umay - Kalbim Acıdı; Esasında Kazım Koyuncu'nun Gyuli Çkimi şarkısı bu da. Umay Umay'ın albümde Kazım Koyuncu'ya eşlik ettiği versiyonu. Bu şarkıya ağlamak için Lazca bilmek gerekmemektedir. Bir gün yolda yürürken bu şarkıyı duyarsınız, kalbiniz acır. Bu kadar.
2010; Pink Floyd - High Hopes; Tüm zamanların en çok dinlediğim ve en güzel şarkısı. Bana göre tabi. Sana göre farklıdır illa ki. 2010 yılında daha başka güzel gelmeye başladı bu parça. Üstüste milyon kez dinlesem bıkmam biliyorum. Bu şarkıyı da 2006'da olduğu gibi, bu yıl Trabzon'da, köyde gece sigara içerken dinlemiştim. Bu kez kuzenimin eşinin paketindeki sigaralar eşliğinde değil, kendi aldığım sigaralar eşliğinde dinledim. Şarkının güzel oluşunun da etkisiyle sigara sayısı da artmıştı tabi.
Yazan
ilnevyA
23 Şubat 2011 Çarşamba
E - Zaman
İnsanlar; aynı anda bir yerde gündüzken başka bir yerde gece olduğunu ne zaman ve nasıl farkettiler acaba? Geçen gün takıldı aklıma bu soru.
Galileo Galilei dünyanın döndüğünü söylemiş ama bunu kabul ettirememişti malum.
Benim aklıma; "cep saatlerinin keşfedilmesiyle, çok uzak bir yere gidildiğinde farketmiş olabilirler mi acaba?" sorusu geldi.
Ev arkadaşım "telgrafın icadıyla olmuş olabilir" dedi.
O dönemlerde yaşıyor olsaydık diye düşündüm sonra. Düşünsenize bir çok insan için gidebileceği en uzak nokta; gözünün gördüğü son nokta olan ufuk noktası. En fazla 50-100 km'lik bir alanda yaşadığınızı düşünün.
Öyle düşünün sadece. Bir şey olacağından değil işte. Boş düşünce.
Galileo Galilei dünyanın döndüğünü söylemiş ama bunu kabul ettirememişti malum.
Benim aklıma; "cep saatlerinin keşfedilmesiyle, çok uzak bir yere gidildiğinde farketmiş olabilirler mi acaba?" sorusu geldi.
Ev arkadaşım "telgrafın icadıyla olmuş olabilir" dedi.
O dönemlerde yaşıyor olsaydık diye düşündüm sonra. Düşünsenize bir çok insan için gidebileceği en uzak nokta; gözünün gördüğü son nokta olan ufuk noktası. En fazla 50-100 km'lik bir alanda yaşadığınızı düşünün.
Öyle düşünün sadece. Bir şey olacağından değil işte. Boş düşünce.
Yazan
ilnevyA
Etiketler:
ilnevya
21 Şubat 2011 Pazartesi
Bi Siktir Git Dedirten Gece Bunalımları
Bu başlık bir önceki yazının aslında. O gece yazdıklarımı biraz açacağım. Şu anda o psikolojide değilim. Ama geliyor işte ara sıra. İçimdekileri biraz daha dökmek için yazıyorum bu kez.
Uykusuz geçen bir geceydi; düşünmekten uyuyamadığım, uyuyamadıkça kendime sinirlendiğim bir gece. Sabaha karşı 6'da yine boka sarmıştı beynim.
"Bok gibi bir hayat yaşıyorum ve hiç bir şeyi düzeltemiyorum hayatımdaki" demiştim. Kendin ettin, kendin buldun'un karşılığı bu biraz. Günler öylece geçip giderken, ben seyirci bile olamıyorum çoğu zaman. Kıramıyorum kabukları. Bir çok şeyi erteledikçe erteliyorum. Ayağa kalkamıyorum. Kalkmak için çaba da gösteremiyorum.
"Sanki yarın sınavım var da hiç çalışmamışım gibi hissediyorum" demiştim. Bu durumu çok tembel bir öğrenci olduğum için zaten çokça yaşadım. Ama bu sefer ki daha farklıydı. Hayat akarken benim duruyor olmamdı beni aşırı rahatsız eden sanırım. Ve benim buna karşı bir şey yapamamam, kendimi akıntıya bile bırakamamamdı.
Kaybettiklerim, özlediklerim, içimdeki nefret, pişmanlıklar, olduramadıklarım, bana inananları utandırmam; kendimi akıntıya bırakmamı, hayata geri dönmemi engelliyor.
Güçsüzüm. Kötü düşünceleri atamıyorum aklımdan. Geçmişi değiştiremeyeceğim halde, geçmişte yaşıyorum. Kendi adıma bir gelecek hayal edemiyorum artık. Geçmişte yapmayı düşlediğim; bana hayal ederken heyecan veren bir çok hobimi yapmak için içimde bir kıpırtı kalmadı. Herhangi bir istek ve heyecan yok artık o şeyler için. İnanç kalmadı çünkü. Kurtulamadım bu havadan. Yeni insanlarla tanışmak zor geliyor artık. Onlara yeniden kendimi, aynı şeyleri anlatmak zor geliyor.
Dün gece kendimi sevmiyorum ben dedim. Benim iyiliğimi isteyen birine, belki de sert ve kırıcıydı bunu söyleme tarzım. Daha sonradan ben öyle hissettim en azından. Doğrusu "kendimi sevemiyorum ben" olacak. Belki bir gün kendimi sevmeyi başarırsam, düzelir bir şeyler. Dün geceki o durumdan dolayı özür diliyorum kırdıysam.
Ben babamı güldürmeyi seviyordum. Çok az yapmış olsam da bunu. Rüyamda güldürüyorum arada bir. Mutlu uyanıyorum gerçekten yaşamışım gibi o anı. Babam da rüyamdaki o anları hissediyordur umarım.
Uykusuz geçen bir geceydi; düşünmekten uyuyamadığım, uyuyamadıkça kendime sinirlendiğim bir gece. Sabaha karşı 6'da yine boka sarmıştı beynim.
"Bok gibi bir hayat yaşıyorum ve hiç bir şeyi düzeltemiyorum hayatımdaki" demiştim. Kendin ettin, kendin buldun'un karşılığı bu biraz. Günler öylece geçip giderken, ben seyirci bile olamıyorum çoğu zaman. Kıramıyorum kabukları. Bir çok şeyi erteledikçe erteliyorum. Ayağa kalkamıyorum. Kalkmak için çaba da gösteremiyorum.
"Sanki yarın sınavım var da hiç çalışmamışım gibi hissediyorum" demiştim. Bu durumu çok tembel bir öğrenci olduğum için zaten çokça yaşadım. Ama bu sefer ki daha farklıydı. Hayat akarken benim duruyor olmamdı beni aşırı rahatsız eden sanırım. Ve benim buna karşı bir şey yapamamam, kendimi akıntıya bile bırakamamamdı.
Kaybettiklerim, özlediklerim, içimdeki nefret, pişmanlıklar, olduramadıklarım, bana inananları utandırmam; kendimi akıntıya bırakmamı, hayata geri dönmemi engelliyor.
Güçsüzüm. Kötü düşünceleri atamıyorum aklımdan. Geçmişi değiştiremeyeceğim halde, geçmişte yaşıyorum. Kendi adıma bir gelecek hayal edemiyorum artık. Geçmişte yapmayı düşlediğim; bana hayal ederken heyecan veren bir çok hobimi yapmak için içimde bir kıpırtı kalmadı. Herhangi bir istek ve heyecan yok artık o şeyler için. İnanç kalmadı çünkü. Kurtulamadım bu havadan. Yeni insanlarla tanışmak zor geliyor artık. Onlara yeniden kendimi, aynı şeyleri anlatmak zor geliyor.
Dün gece kendimi sevmiyorum ben dedim. Benim iyiliğimi isteyen birine, belki de sert ve kırıcıydı bunu söyleme tarzım. Daha sonradan ben öyle hissettim en azından. Doğrusu "kendimi sevemiyorum ben" olacak. Belki bir gün kendimi sevmeyi başarırsam, düzelir bir şeyler. Dün geceki o durumdan dolayı özür diliyorum kırdıysam.
Ben babamı güldürmeyi seviyordum. Çok az yapmış olsam da bunu. Rüyamda güldürüyorum arada bir. Mutlu uyanıyorum gerçekten yaşamışım gibi o anı. Babam da rüyamdaki o anları hissediyordur umarım.
18 Şubat 2011 Cuma
bu kaçıncı uykusuz geçen gece. bu kaçıncı düşünmekten uyuyamadığım gece. bu kaçıncı kendime olan sinirimden kendimden nefret ettiğim gece.
bok gibi bi hayat yaşıyorum. hiç birşeyi düzeltemiyorum hayatımdaki. sadece günleri geçirip duruyorum. erteliyorum sürekli her şeyi.
sanki yarın sınavım var da, ben hiç çalışmamışım gibi hissediyorum.
gücümü toparlayamıyorum bi türlü, gün geçtikçe eriyorum sadece.
çabalamak için bile gücüm yok. bir çok şeyi dalgaya alıp gülüp geçiyorum çoğu zaman. acizliğime bile güler oldum artık.
olmuyor.
yapamıyorum.
gün geçtikçe güzsüzleşiyorum hayata karşı. inançsızlaşıyorum. yapmak istediğim hiç bir şey kalmadı nerdeyse artık.
Mar Adentro'da vardı ya şu diyalog. Ben bunun orospusu olmuşum işte.
- Nasıl böyle gülebiliyorsun?
+ Kaçıp gidemiyorsan ve kesin bir biçimde başkalarına bağımlı yaşıyorsan gülerek ağlamayı öğrenebiliyorsun.
bok gibi bi hayat yaşıyorum. hiç birşeyi düzeltemiyorum hayatımdaki. sadece günleri geçirip duruyorum. erteliyorum sürekli her şeyi.
sanki yarın sınavım var da, ben hiç çalışmamışım gibi hissediyorum.
gücümü toparlayamıyorum bi türlü, gün geçtikçe eriyorum sadece.
çabalamak için bile gücüm yok. bir çok şeyi dalgaya alıp gülüp geçiyorum çoğu zaman. acizliğime bile güler oldum artık.
olmuyor.
yapamıyorum.
gün geçtikçe güzsüzleşiyorum hayata karşı. inançsızlaşıyorum. yapmak istediğim hiç bir şey kalmadı nerdeyse artık.
Mar Adentro'da vardı ya şu diyalog. Ben bunun orospusu olmuşum işte.
- Nasıl böyle gülebiliyorsun?
+ Kaçıp gidemiyorsan ve kesin bir biçimde başkalarına bağımlı yaşıyorsan gülerek ağlamayı öğrenebiliyorsun.
17 Şubat 2011 Perşembe
Moda Sahillerinde
Şimdi sizlere modanın inceliklerinden dem vurayım biraz.
Kalem: Eften Püften Başarılar #1'de bahsettiğim sınavdan hemen önce 1.5 liraya aldığım kutsal bir kalem.
Ajanda: Ersin'den aldığım ara sıra kullandığım ajanda.
Bu kısımda ise üzerimdeki kıyafetleri irdeliyoruz. Hani fotolar çekinip yüzlerini paint'te kesiyorlar ya. Ben kendi yüzümü kesmeye kıyamadığımdan fotoğrafı çeken arkadaşa "yüzümü alma" dedim. Yine de çenem görünmüş azıcık. Deşifre olacağım inanamıyorum. Neyse üzerimdekileri irdeleyelim şimdi sırayla. İrdelenmedik kıyafet bırakmayacağım.
Deri Mont: Markasını bilmiyorum. Manevi değeri büyük, maddi değerini de bilmiyorum. Ersin'in abisinin montuymuş vakti zamanında. Ersin'de görünce ve giymediğini farkedince çöktüm hemen tabi.
Pantolon: Markası Levi's. Ersin'in pantolonuydu bu da. Benim pantolonuma göz koyduğu için değiş tokuşa girmiştik. Garibim benim pantolonu ağaçlara tırmanırken ilk giyişte yırtmıştı. Ersin'in Adana'yla ilgili yazısında mevcut, pantolonun yırtık halinin caps'ini isteyenler için. Sonra da çemkirmişti verdin bana yıpranmış pantolonu diye.
Kazak: Markası Mavi. Bunu da Ersin'den çordum. O da benim kazağımı çordu tabi karşılığında.
Ayakkabı mı? Bir tek o'nu kendim aldım işte.
Ersin olmasa üstsüz dolaşcakmışım. Ben bunu farkettim. Ya da dekolte işte. Töbe töbe.
* Bu yazı moda bloglarına ithafen yazılmıştır.
Kalem: Eften Püften Başarılar #1'de bahsettiğim sınavdan hemen önce 1.5 liraya aldığım kutsal bir kalem.Ajanda: Ersin'den aldığım ara sıra kullandığım ajanda.
Bu kısımda ise üzerimdeki kıyafetleri irdeliyoruz. Hani fotolar çekinip yüzlerini paint'te kesiyorlar ya. Ben kendi yüzümü kesmeye kıyamadığımdan fotoğrafı çeken arkadaşa "yüzümü alma" dedim. Yine de çenem görünmüş azıcık. Deşifre olacağım inanamıyorum. Neyse üzerimdekileri irdeleyelim şimdi sırayla. İrdelenmedik kıyafet bırakmayacağım.Deri Mont: Markasını bilmiyorum. Manevi değeri büyük, maddi değerini de bilmiyorum. Ersin'in abisinin montuymuş vakti zamanında. Ersin'de görünce ve giymediğini farkedince çöktüm hemen tabi.
Pantolon: Markası Levi's. Ersin'in pantolonuydu bu da. Benim pantolonuma göz koyduğu için değiş tokuşa girmiştik. Garibim benim pantolonu ağaçlara tırmanırken ilk giyişte yırtmıştı. Ersin'in Adana'yla ilgili yazısında mevcut, pantolonun yırtık halinin caps'ini isteyenler için. Sonra da çemkirmişti verdin bana yıpranmış pantolonu diye.
Kazak: Markası Mavi. Bunu da Ersin'den çordum. O da benim kazağımı çordu tabi karşılığında.
Ayakkabı mı? Bir tek o'nu kendim aldım işte.
Ersin olmasa üstsüz dolaşcakmışım. Ben bunu farkettim. Ya da dekolte işte. Töbe töbe.
* Bu yazı moda bloglarına ithafen yazılmıştır.
Yazan
ilnevyA
Etiketler:
ilnevya,
saçma sapan
15 Şubat 2011 Salı
Yüzleşme
Hikaye baya eskiye dayanıyor. Öğrenci evi manzaraları yazısında bahsetmiştim. O yazının burayı ilgilendiren kısmı şuydu;
3 yıl kaldığımız eski evimizden Haziran'da taşındık. Taşınma serüvenimiz ev sahibinin sözde tayini çıkma muhabbetiyle başladı. Taner'i aramış tayinim oraya çıktı Temmuz başına kadar evi boşaltın demiş. Taner'e "at yalanı" diye başlayan bir cümle kurdum. Eylül'e kadar kontratımız var. Kayseri'de ev kiraları peşin ödeniyor senelik. 1000 lirasını ödememiştik kiranın. Ev arayışlarına başladık filan neyse. Adama da kalan parayı ödemicez dedik. Adam da 200-300 lira bari verin dedi. Yok abi veremeyiz yeni eve bi sürü taşınma masrafı olcak, zaten 2 ay erken çıkıyoruz dedik. Hakkımı helal etmiyorum dedi. "Biz de etmiyoruz biz 3 kişiyiz!" dedik. Kısa bir süre sonra da tayinim çıkmadı kalın dedi. Yok dedik biz bulduk ev taşınıyoruz. Atmış yalanı yani.
Son yaşananlardan sonra evden çıkarken, sinir ve gafletle baya bi' dağıtmıştık evi. Bizim o halde bıraktığımız eve arkadaşımın arkadaşları taşınmış. 1-2 hafta önce farkına vardık bu durumun. Bizden sonra ev sahibi değişmiş, bizim dağınık bıraktığımız odaları filan düzeltmişler ama. Esas sürpriz mutfaktaymış.
Dün, o eve taşınan arkadaşımın arkadaşıyla önce tanıştık, hemen sonrasında yüzleştik. O kadar içerlemiş ki kız, başladı saymaya. Mutfak dolabının üst rafında salçalı makarnalar varmış. Onlardan bahsetti, "temizleyene kadar canım çıktı, tamamen de çıkaramadım onları" dedi. "Baya da bi' saydık bizden öncekilere siz olduğunuzu bilmeden, haberiniz olsun" dedi.
Ben de düşünüyorum; hani pistik filan ama mutfak dolabının üst rafına salçalı makarna atacak kadar da psikopat değiliz. Jeton sonradan düştü, gözümde o makarnalar canlandı. O makarnalar biz eve taşındığımızda da vardı. Bizim dolabın o kısmıyla pek işimiz olmadığından, bize rahatsızlık vermediğinden temizleme gereği duymamıştık. 3 yıl onlarla beraber yaşamıştık.
Kız bana bunları sayarken cevap olarak en son; "Size makarna bırakmışız yememişsiniz" deme yüzsüzlüğünü de buldum kendimde. Güldük filan. Tabi utandım da biraz. Mahçup da oldum. Bi' yanım kedi gibidir benim.
O değil de biz düdüklü tencerede nohut yapsak, o patlasa, bu kez de pişmiş nohut taneleri çıkardı mutfak dolabından. Sırf o yüzden cesaret edemiyorum. Patlaması sorun değil de. Temizleme kısmı can alırdı.
Dün, o eve taşınan arkadaşımın arkadaşıyla önce tanıştık, hemen sonrasında yüzleştik. O kadar içerlemiş ki kız, başladı saymaya. Mutfak dolabının üst rafında salçalı makarnalar varmış. Onlardan bahsetti, "temizleyene kadar canım çıktı, tamamen de çıkaramadım onları" dedi. "Baya da bi' saydık bizden öncekilere siz olduğunuzu bilmeden, haberiniz olsun" dedi.
Ben de düşünüyorum; hani pistik filan ama mutfak dolabının üst rafına salçalı makarna atacak kadar da psikopat değiliz. Jeton sonradan düştü, gözümde o makarnalar canlandı. O makarnalar biz eve taşındığımızda da vardı. Bizim dolabın o kısmıyla pek işimiz olmadığından, bize rahatsızlık vermediğinden temizleme gereği duymamıştık. 3 yıl onlarla beraber yaşamıştık.
Kız bana bunları sayarken cevap olarak en son; "Size makarna bırakmışız yememişsiniz" deme yüzsüzlüğünü de buldum kendimde. Güldük filan. Tabi utandım da biraz. Mahçup da oldum. Bi' yanım kedi gibidir benim.
O değil de biz düdüklü tencerede nohut yapsak, o patlasa, bu kez de pişmiş nohut taneleri çıkardı mutfak dolabından. Sırf o yüzden cesaret edemiyorum. Patlaması sorun değil de. Temizleme kısmı can alırdı.
Yazan
ilnevyA
Etiketler:
geçmiş zaman hikayeleri,
ilnevya
14 Şubat 2011 Pazartesi
M.Ö. 14 Şubat XY
Milattan önce xy(bilinmiyor işte) yılının, bir 14 Şubat günüydü. Müzik sayesinde bir kızı kendine aşık eden, kız ayarlayan bu delikanlı nelere sebep olacağından habersizdi. Ağacın başında dururken eliyle ağacın gövdesine vurarak ritm tutan bu yağız delikanlının yanına gelen genç kız, ona hayran hayran bakıyordu. Nasıl yaptığını soruyor, çocuk da yetenek işi olduğunu söyleyerek bir yandan havasını atıyor, diğer yandan da ufak bakışlarla kızı kesiyordu.Çocuk o anda oracıkta bir şarkı besteledi;
Ne olmuş nasıl olmuşsa, aşık olmuştu genç kız.
İşte böyle bir durumda, müzik yapan çocuğa.
Bu şarkıyla beraber kız yelkenlerini tamamen suya indirdi. Çocuk dünyada müzik sayesinde kız ayarlayan ilk adam olarak tarihe geçti. Çocuk bunun gururunu yaşarken, kız duygusallığın dibine vurarak "bugün bizim günümüz olsun, sevgililer günü olsun" dedi. O gün bugündür 14 şubat sevgililerin kutladığı bir gün haline geldi. Bazı kendini bilmezler "şu olay 15 gün sonra gerçekleşmiş olsaydı da 4 yılda bir kutlasaydılar, hem masraftan hem de curcunadan kurtulmuş olurduk" demeye devam ediyorlar.
Günümüzde müzik sayesinde kız ayarlayanların sayısı her geçen gün artıyor. İbretül-versite'deki çocuğun ise hala arayışta olduğu, çalmadık enstrüman bırakmadığı ama yine de aradığını bulamadığı gelen haberler arasında.
Yazan
ilnevyA
Etiketler:
ilnevya,
saçma sapan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)