30 Aralık 2010 Perşembe
Sanattan Bir Gıdım
Bu video'yu 10 ay önce çekmiştik sıkıntıdan, gece 3-4 civarında. İnternetimizi kesmişlerdi ödeneksizlikten dolayı. O zamanlar şimdi blogu takip edenlerin çoğu yoktu. Öyle bir yayınlayayım dedim yeniden. Yönetmen, senarist ve başrol oyuncusu canlı yayında yeni filmlerini anlatıyorlar.
** Tamamen doğaçlamadır. Zaten belli oluyor fazlasıyla ya. Baya komik bulanlar olmuştu o zamanlar. Biz zaten Önder'in yaratıcı soruları sayesinde dakika başı yarılıyoruz.
28 Aralık 2010 Salı
Herşey Çok Güzel Olacak
Filmi hatırlıyorsunuzdur az buçuk. Hatırlamıyorsanız da, bir gün izlersiniz yine denk gelip bir yerde. Filmi izleyince de "28 yıl geçmiş üzerinden Türkiye hala aynı Türkiye" dersiniz muhtemelen. O zamanların Türkiye'sindeki durumu gösteren, eleştiren bu film bugün çekilmiş olsa hiç sırıtmaz.
Daha sonra ev arkadaşım Taner geldi "Herşey Çok Güzel Olacak'ı" izleyelim dedi. O film yeniden izlenmez mi be!? Oturduk izledik. Yine çok güldük. Ama belli başlı karelerinde de içime bir şeyler oturdu. İki kardeşin eski fotoğrafının gösterildiği anlar, o sondaki çiçeklerin sotelenip Altan tarafından kendisini aldatanlara yağdırılması. Yine de "Herşey Çok Güzel Olacak". Filmi izlerken normal şekilde giden hayatınızın bir anda nasıl belalara karışabileceğini hissediyorsunuz. Sanki benmişim o maceranın içinde olan. Daha önce yaşamışım sanki. O kadar da samimi ve gerçekçi film. Oyunculuğuyla, senaryosuyla en iyi Türk filmlerinden bana göre. Selim Naşit'in performansı da enfesti.
-Sahtekarsın sen sahtekar, seni sildim defterden.
+Niye baba?
-Sildim, canım istedi sildim. Defter benim değil mi?
Bu da kesmedi bizi. Herşey Çok Güzel Olacak bana Ağır Roman'ı da anımsatır. Şöyle biraz bakalım diye açtık. Kapatamadık. Alemin delikanlısının raconlarına yeniden şahit olduk. "İnsanın en yakın arkadaşı tekerlek olur mu be!?" "Hep mi kötüler kazanır?" "Bu sefer kaybettin."
Kapanışı yapmak için de en uygun olanı seçtik bence. Masumiyet'in malum sahnesi. "Ama bu sefer başka güzel orospu."
Evet bir gece böyle sabah oldu işte. Yatıcam birazdan. Böyle karmakarışık bir yazı oldu, bu filmlerin üstüne. Ben de öyleyim şu an. Çok acaip oldum be. Çok.
*Bu filmleri yeniden izlemek, daha fazla bağladı beni sana.
26 Aralık 2010 Pazar
5 Dolar

Lise günleri gelince aklıma, bu da giriverdi devreye. Lise 1'deykendi yine sanırım, o zamanlar 5 dolara karşılık gelen bol sıfırlı Türk Liramı dolara çevirtmiştim bir döviz bürosunda; para biriktirmek amacıyla güya. Üstüne hiç koyamadım. Ama hiç eksiltmedim de o 5 doları. Hala saklarım, saklayacağım da. O 5 dolara nefes alamayacağım kadar muhtaç olana dek, o 5 dolarsızlık beni fakir edene dek.
Kim Kiminle Nerede
Murshill'den gelmiş talep.
"Bir kişi seçip onunla neler yapmayı sevdiğinizi yazın" Konu bu. Az önce de kim kiminle nerede ne yapıyor diye bir oyun vardı ya. Onu gördüm bir yerde. O oyunu oynadığımız üç kişiyle yeniden yapmak isterdim bunu.
Lise 1'deyiz. Arkalı önlü oturan 4 kişiyiz; kim, kiminle, nerede, ne yapıyor şeklinde oynamıştık. (Hani nasıl filan da eklenir ya buna ondan belirttim.) Adı İlyas, kendi güzel bi arkadaşımıza noktayı kendisi koysun diyerek başlamıştık yazmaya sırayla ben, Çağlar ve Mehmet. En son ne yapıyor kısmını yazmayı ona bırakmıştık. İlk 3 kısma ne yazacağımıza da karar vermiştik. Sırayla, "Çağlar İlyas'ı tarih dersinde" yazdık. Son olarak İlyas noktayı koyacak. İlyas da "zikiş zokuş yapıyor" yazmıştı. Kağıdı açtığımızdaki yüz ifadesi ve bizim yarılmamız. Ahahahah lan nerden hatırladım gülmekten yazamıyorum ya. İlyas, biz kahkahalarla gülerken "siz kendi aranızda kurguladınız, ne ibne adamsınız" diye bize söylenmişti, biz de "olm senin için fesat fiili oraya sen yazdın bize ne bok atıyon, aklın fikrin zikiş zokuşta" filan demiştik. Günün 6. dersinde olmuştu bunlar. Bu dersten sonra bi ders daha vardı. Bu ders bittiğinde İlyas kitapları toplayıp gitmeye kalkmıştı günün son dersi olduğunu düşünerek. O kadar bozulmuştu ki kaçıncı derste olduğumuzu bile karıştırmıştı işte.
Ah ulan be; ben bu 3 güzel adamla yeniden bu oyunu oynamak istiyorum ama ne mümkün. Bu ve benzeri oyunları hatırladım bunların üstüne de. O oyunlarla alakalı da yazarım ilerde.
25 Aralık 2010 Cumartesi
Seç, Beğen, İç


Hangisini, hangi çakmakla yakayım bilemiyorum. Daha 10 gün önce bu çakmakların yakabileceği 1 sigara bile yoktu önümde 2-3 gün boyunca. İnsanoğlu işte, ne oldum değil, ne olacağım demeli.
23 Aralık 2010 Perşembe
Abbas Güçlü ile Gubidik Bakış

Soru soran öğrencilerin büyük bir kısmı sanki karşılarında Hulki Cevizoğlu gibi ciddi bir adam varmışcasına sorular sordular. Neredeyse her sorulan sorudan sonra televizyonu kapatma isteği duydum ama oradaki kişi Şener Şen olunca elim varmadı. Ulan bulmuşsunuz Şener Şen'i karşınızda; siyaset, sendika, kpss, bilmem ne bok sorup duruyosunuz. Usta ortamı biraz daha keyifli hale getirebilmek için uğraştı ilk başlarda. "Taklidimi yapmak isteyen, skeç oynamak isteyen varsa gelsin buraya" dedi. çıkmadı kimse. "Siz anlatın, ben de sizlerden bir şeyler öğrenmek istiyorum" dedi. yine çıkmadı. Baktı yine olmuyor konuyu da kendi verdi; "Kızlarla erkeklerin birbiri hakkında ne düşündüğünü görelim" dedi. Onda da 2-3 kişi katıldı. Aralarda yine parazitler çıkıp siyasete girmek istedi. Sonunda o da bıraktı ortamı daha eğlenceli hale getirme çabalarını.
En sonda sorulan soruydu programın başından beri sorulmasını istediğim sorulardan biri. Kemal Sunal'la, Münir Özkul'la olan güzel bir anıyı dinlemek. O soruya da o an hatırlayabildiği bir anı olmadığını söyledi üstad.
Bir de bu bahsettiğim konular haricinde sorulan; beni ekran başında bildiğim tüm küfürleri etmeye teşvik eden sorular vardı. Şöyle ki.
"Kemal Sunal'ı özlüyor musunuz?". Çocuk soruyu sorduktan sonra; Şener Şen'in o an ki tepkisi, "özlüyorum tabi özlemez mi insan" demesi ve çocuğun "vay amına koyim ne saçma soru sordum lan ben" ifadesiyle yerine oturuşu gecenin de özetiydi.
Bir de 69 yaşındaki adama "Siz hiç aşık oldunuz mu?" diye soran bir hanım kızımız vardı ki zekasına hayran kaldım. Kaç saat düşündü acaba bunu sormak için!?
Tv'de Şener Şen olarak belki de senede bir bile görünmeyen Şener Şen programın konuğu ve siz Şener Şen'e soru sorabiliyorsunuz bu programda. Böyle de heba ediyorsunuz koca 2 saati ustayla. Şener Şen de 10-15 dakikada bir kaç dakikamız var diyerek uyandırmaya çalıştı öğrencileri ama nafile.
Saçma sapan sorular soran ve her soru sonrasında bi dolu küfürlerimi gönderdiğim öğrencilere de bundan sonra yapmamalarını tavsiyem; lütfen konuşmuş olmak için konuşmayın lan. Kafa açmayın. Nolur.
Abbas Güçlü için söyleyecek sözüm kalmadı zaten artık.
Bırak öğrenciler alkışlıyor zaten fazla fazla gereksiz fazlalıkta hatta. Bir de sen alkışlama eylemlerine katılma. Mikrofonun açıkken yaptığın alkış sesi bir an için, etin ete değme sesini çağrıştırdı istemsiz bir şekilde.
Öğrencilere "Şener Şen filmlerini izleyeniniz var mı aranızda?" sorusunu sordu. Yetmezmiş gibi bir de sıvıyor sonrasında toparlamaya çalışırken. "Birden çok kez izleyenler, izlemeye doyamayanlar" şeklinde. Üff çok pis koktu lan.
Dört güzel video'yla kapatayım da sinirim geçsin bari.
22 Aralık 2010 Çarşamba
Tembelliğime

Yaşanan bu son örnekten sonra daha geniş çaplı örneklere gelsin sıra. Arkadaşlarım arasında benden daha tembelini görmedim, benden daha tembel olduğunu iddia eden de olmadı zaten.
İlkokul 5. sınıftayken Anadolu Liseleri'ne giriş zamanı. Hani şu ilkokulun 5 yıl olduğu zamanlar işte. Biz onun son temsilcileriydik. O zamanlar dersaneye göndermişlerdi beni. Dersanenin verdiği Zirve dergisinin en arka sayfasında fıkralar, bilmeceler, bulmacalar olurdu. Annem ders çalış dedikçe geçer onları okurdum ders çalışıyomuş gibi yapıp. Annem de çalıştığımı zannederdi. Çocukluktan gelen bir şey benimkisi yani.
Üniversitenin ilk yılında yurttayız. İkişer kişilik odalarda kalıyoruz. Oda arkadaşım Emrah ve ben yataklarımızdayız. Gecenin kimbilir kaçıydı, yatacağız artık. Odanın ışığı açık ve ikimiz de üşeniyoruz söndürmek için. Emrah bana diyor söndür diye ben Emrah'a. Diretsem Emrah kalkacak ama aklıma bir fiki geliyor. Üst kattaki arkadaşımız Mustafa'yı arayalım diyorum ve arıyoruz. Uyumuş garibim; "noldu" diyor hafif ayıldıktan sonra telefonda. "Az bizim odaya gelsene" diye çağırıyorum. Geliyor odaya yine "noldu" diyor. "Şu ışığı kapatsana" diyoruz utanmadan. "Hay sokim size" diyip kapatıp gidiyor. Işığı kapatıp gitmesini uyku sersemi olmasına bağlıyorum. Sabah intikamını alıyor o ayrı.
Taha'yla beraber kaç gece ders çalışmak için uğraş verdik kimbilir. Taha'lara her gidişimde elimde notlarla giriyordum. Bilgisayarın başına oturuyorduk önce, nasılsa çalışırız diye. Youtube'u açtığımız anda o gecenin yalan olacağı da kesinleşmiş oluyordu tabi, video'dan video'ya atlamakta üstümüze yok. Gece 3-4'e kadar öyle takılıp duruyoruz sonra ben o getirdiğim notlarla geri dönüyorum. Boşuna taşımış olduğum notlara bakıp sövüyorum. Sabah erkenden okula gitme kararı alıyoruz gece ben onlardan çıkarken. Sabah okula gittiğimizde Taha çalışma çabası içinde oluyor, bana da "bak olm sen de işte şuralardan çıkcakmış" diyor. Benim anlık tepkim "Ammaaaaaaan pırrrtttt". Taha şimdi askerde. Bir ara çarşı iznine çıkınca okursun umarım. Kardişim.
Egemen lise sonda gelmişti bizim sınıfa 5.00 ortalamayla. Eğer bizim sınıfa gelmiş olup da benim yanıma oturmamış olsaydı şimdi daha iyi bir üniversitede okuyor olabilirdi. Eskişehir'e yanına gittiğimde oradaki arkadaşlarına beni "Size hep bahsettiğim arkadaşım vardı ya, benim böyle tembel olmamı sağlayan, dünyanın en tembel adamı" diye tanıtıyor. ÖSS sürecine son hızla giriş yapmış olan Egemen'in de hızını kesiyorum. Okulda derslerden kaçmalar, derslerde bahçede top oynamalar Egemen'in tattığı zevkler oluyor.
Yazma orucuna giren Ersin'e de benim tembelliğimle alakalı bir şeyler yaz dedim. 61 günü doldurmadığını söyledi. Ufak tefek söylediklerini ben derleyeyim bari. Mesela ben yatağımı toplamam hiç, akşama nasılsa açıp onda yatıcam diye. Bunun üzerine Ersin bana baya sövmüştür "Adam ultra tembel" şeklinde başlayan cümlelerle. Odamın dağınıklığı hakkında da şunu dedi; "aq senin eski kuşlar ölse üç ay bulamazdın cesedini öle bi yer."

Tema Değişikliği
21 Aralık 2010 Salı
Guitar Hero


20 Aralık 2010 Pazartesi
Yol Hikayeleri #5

Bu kadar kısa zaman içinde bir yenisinin olacağını ben de beklemiyordum vallahi. Çok sıradan başlayan yolculuk, Harem'de yanıma oturan Osman amca sayesinde anlatacak bir şeyler çıkardı ortaya. Aslında pek de mühim değil ama o ilk diyalog ilginçti.
Koltuğun arkasındaki televizyonu açmaya çalışırken ben ayarlıyım dedim, açtım istediği kanalı Osman Amca'ya. Sonra "nerelisin?" diye sordu bana "aslen Trabzon ama doğma büyüme Düzce" dedim her zamanki gibi. Öğrenci olduğumu söyledim Kayseri'de. Kendisinin de 1 ay izni olduğunu söyledi ben de memlekete gidiyorum işte dedi. Sonrasındaki diyalog;
- "Ne izni ki bu 1 ay?" dedim.
+ "Liglere ara verildi ya futbolcu benim oğlum. "dedi.
Amatör takımlarda mı oynuyo ki oğlu acaba diye düşünüp "hangi takımda" diye sordum.
+ "Fenerbahçe'de" dedi.
- "Altyapı'da mı oynuyo."
+ "Yoo A takımda"
- "Mehmet Topuz mu?"
+ "Evet."
- "Hadi ya." dedim şaşkınca.
Ulan bişeyler sorsam ama ne sorsam, aklıma da bişey gelmiyo. Şu Beşiktaş'a transfer olacakken Fener'e gitmesi hakkında konuştuk biraz. Osman Amca Galatasaray'lıymış öyle dedi. O transfer zamanında yapmış oldukları açıklamalara göz attım bugün. "Ailecek Beşiktaş'lıyız" demişler o dönem. Daha sonrasında da "Beşiktaş formasını Mehmet'e zorla giydirdiler" diye açıklamalar gelmiş. Mehmet Topuz'un da Galatasaray'lı olma ihtimali kuvvetli yani.
Transferin gerçekleşmesini de şöyle anlattı; "Benim villaya helikopterle geldi Aziz Başkan sabah 10'da, öğlen 1'de de aldı gitti Mehmet'i." Villasının adını bir kaç kez daha duydum konuşurken ara ara. "Aston Martin Villa" bu boru değil.
Kayseri'de bir arkadaşımı sordum kendisine; baya iyi futbol oynayan ama zamanında süper amatörde oynarken kendisine gelen 100.000 TL'lik transfer teklifini hocasına "gidiyim mi hocam" diye sorup "gitme" yanıtı alınca gitmeyen arkadaşım; Ufuk'u sordum. Genç oldukları zamanlarda bi Mehmet Topuz bi de Ufuk çok iyi olacaklar deniliyormuş duymuşmuydunuz dedim. Evet duymuştum dedi. Ah be Ufuk sen olacaktın belki de onun yerinde.
Ara ara ufak tefek muhabbetlerle geçti yolculuk. Dahası da var da burada anlatmıyım herşeyi. Uçakla gitmeyiş nedenini de kışın sisten dolayı inişin geciktiğini belirtip, havada beklemekten korktuğunu ima etti.İndiğimizde 4 tane büyük bavulu olduğunu gördüm. 1 ay için 4 bavulu sadece kendisi getirmiş! Aradı Mehmet'i, gelip onu almasını beklerken ben de servise doğru yol aldım iyi günler dileyip. İki de çayını içtim molada. Ziyade olsun Osman Amca.
15 Aralık 2010 Çarşamba
Size De Oluyor Mu?

Yazacak şeyler tükenir mi acaba düşüncesi, korkusu?
Günler geçtikçe ve yazdıkça yazacak şeylerin tükenmediğini farkedişimiz.
Bu aslında şu değil mi peki? Nasıl ki yaşadıkça yeni şeyler öğreniyoruz hayattan, yeni şeylerle karşılaşıyoruz. Zaten her günümüz aynı olsaydı, öğrenecek başka şeyler olmasaydı, düşünemeseydik ne kadar yaşanır olurdu hayat? Yeni filmler çekilmeseydi, yeni kitaplar yazılmasaydı, yeni şarkılar yapılmasaydı, sevdiğiniz her şey için düşünün yenileri olmasaydı; nereye kadar eskilerle idare edebilirdik, ne kadar daha onlarla alakalı konuşurduk?
Yeni filmler çekiliyor, yeni kitaplar yazılıyor, yeni şarkılar çıkıyor, yeni futbol yıldızları doğuyor. Tüm bunlar nasıl oluyorsa, bizler de yaşadıkça yazacak şeyleri buluyoruz sürekli.
Devamı olmayan, devam etmeyen şeyleri ne kadar az hatırlıyoruz mesela?
Hayat devam ediyorsa ve biz bu hayatı yaşamak zorundaysak, yaşamak istiyorsak keyif alarak yaşamayı da bilmeliyiz. Kendimize göre keyifli olması yeterli tabi.
14 Aralık 2010 Salı
Olasılıksız İstatistik
Görüldüğü gibi Özgeçmiş sayfası çocuğu koymuş durumda. Şimdi birşey demek istiyorum izninizle. İşe mi alcaksınız lan? Ne bu özgeçmiş merakı? Bir de onu okuduktan sonra diğerlerine bakma gereği de duymuyor insanlar zaten. Heyecanla bakıyor adam aradığım CV bu olabilir diye, sonra hayal kırıklığına uğrayıp gidiyor.
Peki ya M.V.A.B. sayfasının en az tıklanan olmasına ne demeli. Ulan bir gizem var orda. MFÖ o albümü çıkaralı kaç sene olmuş. Kaçınız hatırlıyor onun "mazeretim var asabiyim ben" olduğunu. Tamam yazı çok dandik bir yazıydı, hiç okunası değildi, boşa okunacak bir şeydi ama. Bir tıkla gizemi gör, ikinci cümleden sonra kapatırsın. Mergiz sen tıkla bari, adına uysun!
"İstatistik ve Olasılık" 1 ve 2 derslerini toplamda 6-7 kez almışımdır. Birinde 94 vize 41 finalle kalmıştım hatta. Ama geçerken de ikisini de BA ile geçtim. GANO'mu 1.88 gibi yüksek bir değerde tutan derslerdir bunlar. O yüzden İstatistik ve Olasılık iyidir. Olasılıksız diye; bir şey yoktur, kitap vardır. Güzel kitaptır(Evet okudum, okuduğum 6-7 kitaptan birisi). Bir gün M.V.A.B en çok tıklanan olacaktır.
13 Aralık 2010 Pazartesi
Yol Hikayeleri #4


10 Aralık 2010 Cuma
İstanbul Huniversitesi
Yarın bir aksilik olmazsa Ekşi Sözlüğün İstanbul Huniversitesi zirvesinde olacağız Ersin'le. Gidecek olanlar varsa karşılaşırız belki.
Detaylı bilgi için tıkla;
9 Aralık 2010 Perşembe
Yolculuk
Yol Hikayeleri #1
Yol Hikayeleri #2
Yol Hikayeleri #3
8 Aralık 2010 Çarşamba
Mar Adentro
-Kaçıp gidemiyorsan ve kesin bir biçimde başkalarına bağımlıysan gülerek ağlamayı öğreniyorsun.
Ve hazır aptalca şeylerden bahsetmişken, yakında gelip bana yardım elini uzatacağın umuduyla, yazdığım şeyler üzerinde bazı düzenlemeler yapıyorum. Şimdilik, yeğenim Javi onları bilgisayarına kopyalayarak bana yardım ediyor. Bunun dışında, hayat aynı şekilde devam ediyor, biliyorsun.
Manuela bütün bir ayı, beni sarmalayarak geçirdi. Böylece önümüzdeki yıl hastalıklar beni savunmasız yakalayamayacak. Javi, büyükbabasıyla dalaşmayı sürdürüyor ve ben de onlar birlikte daha fazla zaman geçirsinler diye bazen ufak tefek işler uyduruyorum.
Bu ay bazı arkadaşlar ziyarete geldi. Bir kısmı bunu 25 yıldır yapıyor. Ve bu beni her seferinde şaşırtıyor. Bana kendi hikayelerini anlatmaktan keyif alıyorlar.
Rosa'yı hatırlıyor musun? Konserve fabrikasındaki kız. Sanırım burayı bir çeşit sığınak gibi görüyor. Bir gün elbiselerimi değiştirmede Manuela'ya yardımetmek istedi ve bu bir münakaşayla sonuçlandı.
Bir kez daha emin oldum ki, hep birilerine bağımlı olduğunuz zaman, mahremiyet diye bir şey kalmıyor. Evet. Sen buradaki varlığınla beni mutlu edinceye kadar, küçük krallığımın düzenini muhafaza edebilmeyi umuyorum.
Kucak dolusu sevgilerimle...

Sevgili Ramon...Lütfen mektubunu yanıtlamakta bu kadar geciktiğim için beni affet. Ama doktorlar, bilgisayar kullanımımı, ve genel olarak da, bacaklarımı kullanmadan yapacağım tüm aktivitelerimi sınırladılar. Yeniden yürüyeceğimin garantisini veriyorlar ama davana devam etmemem gerektiğini söylüyorlar.
Fizyoterapi odasında kocaman bir pencere var. Bazen, oradan atladığımı ve senin gibi, Barcelona üzerinden uçtuğumu hayal ediyorum. Denize varıyorum ve yalnızca o sonsuz ufuk çizgisini görebildiğim yere kadar, uçmaya devam ediyorum. Ve bir düşün, ne kadar aptalım, sen de Corunna'dan aynı şeyi yaparsan, tekrar dünyayı dolaşabileceğini ve sonunda gezegenin bir yerlerinde birbirimizi bulacağımızı varsayıyorum. Özgürlükten ve mahremiyetten yoksunluk konusunda seninle aynı durumdayım. Bu konuda sabırlı olmaya çalışıyorum, en çok da büyük bir özveriyle benimle ilgilenen kocam için. Ama bir yandan da, bu tembelliğe alışmaya çalışıyorum. Bana verilenlere yalnızca minnattar olabilirim, çünkü bunları kabul etmekten başka çarem yok. Umarım birkaç ay içinde seni görebilirim. Ve böylece sana kitabında yardım etme sözümü tutabilirim. O zamana kadar, teşekkürlerimi ve kucak dolusu sevgilerimi kabul et.

Ramon'un yeğeninin arabanın kapısını çaresizlik içinde kapattığı ve sonra arabanın peşinden koştuğu sahne. Nasıl ağlatmasındı.
7 Aralık 2010 Salı
Yorumlu Yorumsuz
İlgilenenler için twitter hesabı kendisinin.
İlk zamanlar şu yazdıklarıyla yine şahsımı dumura uğratmayı başarmıştı:
Bir yazın yanına üç sıfır ekleyin. Sıfırlardan birisi zeka ve kabiliyet, diğeri bilgi ve eğitim, sonuncusu birikim ve tecrübe olsun.
Bulduğunuz 1000 sayısından biri silerseniz kalan üç sıfırdır. Bir anlam ifade ediyor mu? Hayır. Öyleyse bir (1) size göre ne olmalıdır?
Yahu şaka maka bu adam Türkiye'de en çok oy alan 3. partinin genel başkanı.
Bunlar da bonusları olsun:
Ganalizasyon
Coğrafya'da arasak bulamayız
6 Aralık 2010 Pazartesi
Deli Saçması
Ne gidebiliyorum, ne de bu kahrı çekebiliyorum.
Mar Adentro'yu izlicem şimdi. İyi gelmeyeceğini bile bile.
Sana verebileceğim tek şey sevgim. Kendinden böylesine nefret etmiş biri olarak tezat gözüküyor bu değil mi? Belki de sana da bana da lazım olan şey bu. Sevgi.
5 Aralık 2010 Pazar
En Gıcık Aldığım Şeyler #2 Belediye Otobüsleri

Neresinden başlayacağıma karar veremiyorum. Beynime random komutunu yolladım ve ilk gelenle başlıyorum.
Öncelikle bu otobüslerin hayattan çaldığı zamanı ele alalım.
Hiç azımsanmayacak bir zamandır bu. Matematiksel hesabını yapamıyorum ama zaten önemli olan da işin psikolojik boyutu. Psikolojik olarak ömrümün yarısını yemişlerdir. Şöyle ki;
---otobüslerin hayattan çaldığı zaman---
otobüse binilecek yere yürüyerek gidilen süre
+
otobüsü bekleme süresi
+
otobüsün dolu geçmesi nedeniyle ikinci bir otobüsü bekleme süresi
+
otobüsün içinde geçen süre
+
otobüsün kalabalık olmasının verdiği gerginlik(süre değil ama çok etkili bir etken, sonuçta ömür yiyen bi durum)
+
otobüsten indikten sonra gidilecek yere yürüyerek gidilen süre
=
ömrümün yarısı
---otobüslerin hayattan çaldığı zaman---








4 Aralık 2010 Cumartesi
Eften Püften Başarılar #2
Bir arkadaşımın ve kendimin notuna bakmak için hocanın odasına gittim. Önce arkadaşımın kağıdını buldu hoca, gösterdi çok kötü bu kağıt dedi. 35 almış arkadaşım. "Aslında bu 5 puanlık kağıt, herkesi 30 puan öteledim" dedi. Öyle diyince oh dedim en azından 30-40 aldım heralde. Benim kağıdı çıkardı 15(yazıyla on beş). Orda bakarken bişey demedim. "Hani 30 puanım nerde hocaaaa!" diyemedim.
Sınıfta derste notları okurken yine herkesi 30 puan ötelediğini söyledi ve sırayla okudu. Beni söyledi 15 diye. -15'lik kağıt vermişim dedim. Sınıf güldü. Ben güldüm. Hoca güldü. Anam ağladı.
Sometimes There Is A Maaaan
Pearl Jam - Once eşliğinde.
Bir zamanlar ben;
Hiç küfür etmezdim. Edenleri duyunca da içimden "töbe töbe" der dururdum onların yerine. Tam bir Fırat durumu. Artık tabiri caizse küfürle imza atıyorum.
İlyas Salman'ın filmde ezilmesine ağlamıştım.
Sometimes there is a maaaaan diyip duruyordum. Hala arada der dururum kendi kendime.
10 yaşındayken uykudan uyandığımda tuvalet yerine yanındaki dış kapıdan çıkıp merdivenlere işemiştim. O günden beri uyurken tuvalete kalkmıyorum.
Testlerde başarılı olur, yazılılarda sıçardım. Vize ve finallerde sıçmaya devam ediyorum. Uzun zamandır test sınavına girmedim. Durum nedir bilemiyorum.
2 Aralık 2010 Perşembe
Birinci Yıl, İkinci Blog

Geçen yıl bugün, blogun ilk postunda "Başlıyoruz yazmaya. İçimizde ne varsa. Herşeyle alakalı.." diyerek başlamışız yazmaya. Yeri geldi, eğlenceli, gülünç şeyler çıktı ortaya, yeri geldi hüzünlü şeyler. Saçmaladığım da oldu çok. Yazdıkça daha da çok sevdim yazmayı. Ortaokul ve lisede kompozisyonlarda çakan, hiç kitap okumayan biriydim ben. Artık kompozisyon yazmamı isteyen bir hoca yok. Kitap okuma kısmı ise hayatımın bir başka döneminde olacak diye ümit ediyorum. Tüm güzel şeyleri de aynı anda tüketmemek gerek diye de kendimi avutuyorum.
Yeni bir blog daha açma düşüncem vardı. Futbol ile alakalı. Blog okumaya, takip etmeye futbol bloglarıyla başlamıştım. Buraya futbolu karıştırmamaya çalıştım olduğunca. Artık tamamen soyutlanmış olacak buradan futbol. Belki tek bir yazı yazarım Emrah'ın istemiş olduğu konuda.
Neyse efendim yeni blogun adresini de verip kaçayım. İlgili olanları beklemekteyiz. Gojko Kacar.
Panda Ronaldo
1 Aralık 2010 Çarşamba
Kardeşime.. Yıllık Yazısı

Fatih'im. Bir çok özelliğin bana benzedi. Abin bu kadar örnek alınacak birisi değil. Hayatının bu seneye; liseyi bitirene kadar ki kısmı fazlasıyla benziyor benimkine. Farkı çok büyük bir acıyı yaşadığımızda sen benden çok daha erken yaştaydın. Hayatının geri kalan kısmı benimkine benzemeyecek, benzemesin sakın. Doğruları yap, kendi doğrularını yap, ama bunları yaparken bir değil bin kez düşün. Başarılı olmak için çalış, pes etme hiçbir zaman. Ben her zaman bunu yapabilmen için destekçi olacağım sana. Birşeyleri yoluna sokabileceğim günü bekliyorum sabırsızlıkla. Sana ve ailemize faydalı olabileceğim günü. Sana kendimden çok daha fazla inanıyorum.
Senden bir isteğim daha; 10 Temmuz günü bir odada sadece ikimiz varken salya sümük, hüngür hüngür ağlamıştık ya, o günü hiç unutma, o günün bizi ne kadar önemli bir sorumluluğa doğru yönlendirdiğini hiç unutma, hayatında atacağın her adımı o günü hatırlayarak at.
Abi'n.
30 Kasım 2010 Salı
Eften Püften Başarılar #1
Bir Zamanlar
Bir zamanlar yaşadığımız güzel anlar vardı. O anlar anılar olarak yer etti zihnimizde. deepblueeagle göndermiş bunun hakkında yazmam için. Konu tam olarak şöyle; "Şimdi sizden anılarınızla, anılarınızın değeriyle ve onları yüklediğiniz eşyalarla ilgili bir yazı yazmanızı istiyorum."
İyi ya da kötü olsun anılar değerlidir bence. Bizlere bir şeyler katmıştır hepsi. Her yaşanılandan bir şeyler almışızdır, bu sayede de büyüyoruz zaten. Yaşayarak ve öğrenerek büyüyoruz. Önemli olan ilerde bir gün geçmişi düşünürken, anıları hatırladığınızda size ne kattığıdır, neler hissettirdiğidir ve hala aynı şeyleri hissettirebiliyor olmasıdır. 10 yaşında var yokum. Uzungöl'de futbol oynamıştık oraya bizim gibi gezmeye gelen kişilerle. Adamlar benim için "bi yerde oynuyo mu altyapıda filan" diye sormuşlardı. Bu güzel hatırlayacağım bir anıydı. Şimdi bunu arkadaşlarıma anlatırken "ulan futbolcu olabilirmişim işte bak o yaştayken sormuşlar bana hey gidi" diye iç geçiriyorum.
5. sınıfta dersanedeyken olan bir anı var bir de.(Evet 8 yıllık ilköğretime geçilmeden önceki son nesildenim). Ben o zamana kadar baya cırcır konuşan, sürekli sorular soran bir çocuktum. Öğretmenim de Hasan'ı susturamıyoruz derslerde dermiş anneme toplantılarda. Neyse dersanedeydik dedim ya, orada bir çocuk vardı yeni tanıştığım, benim muhabirvari sorularımdan sıkılmış olacak ki "sen ne kadar çok soru soruyorsun ya?" demişti bana. Benim şimdiki, yeni tanıştığım kişilere karşı sessiz, ilk başlarda fazla soru sormayan yapımda bu anının da etkisi var. Hani psikologlar çocukluğuna inerler ya insanın. Bu da o hesap, ben bedavaya indim çocukluğuma. Bu da aslında kötü bir anı gibi gözükebilir bazılarına. Ama çok konuşup, boş konuşan ve kafa açan çok insan tanıdım. Belki bu gerçekleşmemiş olsa ben de onlardan olacaktım. Olmazdım diye düşünüyorum ama yine de çok fazla konuşmayı sevmiyorum. Gerekmedikçe, ihtiyaç duymadıkça. Ben böyle diyorum ya sessizim, fazla konuşmuyorum filan. Siz de beni hiç konuşmayan biri zannedeceksiniz. Arkadaşlarımın yanında gayet şakıyorum yahu yanlış anlama olmasın.
Gelelim eşyalara. Bununla alakalı da iki anı. Birincisi; 17 Ağustos ve 12 Kasım depremlerinde üzerimde o zamanlar yeni almış olduğum Bayern Münih forması vardı. Lanetli forma, lanetli takım!

Bir diğeri ise bu sene Mayıs civarında 2 ay İş Etüdü görevlisi olarak çalıştığım fabrikada giydiğim önlük. Önder'le beraber Yaşar Usta olmuştuk o dönemde giydiğimiz önlüklerle. İşçilere her yerde değer verilmesini istiyorum. Yaşar Usta'yı seviyorum. İşten ayrılırken de önlüğün bende kalmasını istedim kendisine bağlı çalıştığım Mühendisten. O da kırmadı sağolsun. Ömrümün sonuna kadar saklayacağım bu önlüğü.
Eşyadan da araca atlıyım. Orada çalışırken yine, forkliftle yolların kralıydık be!

Bu konu hakkında yazmasını istediklerim ise;
Şirö
Macchu Pichu Kaymakamı
crazywomenrosemary
imgelemge*
29 Kasım 2010 Pazartesi
Babamın Ardından #2

Başlamışken bunları da yazayım. İlerde bir daha girmemeye çalışırım bu konuya.
Evet hep bir yanım eksik. Çok özlüyorum. Bazen onun yanına gitmeyi isteyecek kadar çok özlüyorum. Bazen dışarda bir yerlerdeyken gördüğüm 40-50 yaş civarındaki adamlar beni inceliyormuş gibi görünüyorlar gözüme. Hani güzel gözlerle bakan adamlar olur, umutla bakarlar size, öyle. Acaba diyorum bu babam olabilir mi? Beni gözlemlemeye, görmeye gelmiş olabilir mi başka birinin görünümünde?
Rüyalarımda görüyorum bazen. Bir keresinde babam oturuyorken kucağına yatmışım ben de. Evde birileri var sohbet ediyorlar. Sohbet arasında başımı okşayıp "ee sen nasılsın oğlum" diyor rüyamda. O kadar mutlu oluyorum ki o an. O anı yaşayabilmek için neler neler feda edilir.
Hep bir yanım eksik. Babasıyla arası çok iyi olan, babasıyla arkadaş gibi olanlara çok özenirdim eskiden beri. Ben babamdan para istemeye çekinirdim. Hep anneme söylerdim, annem de "babana söylesene oğlum niye çekiniyosun, korkuyosun. Baban öyle sert biri değil ki" derdi. Sonra annem gider babama söylerdi ya da ben kısık bir sesle söylerdim, babam da "niye sen söylemiyosun oğlum" derdi. Hafif bir tebessüm olurdu yüzümde buna karşılık, bir de dudaklarımda "bilmiyorum ki" diyen bir ifade. Otoritenin sağladığı bir şeydi bu da sanırım.
Babamla herhangi bir şey hakkında, herşey hakkında şöyle uzun uzun sohbetlerim olamadı. Ben de babam gibiyim. Sessizliğim, sakin oluşum babamdan bana miras kalanlar. Hep ilerde bir gün o muhabbetleri yapacağımızı düşünürdüm. Şimdi bunun eksikliğini hissediyor oluşum ve bir daha böyle bir imkanımın olamayışı..
En küçük kardeşim 10 yaşında. 20'sine geldiğinde belki de hayal meyal hatırlıyor olacak babamın simasını. Kardeşimin 10 yıl sonraki halini yaşamış olan bir arkadaşım vardı. Bir gün bunlardan bahsederken söylemişti bana, fotoğraflar olmasa hatırlayamayacağım diye. Hayatınızda unutamayacağınız bazı anlar vardır. Bu da onlardan biriydi işte. Kardeşimin, kardeşlerimin ve annemin durumu, bir de bu durumlara onların yerindeymişim gibi bakışım olayın bir başka boyutu. Kendi yaşadığım acının, pişmanlığın yanında bir de onların olduğu durumların verdiği acı. Bunlara karşılık olarak benim yapmam gereken bir çok şey varken bunların altında ezilişim, hiçbir şey yapamayışım. Her şeyi erteleyişim.
Eskiden babası, annesi veya yakını ölmüş olan birisinin o durumunu ilk öğrendiğim anlarda bocalardım, ne diyeceğimi bilemezdim, ellerim titrerdi. Şimdi bunu okurken bunları yaşayanlarınız oluyor biliyorum. Benim o zamanlar da yaşadıklarımı yaşayanlarınız. Her ne derseniz diyin karşınızdaki insana, bir çoğunuzun yorumlarda ifade ettiği gibi diyecek çok da fazla bir şey yok gibi geliyor. Ama bir şeyler söylemek de bazen yalnız olunmadığını hissettiriyor insana.
Sizler benim gibi yaşamayın bunları, benim gibi hissetmeyin. Eğer ilişkileri iyi olmayanlarınız varsa bir şeyler yapmak için çabalayın hala geç olmadan. Muhakkak bir yolu vardır bunu yapabilmenin. Böylesine bir pişmanlıkla yaşamak tahmin edemeyeceğiniz kadar zor ve kötü. Yaşayan bilebilir sadece. Pişmanlık duyduğum çok şey olmuştur belki hayatımda. Ama bu, diğer tüm pişmanlıkların hepsinin toplamından daha fazla. Tekrar ediyorum kimse böyle yaşamasın, benzer şekilde olanları görmek, duymak çok üzer beni. Ölüm bu elbette yaşayacağız, kimimiz, gidenlerin arkasından üzülecek, kimimiz gittiği için geride bıraktıklarını üzecek. Ama böylesi..
Ne dersiniz kardeşim 10 yıl sonra hatırlayabilecek mi babamın simasını?
Bu hayat bu kadar düşünmeye değer mi?
28 Kasım 2010 Pazar
Babamın Ardından
İşte o yazı.

Ameliyatın olacağı günden önceki gece amcamlarda kalırken amcam, eniştem ya da yengem bir laf etti. İlk orada yandı içim durumu hala bilmememe rağmen. Laf şuydu: bundan sonra çalışmazsa en fazla 1–2 yıl yaşar. Duyduğum an delirdim ama sesimi çıkaramadım, inanamadım başka birinden bahsediyorlardır herhalde dedim. Oğlunun yanında bunları söylemezler dedim. Söylemişler maalesef hem de fazla bile söylemişler. Dedikleri kadar yaşabilseydi babam… Sabaha kadar uyku tutmadı. En yakın arkadaşıma senin baban için bundan sonra çalışmazsa en fazla 1–2 yıl yaşar deseler o kişilere ne yapardın diye mesaj gönderdim. Sonra cevabını görmek istemediğimden telefonu kapattım dayanamadım. Oradaki herkese bağırıp çağırmak istedim, tek kelime edemedim.
Bir başkası da şunu demiş kaybettikten sonra öğrendim: bu adamı ameliyat ettiler ama bu adam yaşamaz.
Ameliyat günü geldi çattı. Ameliyata girdi babam ve 5 saat sonra bitti ameliyat. Ameliyattan sonra midesinin ve dalağının alındığını söylediler. Yine uyanamadım hala basit bir mide ameliyatı olduğunu sanıyordum. Öyle diyorlardı pek saygıdeğer büyüklerimiz merak edecek bir şey yok diyorlardı. (Ama arkasından konuşurken ne kadar da rahat konuştular.)
Hastanede sıkıldığımdan İstanbul’daki arkadaşlarımın yanına gittim. Hastanede durup da ne yapacaktım diye düşünerek. Nasılsa pek önemli olmayan bir şeydi ya. Öyle dediler ya, öyle sanıyorum ya…
Birkaç gün sonra da Düzce’ye döndük. Babam da yavaş yavaş kendini toparlamaya başladı. Kalkıp yürüyebiliyordu artık, iyileşmişti yani.
Okulun 2. dönemi başladı ve yeniden Kayseri’ye gittim. İlaç tedavisi için İstanbul’a gideceklerini söylemişti annem. O zaman bile uyanamadım durumun ciddi olduğuna. (İlaç tedavisi işte kemoterapi.)
Yaklaşık bir ay sonra da amcamla konuşurken kemoterapi olduğunu kaçırdı ağzından. Kaçırmasa daha çok uzun zaman bilmeden geçecekti günler. Evet, kanserdi babam mide kanseri aynı babası gibi, yani dedem gibi. Annem da bilmiyormuş, İstanbul’a gidip hastanede kemoterapi lafını duyana kadar kanser olduğunu. İnsan başına gelmeden anlayamıyor işte. Biraz da yakıştıramıyor. Öğrendikten sonra ilk fırsatta gittim Düzce’ye babamın yanına moral olması için. (Moral kanserin en büyük ilacı diyorlar ya. O seni götürmeye kararlı olduktan sonra moralin de önemi kalmıyor. Sadece moralle olsaydı babam 10 kez yenerdi kanseri.)
Durumunu soruyordum korkarak, hep iyi olduğunu testlerin çok iyi olduğunu söylüyorlardı. Zaten ameliyatta tamamen temizlediler, yeniden ortaya çıkmasın diye de ilaç tedavisi uyguluyorlar diyorlardı. 6 ay sonra tamamen atlatacak diyorlardı. Evet, 6 ay sonra tam 6 ay sonra göç etti. Onlar da doktorların yalancısıydı aslında. Çok ümitli değillerdi belki ama doktorlar öyle dedikçe onlar da ümitleniyordu. Bense kesinlikle iyileşeceğini sanıyordum.
Genel olarak babamla çok fazla konuşan birisi değildim. Babam da fazla konuşan birisi değildi. Ben de ona çekmişim herhalde sessiz bir yapım var çok. Hastalığından sonra babamın yanına gittiğim zamanlarda bile çok fazla konuşmadık babamla. Düzce’ye gittiğim de vaktimin bir kısmını gündüzleri arkadaşlarımla geçiriyordum. Akşam olunca da biraz babamın yanında durup bilgisayarın başına gidiyordum. Ve bir keresinde annem “gel oğlum babanın yanında otur biraz sonra ararsın da bulamazsın babanı” dedi. Der demez ağlamaya başladı kaçtı. Ben de çok kötü oldum o gece. Ama ölümü hiç yakıştıramadım genç yaştaki babama. Hiçbir şey olmayacak diye ümit ve dua ettim hep.
Derken Haziran geldi. Babamın radyoterapi tedavi süreci zamanı geldi. Bu tedavi de bittiğinde bitecekti, kurtulacaktı atlatacaktı hastalığı. Öyle biliyorduk hep. Ben de bu sürecin başlangıcında okulun bitmesiyle beraber İstanbul’a gittim. Sapasağlam dimdik ayaktaydı babam bir rahatsızlığı yokmuş gibi. Hatta birkaç akşam beraber gezmeye gittik İstanbul’un güzel manzaralı yerlerine.
Babamın yanında 4-5 gün kaldıktan sonra Kayseri’ye staj yapmak için geri döndüm. Stajın dışında yaz okuluna da gidecektim bu yaz.. Yaz okulunun başlayacağı sabah amcamdan bir telefon geldi. Amcam babanın durumu ağırlaştı Düzce’ye fakülte hastanesine götürüyoruz dedi. Kendimi kaybettim soramadım neden İstanbul’dan Düzce’ye götürüyorsunuz ki diyemedim. Apar topar çıktım evden hayatımın en zor yolculuğunu yaptım. Düşününce Düzce’ye gelmesinin 2 nedeni var ya kaybettim, ya da ümidi kestiler geri gönderdiler dedim. En azından 2. ihtimalin olmasını istedim. Son 1 kez görebilmek için. İyi ihtimale bakar mısınız; iyi ihtimal son bir kez görebilmek… Ama olmadı son bir kez göremedim babamı hayattayken. Cansız yüzünü görebildim sadece, yüzünde hafif bir gülümsemeyle veda etmiş. Belki de tek tesellim son gülümseyişini görmek oldu.
Ve artık geriye fotoğraflar kaldı. Onlara bakıp ağlamak, bakıp inanamamak kaldı geriye.
Ve son söz;
Harcanmış zamanlar geri gelmiyor. Babamı görmeye gittiğimde bilgisayar başında harcadığım zamanlar geri gelmiyor. Ve artık böyle harcayabilecek zamanım yok. Çünkü babam yok artık.
Eski günlerden çaldığın o anı düşlerken, solmuş resimlerde cansız yüzleri izlerken
Ağla
Wasted moments won’t return and we will never feel again.
One Last Goodbye
29.09.2007 - Hasan Ayvenli
26 Kasım 2010 Cuma
Sordum Sarı Çiçeğe
Bu mim olayının kaynağını araştırayım diye uğraştım. Kim çıkarıyo bu mimleri kim kim kim? 20-30 civarında blog gezdim. Yok arkadaş ulaşamadım. Vay arkadaş!
Gamze ve springoss sen bi cevap veriver bunlara dediler geldim. Ulvi bir insan olarak cevaplıyorum.
1.En sevdiğiniz kelime:
Dönem dönem değişir bu kelime. Bu aralar; "Gahroldum". Hoşunuza gitmeyen birşey olduğunda Gah kısmını kabaca yumuşatmadan söyleyin. Çok eğlendiriyor.
2.Nefret ettiğiniz kelime:
Para.
3.Ne sizi heyecanlandırır.
Arkamdan bir köpeğin koşturması.
4.Heyecanınızı ne öldürür:
Köpeğin peşimi bırakması.
5. En sevdiğiniz ses
Tulum sesi.
6..Nefret ettiğiniz ses:
Yaprak Dökümündeki Hayriye Hanım'ın sesi.
7.Hangi mesleği yapmak istemezsiniz:
Satış&Pazarlama. Yalaka ibneler!
8.Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz:
Horon oynayabilme yeteneğimin olmasını çok isterdim.
9.Kendiniz olmak istemeseydiniz kim olmak isterdiniz:
Kendim olmayı çok isterdim. İlla da biri olacaksam,; 20'li yaşlarda Fatih Tekke, 30'lu yaşlarda Deniz Yılmaz, 40'lı yaşlarda Guy Ritchie.
10.Nerde yaşamak isterdiniz;
Yer adı vereceksek Barcelona diyim buna. Denize kıyısı bulunan herhangi bir yer de olabilir.
11.En önemli kusurunuz:
Harika yaptığım pilava tuz atmayı unutmak. Daha bir kere unuttum ama çok önemli bir kusur.
12.Size en fazla keyif veren kötü huylarınız:
Hiç çalışmadığım dersi geçmek. Acaip haz veriyor. 2-3 alışta geçiyorum ama tarif edilemez bir keyfi var.
13.Kahramanınız kim:
Alexander Supertramp
14.En çok kullandığınız kötü kelime:
Boş yere sövdürmeyin beni işte. PES'le alakalı yazıda yazdık bunları.
15.Şu anki ruh haliniz:
Geniş
16.Hayat felsefenizi hangi slogan özetler:
Her yaşanılanın bir nedeni var.
17.Mutluluk rüyanız:
İstediğim yerde, istediğim insanlarla beraber olabilmek. İstediğim anda istediğim yerde olabilmek. İstediğim işi yapabilmek.
18.Sizce mutsuzluğun tanımı:
Facebook'ta beğen butonundan nefret eden bir insan olarak; yorum yaz'a tıklamak yerine yanlışlıkla beğen butonuna tıklamak.
19.Nasıl ölmek isterdiniz
Katsumoto gibi. Supertramp gibi.
20.Öldüğünüz zaman cennete giderseniz Allah'ın size ne söylemesini isterdiniz:
Cennete gidersem değil. Belli olmadan önce konuşmak isterdim.
Asi Kuzeyli, al bu mim'ya al senin olsun.
An itibariyle saat 16:55 ve gelen elektrik faturasının uyarı süresi de dolmak üzere ve biz faturayı hala ödeyemedik. Beş dakika sonra karanlıklar altında kalacağız. 2 gün boyunca da devam edecek muhtemelen. (Son 3 dakika) Lan kapanma lan dur lan!
25 Kasım 2010 Perşembe
Salaş Haber #1 Makarna Ağacı

3 haftadır istikrarlı bir şekilde makarna yiyen öğrencilerin karnından makarna ağacı çıktı. Karınlarından çıkan makarna ağacı sayesinde geri dönüşümü de sağladıklarını söyleyen öğrenciler, "bir gün makarnaya verdiğimiz bu emeklerin bize geri döneceğini biliyorduk" dediler. Daha önce aynı şeyi patates yiyerek de yaptıklarını anlatan öğrenciler, "patatesten istedikleri verimi alamadıklarını ve sadece öğrencinin kötü gün dostu makarnaya konsantre olduklarını" söylediler. Makarna yemeye başlamalarının ikinci haftasında "midelerinde değişik bir his oluştuğunu ve ağacın kök saldığını o zaman anladığını" söyleyen, isminden utanan öğrenci "biz bunu yıllardır yapmak istiyorduk ama içimizden biri sürekli araya başka yemekler sokuyordu, sonunda onu da ikna edince istikrarı yakaladık" dedi. "Ev ahalisi olarak inandıklarında ve bütünleştiklerinde neleri başarabileceğimizi gösterdik" diyen öğrencilerin yetiştirecekleri makarnaları piyasaya sürüp sürmeyecekleri ise merak konusu.
Eksper
24 Kasım 2010 Çarşamba
Aşk Nedir?
Cevap vermeniz hayırlı bir iş için önemli. Yarın istemeye gidiyoruz.
23 Kasım 2010 Salı
Siz de Başınızı Alıp Gittiniz Ya - Kaçan Kuşlarım Oldu

10'lu yaşlardayken muhabbet kuşum vardı. Sene 95 civarları işte. O zamanların popüler furyasıydı heralde Muhabbet Kuşu beslemek. Hatırlıyorum da komşuların çoğunda, akrabalarda filan hep olurdu Muhabbet Kuşu. Şimdi kalmadı mesela pek. Ya da ben farklı çevrelerdeyim, bilemiyorum.
Ne kadar çok emek vermiştim o zaman o kuşa. Konuşturmak için rahat 2 ay uğraşmıştım, omzuma alıp 156743165 kere aynı kelimeleri tekrar etmiştim. Sonunda konuşmaya da başlamıştı. Verdiğin emeğin karşılığını aldığında hep bir mutluluk, huzur hissedersin ya. Bunda da olmuştu o. Bu kuşun dışında bir kaç Muhabbet kuşumuz olmuştu ama hiçbiri bunun yerini tutmamıştı. Belki de hiçbirine bu kadar emek vermemiştik.
Bayram tatili için Zonguldak'a giderken halama bırakmıştık. Halam da 3 günde kaçırmıştı onu. Tüm verilen emekler de uçmuştu. Sonradan aldığımız kuşlara emek veremeyişimin de nedeni buydu esasında.

Konuşturmak için çalışmamıştım bunları. Çift olduklarından imkansız gibiydi konuşmaları. Sürekli soba bacasının oraya çıkıp orda duruyorlardı. Oranın kapağını da bunlar düşürmüştü zaten. Bir keresinde o bacanın boşluğunun yukarısına çıkmışlardı. Bir gün boyunca inmediler. "Öeeeh özel hayat diye bişey var lan, 1 gün balayına gidiyoruz biz" dediler muhtemelen giderken.
Bu yavruları da saf ev arkadaşım Raif kaçırmıştı. Bir insan kuşu kafesinden çıkardığında neden camı açar? Sonra da karşıdaki binanın penceresinin önündeki kırmızı kalem kutusunu kuşlar zannedip, gidip "pencerenizin önündeki şey bizim kuşlar mı?" diye sordu adam.
Bir üçüncü kuş maceram ne zaman olur bilmiyorum. Bir de ilkokuldayken bir tavşanım olmuştu. Davşanım! O ise 15 günde hayatını kaybetmişti. Dedemden sonra ilk kez bir canlının ölümüne ağlamıştım. Hikaye de yazmıştım bunun üstüne. Keşke saklamış olsaydım o hikayeyi..
Sen de başını alıp gitme, bir daha bulamayacağım şekilde.. Vakti, zamanı geldiğinde; ben geleceğim.
21 Kasım 2010 Pazar
Vega - Tool
Dünya Dünya Dönüyor Dönüyor
20 Kasım 2010 Cumartesi
Akraba
Biraz daha büyüdükten sonra farkettim ki herşey eleştiriliyor bir şekilde bu akraba ortamı içerisinde. Birinin birşeyi yapmasında kendince haklı sebepleri olabileceği düşünülmeden, sadece kendi doğrularıyla değerlendirip, o kişiyi eleştiriyorlar, çekiştiriyorlar. Olaylara tek pencereden bakıp, birinin birşeyi neden yaptığını anlamaya çalışmadan eleştirmek ne kadar önemli ki? Yine de çok fazla takıldığım konu bu değil.
Benim ailemin diğerleriyle ilgilendiği kadar ilgi göremedik ben ve kardeşlerim. Birkaç akrabamı bunun dışında tutuyorum. Sağolsunlar, babamın yokluğunda ellerinden geldiğince hep bizimleydiler.
Çocukken çok sevdiğim bu kişilerden beklediğim şey maddi olarak destek olmaları filan değildi. Arada bir arayıp sorsalar, moral vermeye çalışsalardı, yanımda olduklarını hissettirseydiler o zor zamanlarda. Samimiyetlerini gösterseydiler. Benim onları önemsediğim kadar, onlar da beni önemseseydi.
Ama onların tek yaptıkları şey bir araya gelindiğinde; "okul ne zaman bitiyo, ne zaman bitecek bu okul, kaç sene oldu?" gibi soruları yöneltmeleri bıkmadan. Hani bi bakış açıları var 7 sene oldu hala bitiremedi okulu, salak mıdır nedir gibisinden. Evet 7. seneye uzadı bunda tembelliğimin de payı var kabul. Ulan az bi düşün bakalım neden uzadı bu okul bu kadar. Neler yaşadı bu çocuk? Toparlayabildi mi kendini? Biz ne kadar yardımcı olmaya çalıştık? Hiç sormayı denemeden neden böyle uzadığını, sadece sonucu öğrenmek istiyorlar ya ona yanıyorum. Ki beni ve benim yaşadıklarımı en iyi anlaması gereken kişiler onlarken. Çocukluğumdan hatırladıklarımla da eminim ki, o soruların sorulduğu günün sonunda, "salakmış bu çocuk da, kaç sene oldu bi okulu bitiremedi" diye sallıyorlar arkamdan. Sanki ben istemiyorum bitirmeyi, sanki ben farkında değilim sorumluluğumun, yapmam gerekenlerin. O yüzden artık birkaçı hariç pek de umrumda değil diğerleri. O yüzden de elimden geldiğince uzak kalmaya çalışıyorum artık. Okulu bitirip diplomanın fotokopisini çektirip hepsine birer adet de veresim var. Alın rahatlayın diye.
Son olarak Vedat Okyar'la alakalı Bülent Timurlenk'in Aceto'da yazdığı yazıyla kapatayım. Yaklaşık 1.5 yıl önce yazmıştı. Aynen dediğin gibi Vedat Abi.
Futbolculuğuna yetişemedik, ekranda ise hiç kavga ettiğini görmedim. Siz ancak onun doğrularıyla verkaça girebilirdiniz. Bizim mahallede "Güzel insan" diyoruz böyle abilere. En çok da Beşiktaşlı olmak yakışıyordu ona. Vedat Okyar'ı ben her zaman şu röportajındaki sözleriyle anımsayacağım. Eşime, dostuğuma anlattığım, gülümseten Vedat Bey hikayesi budur.
Tut ki Vedat Abi limon almaya gitti yine... Gelicek...
".... Eşime dedim ki, ‘‘Sakın bana bir şey taşıtma. Biber getir falan yapma. Ben hiçbir akrabamla görüşmem. Senin de akrabaların benim evime gelmesin. Ben akrabaları sevmem, çünkü ben seçmedim. Ben seçtiğim insanla birlikte olurum’’. Bir gün eve geldim, baldız var, bacanak var. ‘‘Bunlar ne’’ dedim, ‘‘Eee, geldiler ne yapayım’’ dedi. ‘‘Eyvah, salatanın limonu yok, alır mısın’’ dedi. Ben de ‘‘Alırım’’ dedim. Evden çıktım, devre arasıydı. 15 gün Yalova'da termalde kaldım. Eve 15 gün sonra limonla döndüm. 38 senedir bak bir daha da başıma gelmedi. Benim bir oğlum var. Eğitimini bitirdi. Bana arkadaşlarım soruyordu, oğlun kaçta diye. Ben hayatımda sormadım ki. Okuyor işte. Böyle de yaşayan bir adamım. "
Aceto Balsamico