Okumadan Geçme

Facebook

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Halim Öyle, Halim Böyle

Yaklaşık 1 aydan beri yazmak için bekliyor bunlar. Bir türlü yazmaya cesaret edemedim. Ta ki düne kadar. Dertler, sıkıntılar, belirsizlikler var çok sayıda.

Yazmak için bile kendimi toparlayabilmem baya zor oldu.

Hangisinden nasıl başlamalı ki. Okulun bitmesiyle düşmüş olduğum boşluktan başlıyım. Klasik okul bitti ne yapacağımı şaşırdım tarzı bir boşluk da değil tam olarak. Ağustos'ta yapacağım bir staj var 20 günlük. Sonrasında okuldan çıkışı alacağım ve yüzleşme o zaman başlayacak. Okulun bittiği günden beri, o stajı boş boş beklemenin getirdiği boşluk bu biraz. Bunun için sıkıntı, dert diyemem tabi. Bu daha çok can sıkıcı oluyor.

7. yılda ancak bitebilen okul sonrası, senede belki 1-2 kez -o da bayram seyranda- gördüğüm akraba ve arkadaşımsıların sorduğu sorular da değişti nihayet. Ama sorunun değişmiş olması, onların sorularının sevimsizliğini değiştirmiyor. Ben hayatımın hiçbir döneminde plan yapmadım geleceğimle alakalı. Onların soruları ise genelde planlarım üzerine oluyor. Yok plan filan. Pilan yapmayın pilan. Bir de askerlik ekseninde dönüyor tabi bu muhabbetler. Genel kanı bir an önce yap kurtul, çıksın aradan şeklinde. Benim düşüncem de o yönde ama şartlar öyle değil işte. En azından Nisan'a kadar geçici bir iş bulup çalışmam gerekiyor. Ama hala ne yapacağım belli değil. O idarelik, geçici işi bulabilecek miyim? Onu bulmaya çalışırken Aralık'ta gidebileceğim askerliği kaçırıp, iş de bulamazsam ne bok yicem? En kötü ihtimalle geçen yaz amelelik yaptığım yere giderim. Giderim de alırlar mı? Çalışanlarına hayvana verdiği değerden bile daha az değer veren iş yeri sahibine ve iş yerine yeniden sabredebilir miyim?

Yaş olmuş 25. Hala bir baltaya sap olamamışız. Askere gidip gelcem filan derken 26 olacak. Hala balta sap ilişkisi aynı şekilde devam ediyor olacak. Aslında bir baltaya sap olmayı pek isteyen biri de değilim. Ama işte yine şartlar, yine sorumluluklar var. Askerlik sonrasında da yapmam gereken bir seçim var. Okuduğum bölüm Endüstri Mühendisliği. Ama yapmak istediğim bu değil. Öğrenciliğim boyunca, zamanla soğudum bölümümden. Tam olarak yapmak istediğim şeyi de bilmiyorum. Aslında biliyorum. Yaparken zevk alacağım, sıkılmayacağım, kendimi geliştirebileceğim, değişik şeyler de öğrenebileceğim, gerçekten bir şeyler üretebileceğim bir iş istiyorum. Bu işin maddi getirisi hiç önemli değil. Sadece işin adını dile getiremiyorum özel olarak. Aslında işin adını da biliyorum ama yapabilir miyim onu bilmiyorum. Cesaret de edemiyorum pek dile getirmeye. Denemeden bilemem ama di mi? En azından denemeye değer. Peki ama nasıl deneyeceğim? Neresinden başlamam lazım? Gidip Endüstri Mühendisliği okumuşken, bölümle alakasız bir iş için nasıl girişimlerde bulunmalıyım? Yoksa şu boktan şartlar yüzünden riske girmeden, başımı eğip, efendi efendi okuduğum bölümü mü meslek etmeliyim kendime? Bunların hepsi soru işareti olarak bir kenarda duruyorlar.

7 yıl boyunca aileden uzakta öğrenci evlerinde yaşadıktan sonra aileyle yaşamak da garip geliyor. Yattığım, kalktığım saate, içtiğim sigaraya, kolaya karışılması, bir nevi öğrenci evindeki sınırsız özgürlüğün kısıtlanmış olması. Bir şeyi kesin olarak farkettim mesela. Annelerin dırdır etmek için sebebe ihtiyacı yok. Ve dırdırın en yoğunlaştığı anlar evin elektrikli süpürgeyle temizlendiği zamanlar oluyor. Dırdır dediysem; bana ve kardeşlerime söylenme babında. Benden başlıyor, en küçüğümüze kadar sırayla dilinden geçiyoruz. Burayı uzun zamandır takip edenler bilir az çok. Kendimi kaç kez yatırıp kestim burada. Bence çoğunda haklıydım ve az bile yazmıştım kendime. Benzerlerini annem benim için söylediğinde, biraz koyuyor sanki. Hani ben kendimi biliyorum, kendimin ağzına sıçayım filan diyorum kendime de, annemden duyunca benim kendime kızma sebeplerimi, biraz daha yaralıyor.

Benim için şimdiye dek kaç kişi dedi acaba şunu: "Anlayamadık, çözemedik seni." Son olarak da annem dedi 2-3 hafta kadar önce hayattan beklentilerimden, iş güçle alakalı düşüncelerimi konuştuktan sonra. Benden umudu var hep. Şimdiye kadar genelde o umutları hayal kırıklığına çevirdiysem de. Beklentilerine tam olarak karşılık veremiyorum. Verebileceğimi umut ediyorum. Aileme karşı olan sorumluluğum birçoklarına göre çok daha fazla. İşte tam bu noktada sıkışıp kalıyorum. Beklentilere karşılık verebilmekle, yaşamayı istediğim hayat. Yaşamayı istediğim hayatın yanında bunu da başarabilecek miyim. Yoksa beklentileri- üzerime düşen sorumlulukları- yerine getirmek için istediğim hayattan taviz mi vermem gerekecek? İkisini bir arada yapmayı deneyip de başaramazsam, geç olur mu geri dönmek için? O tren bir kez mi gelir? Yine "Ne zaman gitti tren?" diye söylenir miyim?

İnsanlardan hem nefret ediyorum, hem de önemsiyorum. Nefret ettiklerim tanımadıklarım daha çok. Önemsediklerimse sevdiklerim. Nefret ettiğim insanlığın genel profili aslında. Parayı hayatlarında ilk sıraya koymuş olmaları, hep daha fazlasını istemeleri ihtiyaçları olmadığı halde, sadece kendi menfaatleri için diğer herşeyi hiçe sayabilecek kadar hırsla bezenmiş ruhlarının olması, kendilerine dert ettikleri şeyler vs. Bunları en güzel anlatan Eddie Vedder'ın Society şarkısı, ben daha fazla yormayayım kendimi. Önemsediklerim sevdiklerim dedim ya. Sevdiğim insanların üzülmelerini istemiyorum. Hele hele benim yüzümden, içinde benim olduğum üzüntülerinin olmasını hiç istemiyorum. Ben üzüleyim gerekirse önemli değil ama, o sevdiğim insan benim yüzümden üzülmesin. Onun üzülmeyeceği bir çıkar yol varsa, o yoldan çıkabileyim. Arkadaşlarımı gerçekten çok seviyorum. Hele hele en yakınımda olanları. Parasızlıktan bir hafta boyunca evden hiç çıkmadan, sadece makarna yiyerek yaşadığımız günleri özlüyorum. Sabah kalktığımda; önce elektriğin, 1 dakika sonra da suyun ödenmeyen faturalar nedeniyle kesildiğini farkettiğimde hissettiklerimi özlüyorum.

Kardeşim LYS'ye girdi ve tercihleri var bu aralar. Tercihlerinde ona en çok yardımcı olması gereken kişi benim, hem yakınlık derecesi, hem de 7 yaş önde olmanın getirdiği tecrübeyle. 7 yıl önce benim tercih yaptığım zamanları düşünüyorum. Bir de şimdiki ben'i düşünüyorum. Kardeşime yazması için bir bölüm öneremiyorum. 7 yıl öncesinde olsaydım mühendislik ve benzeri bir bölüm yazmazdım. Ama o zamanlar ısrarla mühendislik diye tutturmuş ve tüm tercihlerimi alakalı alakasız mühendislik dallarından oluşturmuştum bok varmış gibi. Gerçi bok varmış heralde evet. Boka battık bitirene kadar. Benim 7 yıl önceki halim gibi kardeşiminki de biraz. 7 yıl sonra o da benim şimdiki halim gibi olmasın istiyorum. Kazandığı ve okuduğu bölümden memnun olsun, hayata daha iyi bir yerden bakabilsin.

Korktuğum ne kadar çok şey var. Bu kadar çok korktuğum şeyin arasında ölüm var bir de. 4 yıl önce çok yakından hissettiğim, yaşadığım ölüm. Ve zaman zaman çok da arzuladığım ölüm. Bu yazdıklarım arasında en az korktuğum şey belki de ölüm. Ama kendi ölümüm en az korktuğum. Kendim dışındaki ölümler ise herşeyden daha fazla korku veren. Her gün babam geliyor aklıma ve her gün bu dünyaya dair içimden tonla şey geçiyor lanetler içeren. Her gün Kazım Koyuncu geliyor aklıma. Sesini her duyduğumda, her anımsadığımda 33 yaşında ölmüş olmasına inanamıyorum. En çok o yaşamalıydı belki de. Bu insanlara bir şeyler anlatmak için, en çok o yaşamalıydı.

Ne garip di mi? Ölüm tüm sıkıntılardan kurtulmak için çok basit bir yolken, hepimiz yaşamayı ve direnmeyi seçiyoruz. 657 güzel demiş "Bilseydik Yaşamazdık" diye. Yaşamaz mıydık sahi?

15 Temmuz 2011 Cuma

Aha Kafasi Yarıldi #2


Tam 1 yıl aradan sonra yine yardım kafayı. Bu kez gecenin bi vakti otururken gelen göz kararması sonrası bayılmışım. 2 saat sonra uyandığımda bu haldeydi kafa. Artık yere mi vurdum, naptım, nasıl oldu bilmiyorum. Ay iğrencım.

Öhm. O değil de uzun zamandır boşladım buraları da. Tembelliğin, başıboşluğun zirvelerinde yaşıyorum. Boşluktan, hiçbirşey yapmamaktan depresyona gircem.

Neyse işte. Şu sıcak yaz günlerinde ayağının altına karpuz çekirdeği yapışan arkadaşım. Yalnız değilsin.

30 Haziran 2011 Perşembe

Yol Hikayeleri #7

Şimdiye kadar hep bi' eğlence vardı yol hikayelerimde. Bu kez öyle değil. Hikaye filan da yok yani. Öncekiler de yaşanmışlardı ama onların bir mizahi yanı da vardı. Bu kez farklı.

Seneler boyunca Kayseri'den Düzce'ye uzanan son yolculuğun hayalini; "İçim çok rahat bir şekilde, son kez bincem o servise ve otogardan otobüse. En rahat yolculuğum olacak." şeklinde kurmuştum. Ama öyle olmadı. Tam tersi oldu hatta. En zor yolculuktu dün gerçekleşen. İçim çok rahat yapacağımı düşlediğim yolculukta, hiç rahat değildi içim. En sıkıntılı olanıydı. Gözüm arkada kalarak olandı bir nevi.

Gelecekle alakalı kurduğun düşlerin gerçekleşme zamanı geldiğinde; hiç aklının ucundan geçmeyen şeyler oluyor ya işte . Hayatın ne kadar garip olduğunun göstergesi.

24 Haziran 2011 Cuma

Bitt-i

Önce;


3 ders sınavları;

Sonra;



Yöneylem-1 CC, Yöneylem-2 BB. Transkriptime bakan maşallah yöneylem'i iyi der. Okulun son iki gününde yöneylem öğrendim. İnanması güç ama bitti galiba. 20 günlük staj haricinde. O da takılmalık. Daha detaylı bir analiz de yapcam 7 seneyle alakalı. Ama şu tabloyu görmek hayaldi. Gerçek oldu diye bitirmedim dikkat ettiyseniz. Neyse işte, bir devir daha kapandı. Selametle.

17 Haziran 2011 Cuma

Ya Aptal'ız Ya Abdal

Kısaca seçimler sonrasından bir izlenim; Ülkenin %50'lik kısmının içindeki bir kısım, diğer %50'lik kısma aptal derken, bu %50'lik kısım koyunku kuzulu muhabbetler yaparken; ülkenin %26'sının oyunu almış olan parti başkanı kendilerini başarılı olarak görüyor. Önündeki partinin oylarını sen almışsındır, o partinin oyları azalırken senin oyların artmıştır. Bu durumda "başarılıyım" dersin hadi. Muhalefette olmana rağmen iktidardaki parti oylarını artırmışken ve başka bir alternatifin yokken "başarılıyız" diyerek sen de kendi %26'lık seçmenini aptal yerine koyuyorsun bir nevi. O aldığın oyları da alternatifsizlikten alıyosun zaten. Milletvekili sayısını artırmışmış. Bak Allah'ın işine!

Ya aptalız, ya abdal. Orta yolu yok mu bunun?

14 Haziran 2011 Salı

His Teri - Ne Ararsan Var

Mühendislik fakültesinin bahçesinde oturuyoruz. 3 farklı bölümde okuyan 8-10 kişiyiz. Gelip gidenler de oluyor ara sıra. Herkes bitirme durumunda-telaşında finallerin açıklanmasını bekliyor. Finallerin açıklanması için son gün artık. Herkeste bir heyecan ve gerginlik var. Umut var.

Muhabbet keyifli aslında. Ama kimse rahat değil işte. Gülüyoruz eğleniyoruz bir yandan. Bir yandan açıklanması beklenen finallerin gerginliği var. Diğer yandan artık 6-7. senesine gelmiş olan herkesin bitirip gidesi var. Başka bir yandan da ne kadar sevilmese de bu şehir hepimiz tarafından, alışmışlığımız var. Şehre olmasa da birbirimize alışmışız. Senelerdir hayalini kurduğumuz bitirip de gidelim artık düşüncesi bitirme durumuna gelince garip bir hisse bürünüyor. Sevinsek mi, üzülsek mi bilemiyoruz. Aslında hem seviniyor, hem üzülüyoruz içten içe. Gözlerimiz gülüyor "bitiyo lan bitiyo sonunda, yeni bi' hayata başlıyoruz artık" diyoruz ama. İçten içe de şu düşünce geliyor akla: "İyiydik lan böyle, alışmıştık bu hayata, öğrencilik güzeldi, dostluklar güzeldi, şimdi bitirip gidince napıcaz ki?". The Shawshank Redemption'da Brooks'un "hapishaneden çıkmak istemeyişi" gibi bir şey belki. Belki de Gemide'deki Kamil'in "dışarda bir hiç" olduğunu düşünmesi gibi.

Bilgisayardan not sistemine girilip çıkılıyor 2 dakikada bir. Açıklanan her notta değişen bir kaderi var hepimizin. Yeşeren ya da yıkılan umutları var. Kimimiz 3 ders sınavlarına girebilmek için bekliyoruz, kimimiz yaz okuluyla beraber bitirebilmek için.

Sıkıntılı olan dersler açıklandıkça sevinenimiz de var üzülenimiz de. Murat en sıkıntılı derslerinden birine bakarken geçtiğini öğrendiği anda Elçin'in kaldığını görüyoruz o dersten. Tam ben Murat'a çaaak yapmaya hazırlanırken; Elçin'in kaldığını öğrenince, kimse görmesin diye sessizce elini sıkıyorum. Murat'a sevinirken, Elçin'e üzülüyoruz. Genel sevinme ve üzülme halimiz var malum. Buna bir de sınavlar açıklandıkça gelen sevinç ve üzüntüler karışıyor. Yine sevinmekle üzülmek arasında kalıyoruz. Yine de iyi tarafından bakmaya çalışıyoruz.

Bu duygularla dağılıyoruz okulun bahçesinden son kez bu kadar kalabalık bir şekilde belki de. Kalkarken başlayan yağmur, durağa gidene kadar sağanak haline dönüşüyor ve Haziran'ın ortasında saatlerce durmuyor. Kayseri ağlıyor bizim gidişimize geyikleri dönüyor son olarak. Belki de bizim dökemediğimiz gözyaşlarını döküyor bulutlar. 7 yıl boyunca biriktirdiklerimize, son günlerde hissettiklerimizi de ekleyerek..

31 Mayıs 2011 Salı

Ve Hazin Son

Öncelikle Yöneylem Şarkısıyla başlayalım.

Ne olur söyleyin geçenler bana.
Hep kalmak kanun mu Yöneylem kitabında?
Kalemimi alıp yazmadan daha,
Hep kalmak kanun mu Yöneylem kitabında?

Ümitlerim kırıldı bitti.
Hayallerim yıkıldı gitti.
Bu ders beni benden etti.
Kaldım, Kaldım bak ne hale geldim.


Her kalan sonunda düşüyor derde.
Bu Yöneylem kitabının yazanı nerde?
Bir tembel az çalıştı, sevemedi diye,
Hep kalmak kanun mu Yöneylem kitabında?

Ümitlerim kırıldı bitti.
Hayallerim yıkıldı gitti.
Bu ders beni benden etti.
Kaldım, Kaldım bak ne hale geldim.

Ne hale geldim. Ne hale geldim. Gelmez olaydım. Gelmez olaydım. (Uzun Hava)

20 küsür kez dinlemişimdir Hayko&Nilüfer düetini sınavdan sonra. Sonra da bu şekilde uyarladım kendi durumuma. Acayip arabeske bağladım sınavdan çıktığım andan itibaren. Dış bahçede sözleri değiştirmiş olduğum haliyle sesli şekilde söyledim durdum şarkıyı. Önder de yanımda şarkının normal haliyle yeni hali arasında eşlik etme ikilemini yaşadı.

Yakın zamanda sözlerini bu şekilde seslendirip bir de klip çekeceğim bu şarkıya. Ciddiyim. Bir Yöneylem özürlüsünün dramı. Yöneylem özürlüsünden Yöneylem Şarkısı.

Sınav esnasında olanlara gelirsek; baya ters köşeye yattım. Hal böyle olunca da ben kâğıdımı bıraktım köşeye; mütemadiyen gülüyorum-ağlanacak halime- ve yanımdaki 10. senesi olan arkadaşı izliyorum. "Bari sen yap, bunu yaparsan yürür gidersin hadi" diye de veriyorum coşkuyu. Gözetmenimiz de bir şey demiyor, kendi kâğıdımla alakam olmadığı için. Kopya çekmiyor olduğum için çok da rahat oluyor bakmak. Hem kopya çekerken bi’ kopya çektiğinin kâğıdına bakarsın, bi’ kendi kâğıdına geçirirsin ya baktıklarını. Boşuna yorulmuyosun da.

Bundan sonra benim Yöneylem sınavlarına girmem yasak arkadaş. Ben 3 sınava da girsem, 8 sınava da girsem, 26 sınava da girsem birinde geçemiyorum bu dersi. O zaman girme. Hani zaten girmişim, girmemişim bişey değişmiyo kıi. Giriyorum yine kalıyorum benim içim eriyo. 20 kez kalıyorum. Hem girmeyince boşuna umut da olmuyo.

Kabul et Hasan; bir an için Yöneylem Araştırması’nı geçeceğini düşünmüştün. Evet yine kaldın, ama ilk kez bu kadar yaklaşmıştın. Bi de garip olan, en kazanmaman gereken iddaa'yı kazandın.

Gözetmen: Gülhan Pala

Yönetmen: Lale Özbakır

Figüran: Hasan diye biri.

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Rekor 49

Bugün tarihe geçti. 12 Yöneylem Araştırması sınavı arasındaki en yüksek notum 34'ken, 13. sınavda bu notu geliştirerek 49 yapmayı başardım. Muhtemelen tarihteki en yükseği de bu olacak. Zirvede bırakıyorum yani.

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Nerde Kalmıştık?

Şafak 30'un altına düştü. Üniversitedeki 7. senede nihayet mezun olma şafağı tabi. Mezun olup bu şehirden artık kurtulmam için kalan gün sayısı. Üniversitemizin Bahar Şenliği adındaki kandırmacası başladı bu sıralar. Adı Bahar Şenliği ama havalardan dolayı Bahar'a ve kampüsün herkese açık olmasından dolayı Şenlik'e dair bir şey görmek zor oluyor. Yeri bilmiyor olanlar için söyleyeyim; Erciyes Üniversitesi. Bizim okulun şenliği Sucuk Şenliği oluyor daha çok. Zamanında Özlem Tekin "burası sucuk kokuyo, burası dönüyo, Kayseriiiiiiiiiiğ" diye yavşak yavşak bağırmış ve tescil etmişti.

Herkese açık olan bu tip konserlerde; illa ki yanında bir yerlerde sahnedeki grupla-sanatçıyla alakasız tipler olur. Saçma sapan hareketlerde bulunurlar, şarkıyla alakasız hoplar zıplarlar. Yani bizim burdakilerde hep öyle oldu. Atletle dolaşan birbirinin omzuna çıkıp "Veğaaaaaaa seni seviyorum" diyen amcaları da gördük. Yanındaki en az kendisi kadar kro olan kız arkadaşına hava atmak için "Süleyman bak ben de aynı bunun gibi çalıyorum davulu" diyen ergenleri de gördük. Apaçi dansını ileri boyutlara taşıyan crazy dance in Kayseri türü figürleri ortaya koyanları da. Tabi bir de kızları taciz etmek için gelir böyle tipler buralara. Kızları elleyip kaçanlarla dolu oluyor ortalık.

İki Athena konserinden bahsetmek lazım şimdi. İlki 2005'te Fanta Festivalindeki. O yıl ki albümlerini yeni çıkarmışlardı ve o albümden şarkıları ilk kez o konserde dinlemiştim ve albümü alacak kadar beğenmiştim. Diğer konser ise geçen yıl sağanak yağış altındaki konserdi. Pis albümü yeni çıkmıştı bu kez. Bu kez albümü 1-2 kez dinlemiştim ve beğenmemiştim o ilk dinleyişlerde. Ama konserde yine sevdirdiler albümü. Albümün de ötesinde, yağmurun da katkısıyla belki de en keyif aldığım konserdi hayatımdaki. Donumuza kadar ıslanmıştık ve bu daha da keyifli hale getirmişti. O akşam için kendimizi 4-5 yaş daha gençmişiz gibi hissetmiştik. Ertesi gün ağrıyan yerlerimizle ulan yaşlanmışız demiştik. Yaşlandık dediğimiz de 24'tü ha.

Böyle götü başı ayrı bi yazı çıktı ortaya. Niye yazdım ben de bilmiyorum.

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Anlamsız #2

2 aydır giymediğim pantolonumun cebinden çıkan 2.5 lira; beni ne kadar mutlu ettin bilemezsin.

"Bu 2.5 lira beni yaşatmaz, bari öldürsün" diyerek 1 paket sigara aldım. O 2.5 liranın üstüne arkadaştan aldığım 2 lirayı ekleyip de tabi.

5 Mayıs 2011 Perşembe

Sansür Hayatım #22agustos

Devlet halk üzerindeki kontrol çemberini giderek daraltıyor. Devlet'in 22 Ağustos'ta yürürlüğe girecek yasayla istediği siteyi kapatabileceği bir döneme gireceğiz. Özellikle müstehcenlik başlığı altında bir çok siteyi keyfe göre kapatabilecekler. Bunu da baldız kelimesinin yasaklı kelimeler arasına girmiş olmasından anlayabilir, tahmin edebiliriz. Sözlükler kapatılacak, bu bloglar kapatılacak. Çok seslilikten tek tip insan modeline geçiş yaptırılacak. Yavaş yavaş kısıtlanıyoruz. Bu anlayış devam ettikçe, anlayış sahiplerini rahatsız eden kitaplar da(ki örneğini daha yeni yaşadık), filmler de sansürlere takılacaktır.

Televizyonlar internete göre çok daha fazla kullanım oranına sahip. Peki televizyonlarımızda neler var? Televizyonlardaki saçma sapan programlar(dest-i izdivaçlar, survivor, yemekteyiz, yeteneksizsiniz vb) senelerdir ısrarla yayındalar. Çok ahlaki içeriklere sahip bu programlar değil mi? Bunları niye yasaklayasınız. İnsanlar put gibi karşısına oturuyorlar televizyonun, bu saçmalıkları izliyorlar, adeta hipnotize oluyorlar, uyanık görünürken uyuyorlar. Nasıl da işinize geliyor insanların bunları izlemesi. Halkın cahil kalmasını istiyor, bilgilenmesini, okuyup araştırmasını engellemek istiyorsunuz.

İnsanlar kendileri araştırıp öğrenemesin, görmesin bazı şeyleri. Biz önlerine ne koyarsak onu izlesinler, onları görsünler, onlarla vakit geçirsinler, koyunlaşsınlar. Her isteyen istediğini yazamasın, herkes onları okuyamasın.

Bu zihniyetin şundan farkı ne peki? Biz çocukken ebeveynlerimizle birlikte film izlerken filmde öpüşme sahnesi çıktığında anne babalarımızın kanalı değiştirmesiyle ne farkı var? Bu zihniyetle devletin gözünde hepimiz birer çocuğuz. 15 yaşındaki de 45 yaşındaki de çocuk. Çocuklaştırılıyoruz. Herkesin bir ailesi var ve onlar karar verebilecek akla sahipler çocukları için neyin doğru neyin yanlış olduğunun. Herkes çocuğunu aynı şekilde yetiştirmek zorunda değil. Bana neden 2. bir denetim mekanizması getiriyorsun ki?

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Önemli #22agustos

Şimdilik bunu tıklayın ve okuyun. Akşama kendi düşüncelerimi de belirticem. Ama şu duruma genel olarak çok sinirli olduğumu ve hazmedemediğimi belirteyim şimdilik.

1 Mayıs 2011 Pazar

Puslu Bir Kış Akşamıydı

Egemen, Ersin ve ben Eskişehir'in barlarından birinde oturmuş bir yandan muhabbet ediyor, diğer yandan da etrafımızdaki kızları kesiyorduk. Kızların kendi arasındaki muhabbette bılog, bilok gibi kelimeler geçiyordu. "Basketbola da amma meraklılarmış lan" diyoruz biz de. Sonra muhabbetlerinin devamında "Pucca da bi bok yazmıyo bee ben de yazsam seviştiğimi filan ben de onun kadar popüler olurdum bi kere" diyor bir tanesi. Lan diyoruz bunların bahsettiği bılog başka bılog. "Biz de mi girsek şu işe" diye düşünüyoruz. "Olm iyi ama biz lisede kompozisyon yazamayan adamlardık tutup da yazı mı yazcaz?" diye atılıyorum ortaya. Onlar da "sen de yazı yazmazsın, şarkı filan paylaş işte bi dünya amatör, tanınmayan grup biliyosun. Öyle idare edersin. Kızlar sever öyle şeyleri" diyorlar. Lan iyi bakalım neyse diyoruz ve açıyoruz.

Demek isterdim. Böyle olmuş olsa gerçekten eğlenceli olabilirdi. Eskişehir'de bardayken bu kararı aldığımız doğru. 2009'un başlarında blog okumaya başlamıştım. Büyük çoğunluğu futbol bloglarıydı okuduklarım. Sonra biz de açalım bi blog düşüncesi hakim olmuştu. Eskişehir'de üçümüz bir araya gelince de netleştirmiştik bunu. Önce Egemen, sonra Ersin bıraktı yazmayı. Buralar da bana kaldı işte.

Haa bi de şunun 7.23'den sonrasını izleyin derim.


Birimiz bir bok yedik ama kim?

Eskiden rahmetli dedem anlatirdi. Buraları bambaşkaymış. Bir yeşilki bildiğin gibi değil. Çok cömertmişsin. Hayvanlar yemekten çatlarmış. Her taraf ekin aha bu boy. İyi ama ne oldu da değiştin. Birimiz bir bok yedik ama kim. Ben günahı boynuna babodan şüpheleniyim. Yoksa garezin bana mı? Niçin hiçbişey eskisi gibi değil. Gurban olduğum ver şu rahmeti. Muhtaç etme beni şıh pezevengine. Ben el mel öpmem, çok ağrıma gidiyor yahu. Nolur ver şu yağmuru. Ver yoksa durum kötüdür sidik zoruyla idare ediyorum bilmiş ol.

memento mori'ye saygılarımla. Sıçmak da yassak mı gurban?

28 Nisan 2011 Perşembe

Bahane Bunlar


- Hayrola saçın başın dağınık..
+ Dün gece arkadaşlarda kaldım da.
- Ooo keyif yaptınız demek?
+ Yok keyiften değil, elektrik faturasını ödeyemediğimiz için elektrikleri kestiler de.
- Sorumsuzsunuz, sorumsuz.
+ Yok sorumsuzluktan değil, parasızlıktan.
- O zaman çalışmıyorsunuz, gerekli parayı kazanmıyorsunuz.
+ Yok çalışmamaktan değil, gelir azlığından..

"Hayrola saçın başın dağınık?" sorusuna "sabah evden çıkarken aynaya hiç bakmadım, farkında bile değilim" deseydim bu diyalog hiç gerçekleşmeyecekti.

Tamam itiraf edeyim, bu diyalog aslında gerçekleşmedi. Sabah asansörün aynasında kendimi görünce kurduğum diyaloglardı bunlar. "Hayrola saçın başın dağınık" diyerek başlattığım ve soru cevap şeklinde devam ettirdiğim. Daha da devam ettirebilirdim de özdeyişten çok da uzaklaşmayayım dedim.

Sonuç olarak; "Bahane göt gibidir, herkeste en az bir tane bulunur."

Ha evet deliriy..

25 Nisan 2011 Pazartesi

En'den Öte En'den Ziyade

Bir kaç "en" var dediler geldim.

En sevdiğiniz 3 Görsel:
1. Akşam üstü gökyüzünün hali, bulutların kızarması
2. Ağaçarın arasında hafif virajlı bir yol
3. Devlet Bahçeli'nin bağırıp çağırdıktan sonraki yarım saniyelik gülümsemesi ve sonra hemen toparlaması.

En sevdiniz 3 Tat:
1. Fındık
2. Fıstık
3. Oooof


En sevdiniz 3 Ses:
1. Tulum sesi
2. Milli takım gol attığında detone olan spiker sesi
3. Çok yüksek olmayan su akıntısı sesi(dere sesi de diyorlar)

En sevdiğiniz 3 Koku:
1. Trabzonda köydeki evin yüz metre aşağısında bi çeşme var o çeşmenin oradaki koku; dünyanın başka hiçbir yerinde yok o koku, 15 yıl önce de, 10 yıl önce de 1 yıl önce de gittiğimde vardı ve hep olacak. Ben her gittiğimde o kokuyu alıp 15 yıl önce ayağında kara lastiklerle elinde güğümle oradan su almaya giden küçük saf çocuğu hatırlayacağım.
2. 404 uhu kokusu. İlkokulda az çekmedik.
3. Bazı yemeklerin kokuları. Şimdi hangileri olduğuna kafa yoramadım. Zaten uzun zamandır makarna ve patates kokusundan başka koku alamıyorum. Öğrenciyiz ulan.

En sevdiğiniz 3 His:
1. Sağanak yağmur altında yürümek. Tabi mevsim bahaaaar oluncaaaaağ, aşk gönüle doluncaaaaaaaağ. Yok yok şöyle Mayıs'tan sonraki sağanak yağmurda yürümek gibisi yok. Yine aynı şekilde halı saha maçında alnım filan terliyken yağmur çiselemesi. Yağmurla terin birbirine karışması. Ooo yeee.
2. Sevmediğim şeyleri son kez yapmış olmanın verdiği rahatlık. Misal geçen hafta son vizeye girdim üniversite hayatımdaki. 70 kilodan 7 kiloya düşmüş gibiydim o gün.
3. Bazı maddeleri boş bırakmak. Bunu boş bıraktım sayın.

A'normal'e saygılarımla.