Okumadan Geçme

Facebook

1 Mayıs 2011 Pazar

Puslu Bir Kış Akşamıydı

Egemen, Ersin ve ben Eskişehir'in barlarından birinde oturmuş bir yandan muhabbet ediyor, diğer yandan da etrafımızdaki kızları kesiyorduk. Kızların kendi arasındaki muhabbette bılog, bilok gibi kelimeler geçiyordu. "Basketbola da amma meraklılarmış lan" diyoruz biz de. Sonra muhabbetlerinin devamında "Pucca da bi bok yazmıyo bee ben de yazsam seviştiğimi filan ben de onun kadar popüler olurdum bi kere" diyor bir tanesi. Lan diyoruz bunların bahsettiği bılog başka bılog. "Biz de mi girsek şu işe" diye düşünüyoruz. "Olm iyi ama biz lisede kompozisyon yazamayan adamlardık tutup da yazı mı yazcaz?" diye atılıyorum ortaya. Onlar da "sen de yazı yazmazsın, şarkı filan paylaş işte bi dünya amatör, tanınmayan grup biliyosun. Öyle idare edersin. Kızlar sever öyle şeyleri" diyorlar. Lan iyi bakalım neyse diyoruz ve açıyoruz.

Demek isterdim. Böyle olmuş olsa gerçekten eğlenceli olabilirdi. Eskişehir'de bardayken bu kararı aldığımız doğru. 2009'un başlarında blog okumaya başlamıştım. Büyük çoğunluğu futbol bloglarıydı okuduklarım. Sonra biz de açalım bi blog düşüncesi hakim olmuştu. Eskişehir'de üçümüz bir araya gelince de netleştirmiştik bunu. Önce Egemen, sonra Ersin bıraktı yazmayı. Buralar da bana kaldı işte.

Haa bi de şunun 7.23'den sonrasını izleyin derim.


Birimiz bir bok yedik ama kim?

Eskiden rahmetli dedem anlatirdi. Buraları bambaşkaymış. Bir yeşilki bildiğin gibi değil. Çok cömertmişsin. Hayvanlar yemekten çatlarmış. Her taraf ekin aha bu boy. İyi ama ne oldu da değiştin. Birimiz bir bok yedik ama kim. Ben günahı boynuna babodan şüpheleniyim. Yoksa garezin bana mı? Niçin hiçbişey eskisi gibi değil. Gurban olduğum ver şu rahmeti. Muhtaç etme beni şıh pezevengine. Ben el mel öpmem, çok ağrıma gidiyor yahu. Nolur ver şu yağmuru. Ver yoksa durum kötüdür sidik zoruyla idare ediyorum bilmiş ol.

memento mori'ye saygılarımla. Sıçmak da yassak mı gurban?

28 Nisan 2011 Perşembe

Bahane Bunlar


- Hayrola saçın başın dağınık..
+ Dün gece arkadaşlarda kaldım da.
- Ooo keyif yaptınız demek?
+ Yok keyiften değil, elektrik faturasını ödeyemediğimiz için elektrikleri kestiler de.
- Sorumsuzsunuz, sorumsuz.
+ Yok sorumsuzluktan değil, parasızlıktan.
- O zaman çalışmıyorsunuz, gerekli parayı kazanmıyorsunuz.
+ Yok çalışmamaktan değil, gelir azlığından..

"Hayrola saçın başın dağınık?" sorusuna "sabah evden çıkarken aynaya hiç bakmadım, farkında bile değilim" deseydim bu diyalog hiç gerçekleşmeyecekti.

Tamam itiraf edeyim, bu diyalog aslında gerçekleşmedi. Sabah asansörün aynasında kendimi görünce kurduğum diyaloglardı bunlar. "Hayrola saçın başın dağınık" diyerek başlattığım ve soru cevap şeklinde devam ettirdiğim. Daha da devam ettirebilirdim de özdeyişten çok da uzaklaşmayayım dedim.

Sonuç olarak; "Bahane göt gibidir, herkeste en az bir tane bulunur."

Ha evet deliriy..

25 Nisan 2011 Pazartesi

En'den Öte En'den Ziyade

Bir kaç "en" var dediler geldim.

En sevdiğiniz 3 Görsel:
1. Akşam üstü gökyüzünün hali, bulutların kızarması
2. Ağaçarın arasında hafif virajlı bir yol
3. Devlet Bahçeli'nin bağırıp çağırdıktan sonraki yarım saniyelik gülümsemesi ve sonra hemen toparlaması.

En sevdiniz 3 Tat:
1. Fındık
2. Fıstık
3. Oooof


En sevdiniz 3 Ses:
1. Tulum sesi
2. Milli takım gol attığında detone olan spiker sesi
3. Çok yüksek olmayan su akıntısı sesi(dere sesi de diyorlar)

En sevdiğiniz 3 Koku:
1. Trabzonda köydeki evin yüz metre aşağısında bi çeşme var o çeşmenin oradaki koku; dünyanın başka hiçbir yerinde yok o koku, 15 yıl önce de, 10 yıl önce de 1 yıl önce de gittiğimde vardı ve hep olacak. Ben her gittiğimde o kokuyu alıp 15 yıl önce ayağında kara lastiklerle elinde güğümle oradan su almaya giden küçük saf çocuğu hatırlayacağım.
2. 404 uhu kokusu. İlkokulda az çekmedik.
3. Bazı yemeklerin kokuları. Şimdi hangileri olduğuna kafa yoramadım. Zaten uzun zamandır makarna ve patates kokusundan başka koku alamıyorum. Öğrenciyiz ulan.

En sevdiğiniz 3 His:
1. Sağanak yağmur altında yürümek. Tabi mevsim bahaaaar oluncaaaaağ, aşk gönüle doluncaaaaaaaağ. Yok yok şöyle Mayıs'tan sonraki sağanak yağmurda yürümek gibisi yok. Yine aynı şekilde halı saha maçında alnım filan terliyken yağmur çiselemesi. Yağmurla terin birbirine karışması. Ooo yeee.
2. Sevmediğim şeyleri son kez yapmış olmanın verdiği rahatlık. Misal geçen hafta son vizeye girdim üniversite hayatımdaki. 70 kilodan 7 kiloya düşmüş gibiydim o gün.
3. Bazı maddeleri boş bırakmak. Bunu boş bıraktım sayın.

A'normal'e saygılarımla.

Çok Karışık

Öyle karışık ki. Haluk Bilginer'in "Uzun hikaye karışık" demesi gibi. Ekran başındayım ama sadece bakıyorum. Ne görüyorum, ne anlayabiliyorum. Uyuşmuşum resmen. Peşpeşe olan şeyler var Cuma'dan bu yana. Umut kıran, lanet ettiren, can sıkan. 2-3 gündür güneş yüzü görmemiş olmamın; yaşadığım şehrin Londra'ya bağlamış olmasıyla alakası yok. Saçma sapan bir hayat tarzının getirisi.

İnsanların arasındaki ilişkiler çok karışık. Aşk-ı Memnu dizisindekinden bile çok daha karışık. Ne çizimler yapıldı, ne algoritmalar geliştirildi o karışıklığı çözmek için bile. Ya gerçekte nasıl? Nasıl çözülür? Öyle karışık ki "kördüğüm" kelimesi yetersiz kalıyor karışıklığı anlatmaya.

Yaklaşık 1.5 yıl aradan sonra ilk kez kitap okumak için oturmam ve bir oturuşta 1 küsür saat kitap okumamın gözlerimi rahatsız etmesi. Göz hamlaması diye bir şey de varmış. Bunu farketmiş olmam. Beynim uyuşmuş halde farkındayım.

Şu küçücük odam kadar dünyam var bir kaç gündür işte. Uzaklaşabilmem lazım, çıkıp dolaşayım diyorum da, ona da üşeniyorum. Odaya da sığamıyorum artık. Uyuşturucu almış kadar uyuşmuş bir bünye haline getirmişim beynimi, bedenimi ve ruhumu.

Bazen bazı şeylerin nasıl geliştiğini anlayamıyoruz, farkında olamıyoruz değil mi? Mantıksız geliyor ilk başlarda, "olmaz olamaz" diyoruz. Ama inkar ederken bakıyoruz ki olmuş bile. "Hiç öyle biri değilim ki ben" derken tam ters köşeye yatırılıyoruz. Hayat işte nerelerden geleceği, vuracağı belli olmuyor. O yüzden yaşamak hala bu kadar merak uyandırıcı ve cezbedici halde ya. Ne kadar bıkmış olsak da bazen hayattan, hep umulmadık zamanlarda ummadığımız şeyleri çıkarıyor önümüze. Bazen anlamamazlıktan, görmezlikten geliyoruz. Bazen hep şakaya alıyoruz, ciddiyeti tamamen elden bırakıyoruz. Neyin şaka neyin gerçek olduğunu ayırt edemeyecek duruma geliyoruz. Olan, söylenen herşey birbirine karışıyor. Şakaymış gibi görünürken ciddi, ciddiymiş gibi görünürken şaka olabiliyor bazı şeyler. Ama biz ayırt edemiyoruz. "Biz ciddi konuşamıyoruz ki hiç" diye diye geyik yapıyoruz. Nasıl olur da anlayabiliriz neyin ciddi olduğunu bu saatten sonra. Belki bazen işimize geldiği gibi anlamak istiyoruz. Ciddi olanı şaka, şaka olanı ciddi olarak alıyoruz. Şakayı ciddi anlaşılsın, ciddiyi şaka anlaşılsın diye söylüyoruz.

Şakalar yapıyor hayat.

Tüm bu karmaşıklıkların arasında netleşiyor bir süre sonra bazı şeyler. Şaşırtıcı değil aslında. Hayat artık çok fazla şaşırtamıyor. Olanların ardından diyecek çok fazla şey de bulamıyorum. Hak da veriyorum. Nasıl olur ki diyemiyorum. Oluyor işte "nasıl"ı önemli mi? Hiç önemli değil. Oluyor.

Söylemiş olmak iyi, daha geç söylemektense daha erken söylemek iyi, içinde tek başına büyütmektense; dışarıya salmak ve büyüyecekse büyümesi gerektiği şekilde ve koşullarda büyümesi ya da büyümeyecekse hiç büyümemesi de daha iyi. Söylemek bunlardan birini sağlayacağı için gerçekten de iyi. Rahatlamak da iyi.

Bundan sonrası için "muhtemel iyi bir karar" olarak nitelendirdiğin karar ise iyilerin arasındaki kötü. İyi olmayan tek şey belki de. Hele hele iyi olanı yapıp söyledikten sonra; karşılığında alacağın tepkiyi görmeden, hiç bir tepki almayı bile beklemeden bu karara varmak ve bunu "muhtemel iyi bir karar" olarak nitelemek hiç iyi değil.

Okuyorum okuyorum, defalarca okuyorum bir anlam çıkarmaya çalışıyorum. Bir anlam çıkmamalı belki de. Çok karışık. Öyle karışık ki. İyilerden sonra gelen kötüyle karmakarışık.

Biz anlaşmak için konuşmuyoruz ki.

20 Nisan 2011 Çarşamba

Ekşi Sözlüğü Hiç Böyle Görmediniz - Paradoks

19 Nisan Salı günü, saat sabahın 6'sı. Aslında 6'ya 1 var. Ekşi sözlükteki bir başlığa tıklıyorum. Ve yukarıdaki ekran görüntüsüyle karşı karşıya kalıyorum. Taner'in(ev arkadaşım) yanına gidiyorum. "Tam da dizi izliyodum ya" diye isyan ediyor. Salona geçip oturuyoruz. Biriken faturalar, aidatlar ve şükür ki birikmemiş kiraya toplamda ödememiz gereken miktar 900 liraya ulaşmış. Taner; "Ev geçindirmek ne kadar zor lan, 3 kişi geçindiremiyoruz" diyor. Ben de "ee olm çalışmıyoruz bişey yapmıyoruz normal" diyorum.

Ben haftasonu iddaa'dan 200 lira kazanmıştım. Baya da sevinmiştim, tam param bitmek üzereyken can simidi gibi gelmişti. Pazartesi günü faturaları, aidatları ve kirayı toplayıp hesapladığımızda ödemem gereken miktarı görünce ve yine 5 kuruşsuz kalınca erken sevinç yaşadığımı anladım. Uzatmalarda gol atıp tam turu geçtik diye düşünen; 1 dakika sonrasında Semih'in golüyle dağılan Hırvatistan Milli Takım futbolcusu gibi hissettim kendimi. Üstelik bu kez son bir şans olan penaltı atışları yok.

O sabahın öncesi olan akşamda saat 8'de yemiştim yemeği en son. Makarnaydı tabi ne yicez. Sonrasında bir de karnıbahar pişirilmiş evde. Öğrenci evinde kim karnıbahar pişirir lan der gibi olduysanız durun. Arkadaşın kız arkadaşı bizdeydi, o yapmış. Neyse.. Önder getiriyor "ye" diyor "çok güzel olmuş". Israr da ediyor baya. "Yok olm ben ön yargılıyım o yemeğe" diyorum. Karnıbahar diye yemek adı mı olur lan?

O yemediğim karnıbahar; sabahın 6'sında salonda Taner'le otururken golünü atıyor bana. Karnım bir gurulduyor ama, ne guruldama. Gök gürlemesi sanki. "Açlıktan ölcem lan" diyorum. Film burda kopuyor, Taner'le gülme krizine giriyoruz. Karnımız kasılıyor, ağrılar giriyor ve biz hala gülüyoruz. Tam duracak gibiyken yeniden gurulduyor karnım. Sonra tekrar gülüyoruz dakikalarca. Durduramıyoruz kendimizi, konuşamıyoruz da. "Karnım ağrıdı lan" dicez, "karnım ağ.." diyoruz kahkahaların arasında yutuyoruz cümleyi. Sonra bir anda duruluyoruz. Bir süre sessizlik, çıt yok ikimizde de. "Bundan daha fazlası olamaz heralde" diyor Taner güldüğümüz anlar için. Yeter bu kadar düşüncesiyle, yatmak için odalarımıza geçiyoruz. Ağlamamız gereken halimize çatlayana kadar güldükten sonra, belki de ikimiz de odalarımızda yalnız kalınca
AĞLIYORUZ
.

18 Nisan 2011 Pazartesi

Vizelerin Finali

Çarşamba günü üniversite hayatımdaki son vize sınavına gireceğimi umut ediyorum. Gerçi söz konusu ben olunca işlerin ne olacağı belli olmaz. Okulu bitirme ihtimalimin %50 olduğunu düşünüyorum. Nasıl hesapladın diyenlere geçmişimi sunmaya hazırım.

Vizelerin finalini "Yöneylem Araştırması 2" adlı güzide dersimizle yapıyorum. Finalin adına yakışır bir maç olacak yani. Finallerin finalinde, düşler sahnesinde görüşmek üzere.

Ekleme: Sonradan hatırladım da; 8. yıla uzarsa okul, vizeye istesem de giremiyorum. Yani bu son vize. Vay be ne anılarımız olmuştu seninle vize. Değerli vize. Hassssiktir lan ordan, değerine sıçtığım.

Ha bi de yoruma yazdım ama buraya da ekliyim şu yukardakileri eklemişken; İngiltere'ye vize almaya çalışsaydım Yöneylem'i geçmeye çalıştığım kadar(yani aslında derse çalışmıyorum ama geçmeye çalışıyorum; öyle bir paradoks), çoktan İngiliz vatandaşlığına hak kazanmış olurdum.

Şu an ki ruh halimi anlatan şarkı ise;


Mia Wallace'a saygılarımla.

14 Nisan 2011 Perşembe

Masumiyet

İzledikten sonra insanı kendini sorgulamaya da iten film. "Filmdeki karakterler gibi sevip, onların yaşadığı hayatı yaşamak ister miyim?, elimdeki tek hayatı böyle harcama ihtimalim olduğunu bile bile gider miyim sonuna kadar? aşk'a hayatımı kurban eder miyim?" diye sordurtur. Benim cevabım "evet harcarım". Çünkü inandığım, istediğim, arzuladığım bir şey için harcayacağımdır hayatımı. İnanmadığım ve istemediğim bir şeyin peşinde gideceksem zaten, niye yaşıyorum ki?

Herşeyin masumiyetini gösterir. İnandığın şey uğruna yapacağın her şeyin, yapan kişi adına kendince masum olduğunu hissettirir.

Haluk Bilginer'in kır sahnesini çok kez izlemiştim ama filmin tamamını bu gece izleyebildim. Filmden sonra Haluk Bilginer'in o malum sahnesini tekrar tekrar izledim az önce. O sahneyi her açışımda ben de yaktım bir sigara.

"o gece oturup düşündüm. oğlum bekir dedim kendi kendime, yolu yok çekeceksin. isyan etmenin faydası yok, kaderin böyle, yol belli, eğ başını, usul usul yürü şimdi. o gün bugün usul usul yürüyorum işte." derken Haluk Bilginer ben de sigarayı söndürdüm.

Bir kez daha, bir kez daha;



Şimdilik bekliyorum.

7 Nisan 2011 Perşembe

Memurluk Hayatına Hazırlanma Sınavı


Yazılı sınavdaki şifreleri çözen(daha önceden bilen) adaylar arasında mülakatla memur alımı yapılacaktır. Mülakatlar 1 hafta boyunca; ev ve iş yerinde memurluğa başlanmış gibi yapılacaktır.

Adayların sahip olması gereken özellikler şunlardır:
* Solitaire oynama becerisi. (Olmazsa olmaz)

* Düzenli yatma ve kalkma saati becerisi.

* Sistemde sorun var diye vatandaşı bekletme becerisi.

* İki parmak klavye kullanabilme becerisi. (Tercihen orta parmaklar)

* Vatandaşı imzadan imzaya koşturabilme; bunu somurtarak ve anlaşılmayacak kadar hızlı söyleyebilme becerisi.

Sınav sonuçları bu kriterlere ve bir cemaate mensup olma özelliklerine göre değerlendirilecektir.

31 Mart 2011 Perşembe

Çok Saçma

Son 10 günde bitirme ve bir diğer projeyle uğraşırken haliyle bitirmeyi aldığım hocayla da neredeyse her gün görüşür olduk. Bu sık görüşme trafiği sonucu hocanın da içinde olduğu saçma bir rüya görmek kaçınılmaz oldu. 4 gündür sabah 9 civarında hoca tarafından aranılarak uyandırıldığımı da belirteyim.

Geçelim rüyaya; dönemin sonuna gelmişiz, tüm dersleri geçmişim. Hatta almadığım dersleri de geçmişim. 3-4 tane hiç bilmediğim fazladan dersler var geçmiş olduğum. Yöneylem'i bile geçmişim bi de. Tövbe estağfurullah, kıyamet alameti. Bunu da bize dağıtılan karnelerden anlıyorum. Nasıl bir saçma rüyaysa karne filan aldık işte. Bizim bölümde olmayan Önder'e de bizim bölüm tarafından veriliyordu karnesi.

Rüyanın devamında bitirmeyi aldığım hocayla beraber otururken Önder yine rüyanın içinde; rüyanın ilerleyen kısmında hocanın diyeceklerine binaen anlık kahkahasını atmak üzere. Bitirme projesinde fabrikalarda yaptığımız çalışmalardan dolayı hoca övüyor beni. Bu da kıyamet alameti II. Önder'in güldüğü yer burası değil. Beni överken şöyle de bir cümle kuruyor ki ben de içimden kahkaha atıyorum. "Hasan'ın çok katkıları oldu, hatta Hasan'ın hep söylediği bir şey var" diyor ve benim özdeyiş gibi kullandığımı söylüyor şimdi hatırlamadığım İngilizce bir cümleyi. Rüyada içimden güldüğüm bu kısma, rüya esnasında sesli gülmüş olabilirim. Keşke uyurken yanımda uyanık birileri olsaydı.

Bu saçma rüya bu hale gelmişken telefon çalıyor ve arayan tabi ki yine hoca.

27 Mart 2011 Pazar

Yasağınızı Mickey Mouse

Yasağınızı bilmem ne yapayım diyesim geliyor artık. Bilmem ne yapayım kısmına onlarca küfür yazabilirim. Ve erişim engelli olan burada hiç de abes kaçmaz. Aşağıda yazdığım türden bir şey olsa, gündem olsak filan. İlla böyle şeyler mi yapmamız lazım hakkımızı alabilmek için. Çok sıkıldım artık saçmalıklardan. Vallahi çok sıkıldım.

Burada yüzlerce link verebilirim blogger haricinde ligtv yayını yapılan sitelere ait.

Ya da nasılsa engellenmiş ya burası. Engellenmiş olmasına layık porno yayınlar mı yayınlayayım.

Ya da bu yasakta rolü olan herkese ana avrat söveyim mi. İsim vererek. Nasılsa yasaklı site. Yasakladığınız için göremezsiniz değil mi. O yüzden sayıp sövsem ayıp olmaz değil mi?

Böyle bir bildiride, harekette mi bulunmak lazım illa ki. Yasağın ilk çıktığı gün taslaklara kaydetmiştim. Bunu yapsak işe yarar mıydı.

----------------------------
Tek isteğim suçu olmayan insanlara özgürlük. Bir mahkumun açlık grevine girmesinden farksız bu, açlık grevi. Bizler bu saçma sapan yasaklarla dışarda yaşayan mahkumlara dönüştürülüyoruz.

Bir insanın hayatı mı? Yoksa o saçma sapan yasaklar, kısıtlamalar mı? Bu sınavdaki seçiminiz hangisi? Doğru olanı yapmaya yeltenebilecek misiniz?

Yasa değişikliği istiyorum sadece. Çok mu fazla şey istiyorum ki? Bu şekilde anlamsız yasakları engelleyecek bir yasa değişikliği istiyorum. Bizim buralarda birşeyler yazmamızı engelleyecek yasalar değil.

Sizler bir insanın, hepimizin özgürlüğünü kazanabilmek adına canını ortaya koymasına değer misiniz?

Bloguma dokunma adlı bir facebook sayfası açılmış. Yarın bir gün facebook da engellenir. Kökünden çözüm aramadıkça, özgürlüğün elinden alınmasını da engelleyemezsin.

Bu bir sınav Türkiye için.

Bu bir mücadele "Özgürlük" için.

Sen bu mücadelede neredesin?
----------------------------

17 Mart 2011 Perşembe

Macera Dolu Organize

Dün Organize Sanayi'deki bir fabrikaya gidiş ve dönüşteki paha biçilemez maceram. Yaptığımız proje kapsamında fabrikayı video'ya çekmem gerekiyordu ve bunun için gittim.

Macera şöyle başladı. Bölümün kamerasına şu küçük DVD'lerden almam gerekiyordu ve benim cebimde sadece 10 lira vardı. 10 liranın 2 lirasıyla organizeye kadar gitmemi sağlayacak otobüs bileti aldım. Kaldı mı 8?(Dohuz kalsa çok iyi olcaktı) Kalan 8 lira da DVD almama yeter diye düşündüm. "Küçük DVD ya ne kadar olacak ki fiyatı? En fazla 5 liradır" dedim. Değilmiş, 10 lira olan DVD'yi, "ya 8 liram var, sonra bıraksam" diyerek aldım fotoğrafçıdan.

Fabrikaya gittim çekime başladım. O 10 liralık DVD 30 dakikalık çekim yapıyormuş. Oyalana oyalana video'yu çekmeme rağmen saat 2'de bitti işim. Fabrika'nın çıkış saati 6'ydı. "4 saat burda kim beklicek amaaaaaaaaan üüfffffff" diyip cebimde 5 kuruşsuz bir şekilde çıktım fabrikadan. Tabi biletim de yok hiç. Eve ulaşmam için de 3 araç değiştirmem gerekiyor. Şöyle ki;

Otobüs > Tramvay > Otobüs

3 aşamadan oluşan macera başlamış oldu bu şekilde.

Step 1: Fabrikadan Tramvay'a gitmek;

Fabrika'dan çıktım ve otobüs durağının oraya gittim. Otostopla kendimi tramvaya götürme hayallerim var. Ben durakta beklerken bi' adam geldi. Biraz konuştuk filan. Otobüsün geçip geçmediğini sordu. "1-2 dk önce geçti bi tane" dedim. Adam da sormadı "sen niye binmedin?" diye. Ben de diyemedim haliyle "abi böyle böyle". Neyse adamla konuşurken otobüs geldi. Adam binerken "hadi abi iyi günler" dedim.

Adam otobüsle giderken ben yürümeye başladım. Otostop çekmek de bana garip ve komik gelen bi' olay. Kaldırıyorum elimi bomboş arabalar geçiyor bir çoğu ben orada yokmuşum gibi, beni görmezden gelerek geçiyor. 2 tanesi de benim Necmettin Erbakan misali baş parmağımı göstermeme karşılık(otostopçular bilir) el sallama selamı verdi. Ulan sanki selam veriyorum ben sana. Bi' de gelmiş el ediyosun bana zırto. Tam insanlığın öldüğüne inanmaya başlamışken 1990 model bir Kartal durdu. Zaten ne varsa eski ve yerli araba sahiplerinde var. Tramvaya kadar bıraktı beni sağolsun.

Ben de bu süreçte 1 liranın değerini anladım. 1 liram olsa bunlar olmayacaktı. Gerçi 5 kuruşun bile değerini anlamış adamım ben vakti zamanında. Cebimde 45 kuruş varken 50 kuruşluk tuvalete giremediğimde "5 kuruş sen ne büyük bir parasın" demiştim.

Tramvay'dan sonrası için düşüncelerim Meçhul Şarkıcı - Garibim.

Bu ilk aşamanın başında Funda'ya da durumu mesajla bildirdim ve kendisi "Tramvay'dan inmeyi başar, ben sana destek çıkarım" dedi sağolsun.

Step 2: Tramvayla Meydan'a gelmek;

Tramvay'ın oraya geldikten sonra, yerlere bakıyorum birileri 1 lira düşürmüş müdür acaba diye. Yok nerde. Bekledim bi' 5-10 dakika. Tanıdık kimsenin geleceği filan yok. Zaten Organize Sanayi'de kimi görcem tanıdık. Cebimdeki çakmağa karşılık 1 bilet istiyim diye düşündüm önce. Sonra "ayıp olur lan" dedim. Gidip söyliyim adam gibi. Az önce Kartal'ı olan abi insanlığın ölmediğini kanıtladı hem.

- Abi sabah olan bi aksilikten dolayı hiç param kalmadı. Biletim de yok. 1 binişlik bilet alabilir miyim? Sonra öderim gelince.
- Tamam olur tabi. Ne aksiliği oldu sabah?
- Ya abi hiç sorma. Kameraya CD aldım sabah. Ben ucuz bişey sanıyodum. Ufacık CD 10 liraymış ya.

Bu diyalogtan sonra Tramvay'a biniş aşamasını da başarıyla hallettim ve meydan'a ulaştım. Meydan'dan sonrası Funda'nın da sayesinde kolaydı zaten. Funda'ya daha detaylı şekilde anlattım olanları. Zaten bu süreçte baya bi gülmüştüm. Anlattım yine güldük.

Step 3: Meydan'dan eve gitmek;

Funda'nın sayesinde bu aşama en kolay olanıydı. Otobüste malak(salak) gibi güle güle eve geldim. Bitti. Özel teşekkürler Funda'ya.

15 Mart 2011 Salı

Otomasyon'a Bağlamış Öğretim Görevlileri

Bir dersimiz var "Endüstriyel Otomasyon" adında. Bölümümüz dışından bir hoca geliyor derse.

Geçen haftaki derste çok uykusuzdum. Gece Ankara'dan gelmiştim ve yolda uyuyamıyorum malum. Sabah Kayseri'ye geldiğimde evde uyumak yerine derse gitmeyi tercih ettim. Hata etmişim.

Dersi slaytı açıp okuyarak işleyen hocamız ve benim uykusuzluğum birleşince kafamı daha fazla tutamadım ve sıranın önüne koydum. Sınıfta çıt çıkmasına, bir öğrencinin yanındaki öğrenci arkadaşına "a" demesine bile karışan bu hocamız; "uyuyan arkadaşlar çıkabilirler, imzalarını da atmışlardır" dedi. Değeceğini bilsem, uykusuzluğumdan dolayı üşenmesem, kendisine şu cümleyi kuracaktım:

- Size şu an cevap verebildiğime göre uyumuyorum. Siz dersinizi işlemeye, yani slaytlarınızı okumaya devam edebilirsiniz! Çıkmamı gerektirecek bir durum yok.

Hiç birşey demeden çıktık arkadaşla sınıftan.

Aynı hocanın bu haftaki dersindeki gariplikler ise şöyleydi.

Şunu da söyleyeyim. Dersi işleyiş şekli ve işlediği konular bölümümüzle çok alakasız. Geçen yıl Elektronik Mühendisliği kökenli hoca geliyordu, elektronikle alakalı çok fazla şey anlatıyordu. Bu hocamız ise Makine Mühendisliği kökenli ve sistemlerdeki mekanikle tüm yılı bitirecek gibi.

Her hafta slaytlarının yanında 100 küsür sayfalık pdf dosyaları da getiriyor ve bizlere de veriyor bunları. Sonraki hafta o verdiği pdf'lerdeki şeylerden soruyor ara sıra okurken slaytlarını. Kimseden ses çıkmayınca da "Niye okumuyosunuz onları. Okumayacaksanız boşuna uğraşmıyım ben onları bulmak için" diyerek triplere giriyor.

Sınıfta biri hapşırınca söylediği de şu oldu: "Üşüyorsanız, pencereyi kapatabilirsiniz." Hadi canım? Ulan o hapşıran çocuk ben olcaktım ki. "İzin verdiğiniz için teşekkür ederim" diyecektim bi' de.

Bu yazdıklarımı kelimesi kelimesine söyledi. Ben derste not tutmak yerine bunları tutuyorum işte. Valla imkan olsa da bir kez şu derse girebilseniz.

Bir şey daha oldu da derste. Onu da yazmıyım artık. Uzun olacak iyice. Yorumlarda yazarım belki.

Bu hocamız daha genç. 1-2 yıl önce Araştırma Görevlisiymiş sanırım. Ama bu genç yaşına rağmen "Şuster'in deyimiyle" 60'ların futbolunu oynuyor hala.

Şimdi gelelim ana fikre. Neden benim okulumda bir tane bile orjinal hoca yok? Neden en yaşlısından, en gencine hepsi aynı? Neden hepsi böyle gelmiş böyle gider'in figüranlarını oynuyor? Neden hepsi otomatiğe bağlamışlar? Çok iyi bir sistemmiş gibi her biri sistemin içine sıradan bir şekilde neden dahil oluyorlar? Benim bile aklıma daha faydalı olması adına; ders işleme ve sınavlardaki soru sorma tarzına yönelik çok değişik fikirler gelirken, neden her gelen aynı eskilerden gördüğü şekilde devam ediyorlar? Sürekli aynı şeyleri yapmaktansa, yeni şeyler için düşünmek, yeni şeyler denemek çok daha keyif ve haz verici değil mi? Her yıl aynı şeyleri yapmaktan hiç mi sıkılmıyorsunuz sayın hocalarım?

Bu anlattıklarımdan bağımsız olarak; Üniversitelerdeki bazı "Öğretim Görevlilerinde" IQ seviyesi yerlerde. Ben arada bir bunu görüyorum.

10 Mart 2011 Perşembe

Görünüşe Göre Yargıda Bulunanlar

Sevmediğim insan türlerinin başında gelirler. Bugün yaşadığım olaydaki gibi. Alttan alttan imalı şekilde yapıyorlar ya bunu bir de, daha bi ayar olunası oluyor. Beni hiç tanımazken, nasıl bir kişiliğim olduğunu bilmezken, neleri sevip neleri sevmediğimi bilmezken sadece dış görünüşüme göre yorumlarda bulunanlar işte mevzu bahis.

Bugün gittiğimiz bir iş yerinin insan kaynakları müdürü ile konuşurken oldu bu durum. İlk kez görmüş olduğum ve beni ilk kez görmüş olan adam bana "napcaksın mezun olunca, nerde çalışmayı düşünüyosun" dedi. Ailemin Düzce'de olduğunu söyledikten sonra "İzmit, İstanbul, Bursa civarında olur muhtemelen" dedim. Bir zamanlar bir amcanın yahudi sakalı olarak nitelemiş olduğu, kimilerinin keçi sakal olarak nitelediği çenemdeki sakallarımı baz alarak "hee tabi sen eğlenceli hayatı seviyosun, sana hareket lazım, daha cafcaflı bi hayat istiyosun belli ki" gibisinden bir şeyler söyledi "İnsan Kaynakları Müdürü".

"Kayseri biraz daha sade tabi" şeklinde de devam etti. 7 yıldır hayatımın içine etmiş bir şehir olan bu Kayseri'de neler yaşadığımı bilmeden, ne şartlar altında belirttiğim yerlerde "çalışırım" dediğimi bilmeden; sırf görünümümden yola çıkarak bu yorumları yapmayı nasıl kendinize yakıştırabiliyorsunuz ki?

İzmir'i de saymış olsaydım o iller içinde daha neler derdi kestiremiyorum. Ki aslında İzmir'i bunların hepsinden fazla istiyorum.

Yeni tanışmış olduğumuz kişilerin bu tip yorumlarına arada bir maruz kalıyoruz işte. 7-8 ay önce de ilk kez muhabbette olduğum çocuk(ve bu durumdan sonra son kez oldu o muhabbet) "sevgili, karı-kız" muhabbetleri açtıktan ve sevgilimin olmadığını anladıktan sonra "hee anladım sen takılıp geçiyosun, 3 gün bunla, 5 gün şunla" gibisinden bir yorumda bulunmuştu.

Şimdi soruyorum. Bu tipleri; "siken mi, sabaha mı bırakın?"

2 Mart 2011 Çarşamba

Bloguma Post

Köpeğime dost

Çayın yanına tost

Öküzlere hoşt

Yasaklayanlara puşt

Yasaklara kışt

Beğenmediklerime tırt

Abuziddin mi?

Zıt!

1 Mart 2011 Salı

29 Şubat Facebook Mağduru

Daha önce söyledim mi emin değilim. Facebook'ta doğum günümü 29 Şubat olarak ayarlamıştım. Bu tip özel günlere bakışımı da yazmıştım daha önce. 29 Şubat yapmamın 2 nedeni vardı. 1.si; 4 senede 1 olacak olması. 2.si; 29 Şubat olarak gözüken doğum günümü gören kişilerin bunu ciddiye alıp, kutlayıp kutlamayacağıydı. Merakla bekliyordum 29 Şubat 2012'yi.

Ama hayat gibi facebook da şakalar yapıyor işte. 28 Şubat'ın sabah saatlerinde Facebook'a girdiğimde 6 tane özel mesaj vardı. 3-4 tanesi "doğum günün kutlu olsun" içerikli. 1-2 tanesi de "gerçek doğum günün bu değil di mi?" içerikli. Bari 1 Mart'ta gösterseydi doğum günleri arasında.1 gün önceden de noluyo canım.

Güldüm ben de işte. Bu kadar.

Ha bu arada duvar denen şey kapalıydı tabi. Pes etmeyip mesaj atarak kutladılar sağolsunlar.